Mesud Akgül

mesud.akgul@gmail.com 29 Ağustos 2012 Çarşamba 00:00 DİĞER KÖŞE YAZILARI

BAŞBAKAN ERDOĞAN'IN İLKER BAŞBUĞ VE HAKAN FİDAN'A VERDİĞİ DESTEĞİN PERDE ARKASI!


Türkiye, Erbakan’ın başlattığı İslam’ı çağın idrakine sunan Milli Görüş hareketi ile toplumsal, sosyal, ekonomik, siyasi ve askeri olarak muhteşem bir öze dönüş sürecini başarıyla tamamladı.

1000 yıllık Selçuklu-Osmanlı İslam medeniyetini yeniden ihya etmeye yönelik gerçekleşen bu muazzam inkılap henüz geniş halk yığınları tarafından anlaşılamamış olsa bile yalnızca Erbakan ve Milli Görüş’ün zaferidir.

Kurulu rejim düşmanı devrimci bir siyasi lider Erbakan’ın milletimizin zihniyetini, değer yargılarını, hayat tarzı ve yaşam biçimini, devlet kurumlarının yönetim şekli olarak benimsediği ideolojik alt yapıyı hak merkezli tecdit etme gayretlerini 40 yıl gibi kısa süreye sığdırmış olması elbette ilahi bir mucizedir.

Açıkçası Türkiye’nin son 50 yılında Milli Görüş odaklı gerçekleştirilen tüm devrimleri bütünüyle kavramanın, idrak edip anlamanın ve izah etmenin bir tek yolu vardır.

O da Milli Görüş merkezli milli ve yerli derin devlet ile Siyonizm güdümlü gayri milli ve batıcı derin devletin varlığı ile mücadelesini kabul etmek.

Türkiye’de birbirleriyle mücadele eden iki farklı derin devletin varlığı yakın geçmişe kadar kamuoyunda hayal mahsulü bir komplo teorisi olarak algılanmış olsa bile günümüzde Ergenekon yargı soruşturması süreciyle birlikte artık kabul edilebilir bir realite haline gelmiş durumdadır.

Elbette amaçları, idealleri, zihniyetleri, inançları birbirinden çok farklı bu iki derin hareket, tüm dünya toplumlarını yönetmek adına global bir güç olmak için 50 yıldır boyut ve etkileri küresel olan çok şiddetli bir mücadeleye girişmişlerdir.

Özellikle ülke siyasetinde yaşanan şiddetli iktidar kavgalarında iki tarafta stratejik manada çok farklı yol ve yöntemler kullanmış olsalar bile mücadelenin genel silueti şu şekildedir.

Bir siyasi partiyi kurmak, yönetmek, tüm ülke sathında teşkilatlandırmak ve yüksek masraflı seçim kampanyalarında gerekli maddi imkânları sağlamak için arkanızda çok güçlü bir sermaye desteğine ihtiyacınız vardır.

Ülkemizde Cumhuriyet tarihi boyunca her yıl Forbes dergisi tarafından açıklanan en zenginler listesinde yer alan isimlerin tamamının Kripto Yahudi işadamlarından ibaret olması tesadüf değildir.

Ayıca siyasi liderlerin idare ettikleri partileri iktidara getirmek için kendileriyle işbirliği halinde çalışan bir propaganda, halkı yönlendirme ve kamuoyu oluşturma gücüne elzem ihtiyaç duyarlar.

Ne yazık ki ülkemizdeki yazılı ve görsel medya kuvveti önemli ölçüde İsrail sevdalısı karanlık Masonik mihrakların etkinliğindedir.

Küresel bir sermaye ve medya imkânlarını kontrol eden Siyonizm’in bütün dünya ülkelerindeki siyaseti dizayn ediyor olması da bu gücün doğal bir sonucudur.

Erbakan bu gerçeği şu şekilde ifade ediyordu:

“ Türkiye, 28 Şubat sürecine menfi sermaye, menfi medya ve menfi siyaset yüzünden geldi. Yine bu süreçten müspet sermaye, müspet medya ve müspet siyasetle çıkacaktır.”

Ülkemizdeki sermaye ve medya gücü Siyonizm holiganı malum çevrelerin yönetiminde olunca siyasi parti liderleri de ister istemez bu karanlık mihraklarla işbirliği yapmak, onların bağlı bulunduğu dış ve iç güçlerle iyi geçinmek zorunda olduklarının bilincindeydiler.

Çünkü sermaye ve medya desteği olmadan salt demokratik kurallarla bir ülkede iktidar olmak ya da iktidarda kalıcı olmak neredeyse imkânsızdır.

İşte bu gerçekler yüzünden Siyonizm, İsrail ve ABD Yahudi lobisiyle işbirliği yapan siyasi liderler, karanlık merkezlerin güdümündeki sermaye ve medya çevreleri tarafından sağlanan maddi destek ve propaganda gücünün estirdiği rüzgârların da etkisiyle iktidara gelerek- Erbakan hariç-hayal ettikleri mevkilere mücadele etmeden kolaycılıkla gelmeyi tercih ettiler.

Ülkemizdeki siyasi liderler ve kadroları iktidara gelip büyük hasretle yanıp tutuştukları koltuklarına oturduklarında ise akıllarından bile geçirmedikleri ancak yüzleşmek zorunda oldukları bir büyük şok gerçekle karşı karşıya kalıyorlardı.

Ülke yönetiminde Siyonizm’in şefliğinde İsrail, ABD, AB ve NATO güdümlü tek bir derin devletin varlığına inanırlarken zamanla milli ve yerli derin devlet gerçeği ile de yüzleştiklerinde ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini bilemeden bir büyük şaşkınlık içerisine düşüyorlardı.

Sadece birinin kontrolüne girip diğerinin istek ve arzularına sırt çevirdikleri takdirde terk edilen karşıt gücün mevcut siyasi erki iktidardan indirmek için harekete geçeceğini dolayısıyla bir daha rahat yüzü göremeyeceklerinin bilincindeydiler.

Zira iktidar koltuklarında oturmak için bir değil iki tane derin hareketinde rızasına uygun icraat ve eylemlerde bulunarak her iki odağın da desteğini almak mecburiyeti vardı. Ancak bu hiç de sanıldığı kadar kolay değildi.

Zira birinin ak dediği diğeri için kara; kara dediği de karşı taraf için ak olabiliyordu. Birisinin doğru dediğine diğeri yanlış diyordu. Yerli hareketin evet dediğine işbirlikçi mekanizma hayır diyordu. Eski masanın büyük hizmet olarak gördüğü herhangi bir eylem ya da icraat, yeni masa için bir korkunç ihanet olabiliyordu.

Bu dehşet verici kargaşa ve kaos ortamında ne yapacaklarını bilmeden şaşkın ördek gibi sağa sola savrulan iktidarlara karşı iki tarafında yaklaşımlarında önemli bazı farklılıklar vardı.

Milli derin devlet siyasi iradeyi Milli Görüş temelli yönlendirip ülke, İslam ümmeti ve bütün insanlığa hizmet ettirmek isterken asla Kripto Yahudi kirli derin devleti karşısına almazdı.

Çoğu kez kendi amacını onların amacı içerisine gizleyerek gerçekleştirme yöntemini başarıyla uygulamıştır. Sabetayist oligarşi kendi amacına hizmet ettiği düşüncesi ile büyük bir azim ve gayret gösterip rahat hareket ederken, yerli derin mekanizmanın amacına hizmet ettiğini ancak iş işten geçtikten sonra fark edebiliyordu.

Böylece milli güç odağı sıfır riskle düşmanın sahip olduğu güç ve imkânları kullanarak hedefine ulaşıyor ve sahip olduğu derin mekanizmayı yıpratmadan gücünü azami olarak koruyordu.

Sabetayist eski masa ise hükümetleri Siyonizm temelli yönlendirip İsrail lehine, İslam toplumunun aleyhine kullanmaya çalışırken milli mekanizma engelini aşmak için sahip olduğu güç ve imkânları pervasız bir şekilde tükettiğinden ötürü sürekli yıpranarak zemin kaybediyordu.

Yeni devlete kaybettiği her bir kale yüzünden yerli-yersiz; zamanlı- zamansız yaşadığı öfke patlaması sonucu intikam hırsıyla hissi davrandığı için tamiri zor yeni büyük yanlışlıklara imza atıyordu.

Gayri milli masa siyasi gücü sadece kendi amaçları doğrultusunda kullanmak inancına ve geleneğine sahipti. Aksi bir tutum kesinlikle ihanet olarak değerlendirilir ve gereken yapılırdı. Turgut Özal’a yapılan suikast ile Tayyip Erdoğan’ı öldürmek için deşifre edilen sayısız suikast planları gibi.

Milli hareketin en büyük stratejilerinden birisi ise iktidarları sadece kendi arzu ve istekleri çerçevesinde hareket etmek zorunda bırakmak yerine karşı tarafın da beklentilerine cevap verme noktasında - ülkenin bölünmez bütünlüğüne ve Büyük İsrail Krallığının kurulmasına yönelik istekler hariç-esnek davranarak siyasi otoriteye hareket edeceği geniş bir manevra alanı sağlamasıydı.

Böylece hem ülkenin yönetiminde kullanmış olduğu siyasi partilerin ömürlerini uzatmış olmakta hem de ölümüne bir iktidar kavgası verdiği gayri milli hareketin ümidini tamamen kırmayarak verdiği bazı tavizlerle onları oyalamayı başarmakta idi.

Erbakan, Siyonizm’le mücadelesinde hiçbir zaman İsrail devletini hepten çaresiz ve ümitsiz bir durumda bırakmadı.

Milli mekanizma“ Ben eninde sonunda milli devleti tasfiye ederek eskiden olduğu gibi yeniden bu ülkeye tek hâkim unsur olabilirim” şeklindeki bir ümidin muhafazası için İsrail’e zaman zaman bazı tavizler verme stratejisini çok başarılı bir şekilde uygulamıştır.

Çünkü İsrail’i “ Uçurumun kenarına gelmiş ve arkasında eli silahlı düşmanı tarafından kovalanan bir adam” durumuna düşürdüğünüz takdirde o zaman savaşmaktan başka bir seçeneğiniz kalmaz. Bu ise 3. Dünya Savaşı demektir.

Ancak milli devletin “ İsrail, içimizdeki uzantıları nedeniyle Türkiye’de İsrail’den daha güçlüdür” şeklinde tarif edilen sermaye, medya, siyaset, askeri ve sivil bürokrasideki metastaz yapmış kanserli hücreleri dağıtıp kendi iç bünyesini sağlığına kavuşturmadan İsrail’le savaşması intihar etmesi demektir.

Türkiye’yi yöneten üstün akıl ve siyasi dehanın İsrail ve müttefiki batılı ülkelerle savaşma kabiliyetini elde etmeden önce gerektiğinde bazı tavizler vermiş olmasında hiçbir sakınca yoktur.

Hakan Fidan olayına da böyle bakmakta büyük yarar var. Çünkü Hakan Fidan yönetimindeki MİT, İsrail açısından milli devletin tamamıyla fethedemediği tek kale konumundadır. Eğer KCK soruşturması nedeniyle Hakan Fidan ve İsrail işbirlikçisi eski üst düzey MİT yöneticilerinin yargı tarafından etkisizleştirme işlevi gerçekleştirilmiş olsaydı bu Türkiye’yi yeniden kontrol etme adına İsrail’in tam bir ümitsizliğe duçar olması demekti.

Çünkü İsrail-PKK; PKK-AKP; İsrail- AKP arasındaki diyalog şu anda sadece Hakan Fidan üzerinden yürütülmektedir. Bu diyalogdan da mahrum bırakılmış bir İsrail, Türkiye açısından çok tehlikeli bir engerek yılanı demektir. Yılanı deliğinden çıkarıp açık hedef haline getirmedikten sonra ikide bir yuvasına el sokmak ölüm demektir.

Başbakan Erdoğan’ın 3 gün içerisinde AKP grubunu toplayarak MİT Müsteşarı ile eski üst düzey istihbaratçıların yargılanmasını Başbakanın iznine bağlayan yasayı çıkarmasını İsrail şu şekilde okumaktadır:

“ Başbakan Erdoğan ve AKP iktidarının gerçekte İsrail’le bir alıp veremedikleri yok. Ancak milli derin devlete güçleri yetmediği için istemeyerek de olsa şu anda İsrail’e yönelik düşmanca bir tutum takınıyorlar. Eğer milli devleti etkisiz hale getirmeyi başarırsam o zaman AKP iktidarı ve Başbakan Erdoğan üzerinden tekrar Türkiye’yi tahakküm altına alabilirim.”

İşte milli devletin asıl istediği İsrail’in böyle düşünmesini sağlamak. İlahi kudretin tecellisinin (İsra Suresi 4-5-6-7) vakti gelinceye kadar bazı tavizler vererek İsrail’in zecri tedbirler almasına engel olmak.

Milli yapının onayı ile AKP iktidarı tarafından gerçekleştirilen 3. yargı paketinde, Ergenekon davası tutuklusu olan emekli ve muvazzaf askeri komuta kademesinin serbest bırakılmasını sağlayacak uzun tutukluluk sürelerinin kısaltılmasına yönelik yapılan düzenlemeyi de aynı amaca hizmet etmek için İsrail’e verilmiş bir taviz olarak görmekte hiç bir sakınca yok.

Özellikle Başbakan Erdoğan’ın şahsında Hakan Fidan ve İlker Başbuğ’a verilen destek sonrasında İsrail işbirlikçisi Sabetayist medya organlarının son aylarda AK Parti iktidarına yönelik yaptıkları düşmanca kampanyalardan vazgeçtikleri dikkatli gözlerden kaçmamaktadır.

ABD’li önemli Siyonist teorisyenlerden birisi Erbakan için şu tanımı yapmıştı: “Her türlü tavizi verir ancak hiçbir zaman hedefinden şaşmaz.”

İslam tarihinde müşriklere önemli tavizlerin verildiği ilk antlaşma, Kâinatın Efendisi Hz. Peygamberin yaptığı Hudeybiye Antlaşması’dır.

Mekkeli müşriklere verdiği tavizler nedeniyle kendilerini zafer kazanmış bir toplum olarak güvende hissetmelerini sağlayan Hz. Muhammed (SAV), onları bir süreliğine de olsa oyalamayı başararak sadece iki yıl sonra kan dökmeden Mekke’yi fethedip İslam tarihinin en büyük zaferini kazanmıştır.

Sayı: 722

 
2191 defa okundu.
YORUM EKLE
    YORUMLAR
  • mesud akgül - 31 Ağustos 2012 Cuma 17:07
    İsrail'in MİT'in başına Hakan Fidanın atanmasından dolayı duyduğu rahatsızlığı açık bir şekilde dile getirmiş olması bile bunun başlı başına bir sanal kavga olduğunun en büyük delilidir. Eğer İsrail'in Hakan Fidana olan düşmanlığı gerçek olmuş olsa idi, içimizdeki İsrailciler KCK soruşturması sebebiyle MİT elemanlarının bu örgütle deşifre olan ilişkileri nedeniyle yeri göğü inleterek, Hakan Fidanın başını çoktan yemişlerdi. Bırakın Hakan Fidanla uğraşmayı, Başbakan Erdoğanın Hakan Fidanın yargı tarafından soruşturulma işlevinden kurtarmak için Mecliste yaptığı yasal değişiklik karşısında AKP iktidarına hiç bir itirazda, muhalefette bulunmadılar.
    İsrail-İran kavgası ne kadar gerçekse;İsrail-Hakan Fidan kavgası da o kadar gerçektir.Zalim Esed rejiminin iktidarını korumak ve sağlama almak için Bağlantısızlar Harekatına bağlı ülke devlet ve hükümet başkanlarını Tahranda ağırlayan İranın düzenlediği toplantıya, Dünya Siyonizmi ile İsrail'in en büyük kuruluşlarından BM Genel Sekreterinin toplantıya katılması ne kadar ilginç değil mi? Sözde İsrail'in en büyük düşmanı İran'ın düzenlediği toplantıya İsrail'in kontrolündeki BM Genel Sekreterinin İsrail'in izni olmadan kendi iradesi ile İrana'a gitmesi mümkün mü?
    İşin en ilginç tarafı ise Hakan Fidan'ın MİT Müsteşarlığından önce kurumda çalıştığı bölümde İran ve Hizbullah masasından sorumlu olmuş olması!
  • hayri kır - 31 Ağustos 2012 Cuma 05:24
    yazınızda Hakan Fidan'ın İsrail ile içli dışlı olduğunu ima ediyorsunuz.Fakat Hakan Fidan göreve gelir gelmez "irancı" "dinci" "sırlarımız iranın eline geçecek" diyerek ilk tepki gösteren ülke israildi.İsrail Hakan Fidan'ı sevse böyle bir tepki verir miydi? Hakan Fidan'ı alma operasyonu birtakım güçlerin savcıyı da etkisi altına aldığının göstergesidir diye düşünüyorum.
  • HAK BİR - 29 Ağustos 2012 Çarşamba 16:40
    YORUMLARINIZ İÇİN ÇOK TEŞEKKÜR EDERİM.YAZILARINIZDAN FAZLASI İLE İSTİFADE EDİYORUM.ALLAH YARDIMCIMIZ OLSUN.
ELAZIĞ ⇓
İmsak 04:05
Güneş 05:35
Öğle 12:30
İkindi 16:10
Akşam 19:11
Yatsı 20:34
DÖVİZ KURLARI
USD 2.6881     EURO 2.8976     IMKB 82.418     ALTIN 103,467    
Başkanlık sistemine geçilmesini destekliyor musunuz?