ÇORUMLULAR YAPMAZ

Cumhurbaşkanı Erdoğan açıktır ki, 2019’da seçilememeyi düşünmek dahi istemiyor. Bunu ne pahasına olursa olsun kabullenemiyor; neye mal olursa olsun yeniden seçilmek istiyor. 07 Kasım 2017 Salı 21:45


Tayip Erdoğan’ın AKP’ye yaptığını
 
ÇORUMLULAR YAPMAZ
 
16 Nisan Referandum sonuçlarının ortaya çıkmasından sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın girdiği türbülanstan çıkmak için çırpınışı, AKP’yi içine fil dalan zücaciye dükkânından beter hale getirdi. MHP’nin desteği olmadan oylarının % 40 olduğunu görmesi nevrini döndürdü. Oy düşüşünün sorumlularını araştırmaya ve yeni ittifaklar aramaya başladı. Kendisinin hiç hatası, kusuru yokmuş gibi sorumluluğu hep başkalarına yıkmaya çalışıyor…
 
Önce belli bir hedef gözetmeksizin parti yönetimini, teşkilatları, belediye başkanlarını tümü ile bir camiayı “metal yorgunluğu, defolu, şahsi çıkarını davanın üstünde gören, bir kenara çekilmesi gereken” insanlar diye eleştirdi, itibarsızlaştırdı, aşağıladı, adeta şamar oğlanına çevirdi. Ardından da defalarca seçim kazanmış, başarılı, itibarlı, toplumda karşılıkları olan, ta başından beri birlikte hareket ettiği yol arkadaşları büyükşehir belediye başkanlarına hiç acımadan istifa çağrısında bulundu.

Bununla da yetinmeyerek konumunu, otoritesini, parti ve devletteki nüfuzunu kullanarak baskı uygulamaya, köşeye sıkıştırmaya başladı. Olmadı yanına medyayı alıp kamuoyu önünde deve dişi gibi adamları rencide etmeye, linç etmeye başladı. En sonunda İstanbul, Ankara, Bursa, Balıkesir, Niğde, Düzce belediye başkanları kanırtıla, kanırtıla istifa ettirildiler. Daha 50 kadar il ve ilçe belediye başkanının da istifasını isteyeceği, kamuoyunda dillendirilen rivayetler arasında. Peki, bu kadar mı? Hayır! Dahası da var. Bir de “obez devlet” diye bir suçlama ortaya atıp bürokraside de istemediği kişilerin -referandumdaki oy düşüşünden sorumlu tuttuğu kişilerin- tasfiyesini istiyor Haşmetmeâb!
 
Bütün bunlar ne için? Partide taraftarları olan, toplumsal destekleri bulunan, kamuoyunda, ülke genelinde üne sahip, itibarlı, saygın bunca şahsiyeti hoyratça, kabaca, pervasızca hiç fütur etmeden harcamaktan öte telef etmedeki maksat ne? Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan ne yapmak istiyor ya da ne yaptığını sanıyor olabilir? Biraz üzerinde durup birlikte bir irdeleyelim…
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan açıktır ki, 2019’da seçilememeyi düşünmek dahi istemiyor. Bunu ne pahasına olursa olsun kabullenemiyor; neye mal olursa olsun yeniden seçilmek istiyor.
 
Hal böyle olunca önünde engel gördüğü ne ve kim varsa tepelemeye çalışıyor. Kimden ne destek alabilecekse, kime ne taviz verecekse gözünü kırpmadan gereğini yapmak istiyor... 2019 Cumhurbaşkanlığı Seçiminde yeniden seçilememe riskini bertaraf etmek için gözünü öyle karartmış ki hiçbir değer tanımıyor, hiçbir fedakârlıktan kaçınmıyor, hiçbir riske aldırış etmiyor. AKP parçalanacakmış, ülke çıkarları halel görecekmiş, devletin bekası tehlikelere maruz kalacakmış inanın umurunda değil. Varsa yoksa Beştepe Külliyesinde bir 5 yıl daha saltanat sürmek; gerisi vız gelir.
 
Böyle düşünmesine katkı yapan, ortam hazırlayan birçok kesim de yok değil. Vazgeçilmez bir lider olduğuna inanan % 40 civarında bir seçmen kitlesi var. Bu nedenle kendisini buna inandırdığı, vazgeçilmez olduğunu düşündüğü de bir vakıadır. Kendisinden nemalanmaya devam etmek isteyen bir dalkavuk, tufeyli kesiminin de oluştuğu gözlemlenmektedir. Lakin çok daha tehlikeli bir kesim de var ki, onlar ise küresel gücün yerli temsilcileridir. Somut bir adres göstermek gerekirse: TÜSİAD!
 
TÜSİAD ve arkasındaki küresel gücün Tayip Erdoğan’a güvenebileceğini, Cumhurbaşkanı seçilmesini isteyebileceğini düşünmek çok zor. Daha dün Gezi Parkı ayaklanmalarını açık destek verip örgütleyerek kendisini devirmeye kalkan TÜSİAD’a Erdoğan ne denli güvenir bir yana, küresel gücün Türkiye için ne düşündüğü 15 Temmuz’da açık net görüldü.
 
Bu durum muvacehesinde; TÜSİAD ve arkasındaki küresel gücün asıl amacının Erdoğan’ı yeniden seçtirmek değil, Cumhurbaşkanlığı konumunu kullanarak Türkiye’yi tahrip etmeye çalışmak olduğunu düşünmek asla yanlış olmaz. Eğer Erdoğan küresel sermaye medyası, TÜSİAD desteğini Cumhurbaşkanlığı seçiminde artı kefesine koyuyor ise her zamanki gibi yine aldatılıyor demektir. Bu asla olacak şey değildir. TÜSİAD ve arkasındaki küresel güce güven vermesi mümkün değildir. Kaldı ki küresel güç arkasında halk desteği olan, karizma sahibi birinin ülkenin başında olmasını istemez. Hele son defa seçileceğinden böyle birinin her istediğini yapmasını bekleyemez. Köprüden geçtikten sonra mutlaka değişir. Neticede, TÜSİAD ve küresel sermaye medyası Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden seçilmesini hiç istemez. Bunun için yaptığı her şey boşuna bir tahribattır. Ülkeye, partisine yazık etmektir.
 
Bir de Türkiye’nin bir millî derin devlet gerçeği vardır ki küresel güç ve yerli temsilcileri çok iyi bildikleri halde, toplumun bilmesini istemediklerinden kamuoyundan gizlemekteler. Eğer toplum bu gerçekliğin farkına varırsa olaylara yaklaşımı ve değerlendirmesi farklı olur. Her zaman güven duyacağı bir gücün varlığına inanan bir toplumu, umutsuzluğa mahkûm edip boyun eğdirmek, teslim almak, esaret altında tutmak mümkün olmaz. Millî derin devletinse kendini ifşa etmesi meşruiyet tartışmalarına yol açar. Zaten hiçbir ülkenin derin devleti ben buradayım demez kendini mutlaka gizler. Dünyada böyle bir realite olsa da kabullenilmez.
 
Peki, konu bağlamında neden mi millî derin devletten söz etme gereği duyduk? Çünkü hiç Cumhurbaşkanlığı seçimi gibi fevkalade önemli bir olaya millî derin devlet bigâne kalır mı? Mutlaka bir siyasi mühendislik projesi vardır; gerçekleştirmek için de gerekeni yapacaktır...
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2019’da yeniden seçilmesini millî derin devletin istediğine asla ihtimal verilemez. İç ve dış güç dengeleriyle oynayarak ayakta kalmaya çalışan Erdoğan’a söz geçirilmesi kolay olmaz. Ayrıca arkasındaki toplumsal destekle ve devletteki kurumsal yapı ile oluşturacağı imkânlarla şahsi hesaplarını ülkenin yararlarının önüne çıkartabilir. Ki bu hususa, Deniz Baykal hastalığından kısa süre önce Antalya’da Erdoğan’ın seçilmesinin söz konusu olmadığını açıklayarak işaret etmişti. Baykal millî derin devletin bir adamıdır.
 
Esasen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın küresel sermaye temsilcisi TÜSİAD’la, medyasıyla ve Kemalist çevrelerle ittifak içine girip birlikte hareket etmesini millî derin devlet ile bağlarının koptuğu şeklinde anlamak gerekir. Millî derin devlete, İttihat ve Terakki’nin Cumhuriyet’teki devamı Ergenekon’a karşı kurulmuş bir yapı gözüyle bakılmalıdır. Ergenekon’la mücadele ederek devleti ele geçiren millî derin devletten, küresel gücün yerine ikame ettiği FETÖ 15 Temmuz’da rövanş almaya kalktı lakin başaramadı.
 
Millî derin devletin 2019’da Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı adayı, Ahmet Davutoğlu-Binali Yıldırım ikilisinin ise yardımcılığı için hazırladığı anlaşılıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da böyle bildiğinden gerek AKP’de gerekse bürokraside yapmaya çalıştığı temizliğin kriterinin de kişilerin bu üçlüye yakınlığı olduğu gözlemlenmektedir.
 
Lakin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Genel Başkan seçildiği son olağanüstü kongrede dediği değişikliği yapamadığı gözlemlendi. MKYK’dan yalnız iki kişi çıkartıldı ki onların Erdoğan’a yakınlığı ile bilinen Şaban Dişli ve Yasin Aktay olduğu görüldü.
 
Aynı şekilde kabinede yapılacağını duyurduğu değişikliğin de istediği şekilde olmadığı çok gözlemci tarafından ifade edildi. İbrahim Kalın’ın Dışişlerinin, Ali Babacan’ınsa ekonominin başına getirileceğine ilişkin yaygın beklentiler gerçekleşmedi; üstelik de Numan Kurtulmuş Başbakan Yardımcılığından tenzili rütbe ile Kültür Bakanı yapıldı.
 
Benzeri bir durumun Yüksek Askeri Şûra kararlarının alınmasında da görüldüğüne dair bir takım değerlendirmeler yapıldı. Anlaşılan o ki, Cumhurbaşkanı Erdoğan tecrit edilmek gibi bir duruma muhatap kılınıyor. Bu tecridi yarmak amacıyla giriştiği canhıraş çabalardan çok yanlışlar yaptığı sanılmaktadır. Yani itidalsiz hareket etmesini buna bağlamak gerekir.
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yargıdan da tavır gördüğü gözlemlenmektedir. Nitekim önceki yıl Beştepe Külliyesinde yapılan adli yıl açılışı bu yıl Yargıtay Salonunda yapıldı. Başkanın dışında kimseye konuşma hakkı tanınmadı. Cumhurbaşkanı ile Baro Başkanı katılmadılar.
 
Görülen FETÖ davalarına Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın canını sıkan yaklaşımlar olduğunun kamuoyunda tartışılması bunun bir göstergesidir. 15 Temmuz yargılamalarında hedefin de MİT Müsteşarı Hakan olduğuna dair yorumlar da medyada yer almaktadır. Başbakanlıktan alınıp Müsteşarlığı Cumhurbaşkanlığına bağlayan kararnamenin de art niyetli hazırlandığı, görevden alınmasının gerekmesi durumunda Erdoğan’ın zor duruma sokulmak istendiğine ilişkin yorumlar yapılmaktadır. Erdoğan eğer Fidan’ı yargıdan korursa zor duruma düşer.
 
İsrail’in Hakan Fidan hassasiyeti biliniyor. PKK ile mücadelede, 15 Temmuz’da sergilediği, yoğun eleştiriler alan tutumu ile ardı arkası gelmeyen dehşet iddialara rağmen görevinden alınamayışı İsrail’in himayesine atfedilmektedir. Şayet yargı tarafından suçlu bulunacak bir konuma gelirse, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görevden almasının pek kolay olmayacağının hesaplanarak söz konusu kararnamenin hazırlandığı düşünülmektedir.
 
Tüm bunlardan bir sonuç çıkarmak gerekirse Cumhurbaşkanı Erdoğan’la millî derin devlet arasında bir mücadele yaşandığına kanaat getirmek mümkündür. Başbakan Yıldırım’ın da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı bir direniş sergilediği bir açık sır gibi biliniyor. Başbakana bu cesareti millî derin devlet vermiştir şeklinde değerlendirmek yanlış olmaz. Düşük profilli başbakan diye nitelenerek göreve getirilen Binali Yıldırım’ın Erdoğan’a direniş göstermesi, normalde düşünülebilecek bir durum değildir.
 
Yaşanan bütün gelişmelerin odağında 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimi olduğu yadsınamaz bir gerçeklik olarak her olayda karşımıza çıkmaktadır. Bu seçime sadece Türkiye’deki tüm güç odakları değil bütün dünya yoğun ilgi alaka duymaktadır. Olağanüstü önem taşıdığına hiç şüphe yoktur. Türkiye için bir beka meselesi olarak görüldüğü de bir vakıadır.
 
Peki, bu mücadeleyi yani seçimi kim kazanır? Siyasi mücadeleler sahip olunan güç, imkân ile kazanılmaz. Üstün akılla, etkili, güçlü senaryolarla ve büyük siyasi mühendislik projeleri ile kazanılır. Örneğin, 12 Eylül 1980 sonrası ANAP harika bir siyasi mühendislik projesiydi. Hiç firesiz gerçekleştirilen bu proje ile Başbakan Özal’ın dediği gibi Türkiye’ye çağ atlatıldı.
 
Küresel güç ve yerli uzantıları Başbakan Özal ve ANAP iktidarına çok aşırı ve orantısız bir güç kullanarak bertaraf ettiler. Ancak kendileri de büyük zayiat verdiler ve Türkiye’nin artık önü açıldı da hiçbir şekilde engelleyemediler. Sonuçları dikkate alındığında, ANAP bir millî derin devlet projesiydi diye düşünmek kaçınılmaz olmaktadır.
 
28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinde Başbakan Erbakan’a karşı bir sathı müdafaa cephesi oluşturuldu. Küresel gücün oluşturduğu cepheye kendi partisinin de içeriden katkı sağladığı bu süreçte Erbakan millî derin devlet üzerinden mücadelesini yürüttü. 28 Şubat’ı destekleyen sermaye, medya, siyaset ve sivil toplum kuruluşları tümüyle tarumar edildiler.
 
Ardından; 3 Kasım 2002 Erken Genel Seçiminde aldığı % 34 oy ile tek başına anayasanın bile değiştirilebileceği bir Meclis çoğunluğuyla iktidar olup, 15 yıldır ülkeyi yöneten AKP’nin de bir millî derin devlet projesi olduğu net anlaşıldı. O yüzden Turgut Özal’la ANAP’a karşı yapılan saldırılar Tayip Erdoğan ve AKP’ye karşı da yapıldı.
 
Türkiye 2023 hedefine kilitlenmişken 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimi bir final mücadelesi olarak görülmektedir. Ne var ki bu mücadelede Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı öteki tarafta yer almış görüyoruz; anlaşılan birileri kendisini öteki tarafın seçtirebileceğine inandırmışlar. Bu seçimi üstün aklıyla hazırlayacağı siyasi mühendislik projesiyle millî derin devletin mutlaka kazanacağına inanıyoruz.  Çünkü şimdiye kadar hiç kaybetmedi!
 
Sayı: 989