Karakter Boyutu A A A
HUKUK SAVAŞIDIR
12 Aralık 2009 Cumartesi 23:59

Ergenekon Davası bir üstün akıl, kuşatıcı bilgi, baskın güç, kararlı iradenin yürüttüğü Hukuk Savaşıdır.
Ergenekon Davası bir üstün akıl, kuşatıcı bilgi,
baskın güç, kararlı iradenin yürüttüğü 

HUKUK SAVAŞIDIR

Hiçbir şekilde yadsınamayacak ve tevil edilemeyecek husus, Ergenekon Davasının iki karşıt zihniyetin rejim ve ideoloji temelinde yürüttüğü siyasi nitelikli bir hukuk savaşı olduğu gerçekliğidir. Bu dava nedeniyle ülkenin ikiye bölünmüş olmasının altında bu gerçeklik yatmaktadır.

Bu dava bağlamında hukuk hamlesine maruz kalan taraf mevcut hile rejimi ve köle düzeni temsilcisi batıcı laik kesimdir. Bu batıcı seküler zihniyetin kökü Bizans’a, dolayısıyla da eski Yunan’a dayanır. Bu, özünde paganist olan düşünce daha sonra Haçlı zihniyetine dönüşmüş ve Hıristiyanlığı tahrif edip içerisine gizlenmiştir.

Haçlı Seferlerini planlayıp organize eden Tapınak Şövalyeleri’nin egemen oldukları, özünde Kabalacı olan bu düşünce sistemi Gül-Haç yapılanmasını daha sonra uluslar arası Mason Teşkilatına dönüştürmüştür. Kabala bilindiği gibi Yahudiliğin kadim okült zihniyetidir. Tevrat Kabala doğrultusunda değiştirilmiştir.

Kısaca batıcı diye nitelenen ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran bu seküler düşünce sistemine bağlı kesime karşı 40 yıldır mücadele eden Millî Görüş ise 1000 yıllık Selçuklu ve Osmanlı İslam Medeniyetini esas alan bir inanç ve düşünce yapısıdır.

Haçlı batı ile 1000 yıl savaşan ve nihayet Birinci Dünya Savaşında uğradığı kesin yenilgi ile her şeyini yitiren bu Türk-İslam Medeniyeti, Cumhuriyet’in kuruluşundan 50 yıl sonra Millî Görüş adıyla, Yeniden Büyük Türkiye ve Adil Düzen kurma iddiasıyla 1973 seçiminde parlamentoya girmiştir.

1969’dan itibaren yürüttüğü 40 yıllık mücadele sonunda bugün gelinen noktada başlatmış olduğu hukuk savaşı ile mevcut batıcı seküler düzeni yıkıp yerine Adil Düzen kurmak isteyen Millî Görüş bu amaçla hile rejimi ve köle düzeni mensuplarını yargılamak üzere Ergenekon Davasını açmıştır. Paganist Ergenekon sözcüğü mevcut rejimi yürüten batıcı derin devletin ismidir.

Ergenekon Davasının demokrasi isteyenlerle darbeciler arasında sürdüğü varsayımı tamamen algı yönetimi sonucu oluşan bir sanal olgudur. Her iki taraf da darbeyi bir yöntem olarak kullanmasına karşın bir taraf paravan olarak cumhuriyet, laiklik ve Atatürkçülüğü; bir taraf ise demokrasi ve milli irade kavramlarını kullanmaktadır. Çok açık etmeseler de zımnen bir taraf 27 Mayıs ve 28 Şubat’ı, bir taraf 12 Mart ve 12 Eylül’ü sahiplenmektedir.

Ne var ki her iki taraf da son derece iyi kamufle olup asıl niyetini çok iyi gizlediği için büyük çoğunluk neyin ne, kimin kim olduğunun ve gerçekte ne yapılmak istendiğinin farkında olamamaktadır. Bu yüzden gelişmeleri içeriden izleyip kavramak oldukça zor olduğundan ancak İsrail, ABD ve Avrupa Birliği yaklaşımlarından doğru çıkarımlar yapmak mümkün olabilmektedir.

ABD, Avrupa Birliği ve İsrail karşıtı ulusalcı unsurların Ergenekon Davasına asıl maruz kalan taraf olarak gözükmesi yanıltıcıdır. Her ne kadar ulusalcılar tutuklu, küreselci batıcılar tutuksuz olarak yargılansalar da asıl yıpratıcı kampanyalar ABD, Avrupa Birliği ve İsrail yanlısı küreselci kesime yönelik sürdürülmektedir. Açıkçası asıl hedef ulusalcılar değil küreselci batıcılardır.

Ulusalcılar mevcut rejimi savunsalar da asıl sahipleri küreselci batıcılardır. Bu mütegallibe zümre özü itibariyle Dünya Siyonizmine sırtını dayayıp Türkiye’yi ilelebet çiftlik gibi yönetme tutkusu içerisinde hareket eden azınlıkçı Sabetayist Toplum oligarşisinden başkası değildir.

Erbakan, 40.yıl kutlama etkinliklerinde yaptığı konuşmada açık seçik bir ifade ile Millî Görüş şu anda Türkiye’de iktidardadır; 6 aylık süre içinde gerçekleştireceğimiz programlarla bu fiili durumu hukukileştireceğiz derken hiç şüphesiz ki aslında Ergenekon Davasına atıfta bulunmaktadır.

Millî Görüş’ün fiili iktidarını hukukileştirip meşruiyet kazanabilmesi ancak bir hukuk darbesi ve devrimi ile mümkündür. Bu da başka türlü değil ancak Ergenekon Davası ile gerçekleştirilebilir.

Çünkü Ergenekon Davası klasik anlamda görülüp sonuçlanacak ve sanıkları cezalandırılarak kapatılabilecek bir dava değildir. Bu dava Ergenekon mensuplarını yargılayarak hukuk yoluyla mevcut rejimi mahkûm edip tasfiye etmeye yönelik bir hukuk savaşıdır. Aslında Ergenekon, Sabetayist derin devletin kendine verdiği bir ismidir.

Şöyle de denilebilir: Millî Görüş 40 yıllık bir siyasi mücadele sonunda ülke yönetimini kurum ve kuruluşlarıyla fiilen ele geçirmiş bulunuyor. Şimdi hile rejimi ve köle düzenini sanık sandalyesine oturtup mahkûm ederek tasfiye etmek ve yerine öngördüğü Adil Düzen’i kurmak istiyor.

Bu gerçekliği görebilmek için Ergenekon Davasını büyüteç atına alıp daha yakından bakmak gerekiyor…

Bir kere Ergenekon Davasında yargılananlar ne birtakım münferit suçlulardır, ne de sıradan suç örgütleridir; işlenen suçlar ise rejimi ve dayandığı resmi ideolojiyi koruma ve kollama adına devlet otoritesi, gücü ve imkânları kullanılarak işlenmiş suçlardır.

Bu suçlar içerisinde Danıştay’a yapılan kanlı saldırı ve ilköğretim öğrencilerinin müze ziyareti sırasında patlatılacak bomba ile katliama uğratılması da vardır. Yoksa 3 kuvvet komutanının ifadelerinin alınması vesilesiyle olayı sonuçsuz kalmış bir darbe girişimine indirgeme çabaları tamamen olayı saptırma gayretleridir.

Yürütülmekte olan Ergenekon Davası her yönüyle ancak bir üstün aklın, kuşatıcı küresel siyaset ve hukuk bilgisinin, baskın gücün ve kararlı iradenin eseri olabilir. Çünkü bir kaşık suda kopartılan fırtınalara, yaygaralara ve müdahalelere karşın, halen yürürlükte olan yargı sistemi ve dayandığı uluslar arası hukuk kurallarına -kılı kırk yararak- harfiyen uyularak son derece kusursuz işleyen bir dava süreci söz konusudur.

Özellikle, güçlü dış bağlantıları bulunan, her türlü dış desteği alabilen, içeride ise derin devlet gücü ve geniş kamuoyu desteğine sahip şarlatan bir kesimin bizden sonra tufan anlayışı ile yürüttüğü yıkıcı kampanyalara ve süreç boyunca her noktadaki torpilleme çabalarına rağmen Ergenekon Davası meşru çizgide yürütülmektedir. Takdir edilebilir ki bu olağanüstü zor bir iştir.

Soruşturulması, açılması ve yürütülmesi fevkalade zor böyle bir davanın baştan itibaren her türlü provokasyona, müdahaleye, engellemeye rağmen pürüzsüz yürütüldüğü, asla meşruiyet çizgisini zorlamadığı hiçbir insaf sahibinin kabul etmede zorlanmayacağı gözler önündeki bir durumdur.

Öyle ki dava geniş kapsamına, girift bağlantılarına ve etkin mercilerin ısrarlı müdahalelerine rağmen bırakın kanun ihlallerinin, hukukun da hiç zedelenmediği son derece sağlıklı, şeffaf bir adli süreç yaşamaktadır. Ayrıca ağırlaştırılmış müebbetlik sanıkların tutuksuz yargılandıkları bir toleranslı davadır bu.

Her safhasında örgütlü ve organize şekilde sürdürülen karşıt sistematik çarpıtma, saptırma, sulandırma, iğdiş etme çabalarına rağmen davanın çıkmaza sokulamaması, akamete uğratılamaması; hukuki mimarisi ve yargısal stratejisinin son derece mükemmel olduğunu, bunca saldırgan şer güçlerin çaresiz bırakılması ise büyük bir güce dayandığını göstermektedir.

Dünyanın gözleri önünde, her safhasının bir medya ordusunca izlendiği demokratik şeffaf ortamda devam eden, yargı sisteminin parçası olduğu AİHM ve Avrupa Birliği unsurlarınca büyük bir duyarlılıkla izlenen dava sürecinde onca zorlamaya karşın dişe dokunur ciddi eleştiriler getirilemeyişi; ne kadar büyük bir vukûfiyetle, maharetle ve tutarlılıkla yürütüldüğünü çok açık göstermektedir.

Ne denli bir hile rejimi ve köle düzeni olduğunun mevcut hukuk sistemi içerisinde kalınarak yargı tarafından tespit edilip tescillenmesi fevkalade büyük önem taşımaktadır. Böyle bakıldığında Ergenekon Davası yönetiminin sağlıklı yürütülmesinin ne kadar büyük bir önem taşıdığı ve de nasıl başarıyla götürüldüğü görülebilmektedir.

Bu fevkalade büyük ve önemli dava sonuç olarak elbette ki konumları ve rütbeleri ne olursa olsun birkaç sivil ya da askerin mahkûm edilip cezalandırılması amacına yönelik açılmış olamaz. Çünkü zaten Ergenekon Davasının sanıklarını üreten bizzat hile rejimi ve köle düzeninin kendisidir. Davanın amacı da hile rejimi ve köle düzeninin tasfiye edilip yerine Adil Düzen’in kurulması olmalıdır.

Davanın yürütülmesi sırasında gerekli elverişli konjonktürün oluşturulduğu gözlemlenmektedir ki bu da arka planında her sahaya hükmünü icra eden son derece nüfuzlu bir muazzam gücün varlığını ister istemez düşündürmektedir.

Soruşturma safhasından itibaren bütün her şeyin en ince detaylarına kadar bir plan ve program dâhilinde projelendirilip yürütüldüğü, her türlü zamanlama ve koordinasyonun mükemmel yapıldığı, her türlü gerekli belge ve bilgilerin -elleriyle konulmuşçasına- suhuletle temin edildiği, operasyonlarda çok yüksek oranda isabet ve başarı kaydedildiği gözlemlenmektedir.

Çok ince dengelerin gözetildiği, karşı direnişin ortak payda oluşturmasını önlemeye yönelik çelişkili yaklaşımların tespit edilip etkili şekilde gözler önüne serildiği ve dış destekleri zorlaştırıp imkânsızlaştıracak birtakım antidemokratik suç konseptlerinin oluşturulduğu dikkate alındığında Ergenekon Davasının aslında iç ve dış güçler karşısında yürütülen küresel çapta bir dava olduğu fark edilir.

Atılan cesur adımlara, yapılan ileri hamlelere ve gösterilen kararlılığa karşın; mukabil çıkışlar ve kampanyalar üzerine sıkça geri adımlar atılıp birtakım tavizler verilmesi de tepkilerin çok iyi regüle edildiğini, eleştirileri savma taktiklerinin oldukça başarılı olduğunu gösteriyor. Uygulanan doğru strateji ve etkin taktikler sayesinde sürecin aksatılması, davanın tökezletilmesi için başlatılan tüm girişimler sonuçsuz kalıyor.

Son derece toleranslı, gevşek, yumuşak bir yaklaşım, gayet centilmence bir tutum sergilenip nazik davranılmasına karşın tüm süreç sıkı bir disiplin, kararlılık ve istikrar içerisinde yürütülmektedir. Hiçbir konuda herhangi bir şaşkınlık, çaresizlik, dağınıklık yaşanmamakta ve her aşamada engeller başarıyla geçilmektedir… Üstelik bütün süreç sınır tanımaz bir istismarcılık, saptırma, çarpıtma çabasına ve kolektif hareket eden inatçı bir direnişe karşı yürütülmektedir.

Bütün her şeye rağmen kamuoyunda herhangi bir haksızlık, hukuksuzluk, haddi aşma, keyfilik ya da ideolojik yaklaşım izlenimi doğmaması ve kanaati oluşmaması da dava sürecinin büyük bir ustalıkla yönetildiğini göstermektedir.

Örneğin, hiçbir şekilde Millî Görüş partilerine açılan kapatma davalarındaki hukuksuzluklara benzer pervasızlıklara fırsat verilmemekte, Erbakan’ı ömür boyu siyasi yasaklı yapmak için kayıp trilyon davasındaki gibi ağır yasa ve hukuk ihlalleri yapılmamaktadır. Hatta AKP’ye açılan kapatma davasındaki gibi hukuku zorlama çabaları da gözlemlenmemektedir.

Bu nedenledir ki art arda başlatılan, oldukça kapsamlı destekler gören ısrarlı, dehşet karşı kampanyalara rağmen kamu vicdanında Ergenekon Davasına karşı olumsuz kanaatler ve duygular asla oluşturulamamıştır.

Baştan aşağı bütün her şey Ergenekon Davasının; yargı alanına giren ve dışında kalan her sahada kapsamlı bir strateji, plan, program çerçevesinde ve belirlenen vizyon doğrultusunda büyük bir maharetle yürütüldüğünü göstermektedir. Bu durum, davanın yalnızca yargı gücü ile yürütülmediğini göstermesi bakımından geleceğine ilişkin müspet tahminler yürütmeye olanak vermektedir.

Bu durum aynı zamanda Ergenekon Davasının bir savcı şöyle dursun, tümüyle yargı erkinin, hatta siyasi iktidarın ve tümüyle devlet mekanizmasının bile üstesinden gelebileceği bir organizasyon olmadığını da göstermektedir. Çünkü Ergenekon Davasının yürütülmesinde konsensüs içinde hareket eden ne bir yargı, ne bir iktidar ve ne de yekvücut bir devlet mekanizması söz konusudur.

İşte; her şeye rağmen ve herkesin bir şekilde müdahale ettiği, karşı çıktığı, saptırmaya, sulandırmaya çalıştığı, rejimin temellerini sarsan bu davayı tıkır tıkır işletmenin, pürüzsüz yürütmenin ne muazzam bir başarı olduğu ortadadır.

O halde bu olağanüstü gidişat karşısında Ergenekon Davasının sonucundan sanıklardan birkaçının cezaya çarptırılıp mahkûm edilmesini sadece beklemek çok mantıklı değildir. Esasen sanıklardan hiç biri onları asıl üreten hile rejimi ve köle düzeni yapılanmasının gerçek sorumluları ve sahipleri de değildir.

Açıktır ki Ergenekon Davası hile rejimi ve köle düzeni yapılanmasına karşı açılan ve onu tasfiye etme amacı taşıyan bir davadır. Ve bu dava, yürürlükteki hukuk sistemi içerisinde kalınarak, mevcut yargı mekanizmaları kullanılarak hile rejimi ve köle düzeni değiştirilip yerine Adil Düzen kurmak amacıyla başlatılan ve yürütülen bir tarihi davadır.

Bu nedenledir ki 1930’lu yılların modası bir resmi ideoloji temelinde kurulup 1000 yıllık Selçuklu ve Osmanlı Türk-İslam medeniyetini tarihi kırılmaya uğratarak ezeli düşmanı Haçlı zihniyetini egemen kılan bu batı işbirlikçisi dönem parantezi kapatılacaktır.

Çünkü batı işbirlikçisi unsurlar tarafından Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına sokulup birçok cephede birden savaştırılarak… Sarıkamış dağlarında 90 bin askerimiz maksatlı şekilde dondurularak… Çanakkale Savaşında milletimizin geleceği öğrenciler öğretmenleri ile birlikte haince ölüme yollanarak… Cumhuriyet kurulurken katliamlar yapılarak ve istiklal mahkemelerinde korkular ve kuruntularla masum vatan evlatlarının yok yere canlarına kıyılarak… Milletimizin muhteşem tarihindeki bu kırılma sürecini oluşturan bu parantezi açmışlardı ama çok çükür kansız şekilde ve meri hukuk içinde kalınarak kapatılıyor!

Erbakan yıllar önce açıklamıştı:  Bu hile rejimi ve köle düzeni kesinlikle tasfiye edilecek ve yerine Adil Düzen mutlaka kurulacaktır. Ama bu kanlı mı olacak tatlı mı olacak? Buna büyük milletimiz karar verecek…

Allah’a sonsuz şükürler olsun ki hile rejimi ve köle düzeni kansız bir şekilde, hukuk yoluyla ve yargı eliyle tasfiye ediliyor; yerine Adil Düzen tatlı şekilde kuruluyor. Milletimiz hiç kuşkusuz ki bu tatlı başarıyı ve mutlu sonu Erbakan’a borçludur. Milletimiz gerçi şimdilik bunun farkında değil, henüz bilmiyor ama zararı yok nasıl olsa sonunda bilecek.

Millî Görüş hareketi, 40 yılda gerçekleştirdiği başarısını ve elde ettiği fiili iktidarını Ergenekon Davası ile nihayet hukuk yoluyla resmileştirip alenileştirirken; öte yandan senkronize şekilde Yeniden Büyük Türkiye liderliğinde İslam Birliği ve Yeni Bir Dünya da kurmaktadır.

Zaten Millî Görüş, Dünya Siyonizminin bileğini küresel ölçekte bükemezse onu yalnızca Türkiye bazında alt edemez. Etse bile bu çok geçici olur. Nitekim ABD ve Avrupa Birliği sözcüleri, batı medyası strateji uzmanları son zamanlarda Türkiye’nin süper güç olduğunu sıklıkla dile getirmeye başladılar. Ne yazık ki bunu içeride idrak edip millete yansıtabilecek strateji uzmanları henüz yok. Sadece dışarıda dile getirilenleri dürbünün tersi ile iç kamuoyuna yansıtanlar var.

En acıklısı ise Millî Görüş’ün temsilcisi Saadet Partisi’nin Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un Ergenekon Davasına karşı hile rejimi ve köle düzeni mensupları ile aynı paraleldeki yaklaşımıdır. 28 Şubat’ın rövanşı olduğu hususunda neredeyse herkesin müttefik olduğu Ergenekon Davası’na karşı Numan Kurtulmuş’un soğuk bakışı ile Erbakan ve Millî Görüş’e soğuk bakışı arasında bir illiyet bağı olduğu çok açık.

Aynı illiyet bağının, Numan Kurtulmuş’un mensubu bulunduğu Beyaz Müslüman denilen Sabetayist Yahudi ailenin hile rejimi ve köle düzeni ile olduğu da bir diğer gerçekliktir.

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devletinin başkenti İstanbul İngilizlerin işgali altında iken; Selanik Dönmeleri de denilen Sabetayist Toplumun partisi İttihat ve Terakki’nin devamı CHP tarafından kuruldu. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş belgesi olan Lozan Anlaşması 24 Temmuz 1923’te imzalandı… İngilizler İstanbul işgalini 6 Ekim 1923’te kaldırdı. Cumhuriyet ise 29 Ekim 1923’te ilan edildi. Bu tarihler her şeyi açık seçik göstermiyor mu; başka söze gerek var mı?

Sonra da CHP kendi içinden DP’yi çıkartarak Sabetayist Yahudilerin Beyaz Müslüman kesimi için elverişli bir siyasi oluşum haline getirdi.

Numan Kurtulmuş’a adı verilen dedesi Binbaşı Numan Kurtulmuş; Kur’an-ı Kerim dâhil her türlü dini kitabın basılmasının, dağıtılmasının, hatta bulundurulmasının yasak olduğu baskıcı karanlık bir dönemde, Latin harfleriyle ilk Türkçe sözde ilmihal yazıp büyük bir dini hizmete (!) imza attı. Her yerde peynir ekmek gibi satılan bu sözde ilmihal milletin dinini değiştirip köle zihniyetli uyumlu bir toplum oluşturmaya hizmet ediyordu.

İçinde birtakım dualar ve şiirler bulunan takriben 200 sayfalık bu sözde ilmihal, asırlarca hilafet merkezini elinde tutarak İslam Âlemini yöneten ve 1000 yıllık İslam medeniyetini kuran milletimize dinini öğrensin diye İslam karşıtı rejim tarafından bir atıfet olarak sunuluyordu!

Kurduğu Selçuklu-Osmanlı Türk-İslam Medeniyeti ile 1000 yıl İslam Âleminin liderliğini yapan milletimizin bir Sabetayist Yahudi’nin kaleme aldığı Amentü Şerhi isimli sözde ilmihal kitabından dinini öğrenmek zorunda bırakılması ne kadar büyük garabet ise…

40 yıllık Millî Görüş davasını temsil Eden Saadet Partisi’nin Genel Başkanlığına onun adını alan torunu Numan Kurtulmuş’un getirilmiş olması da o denli bir garabettir.

Ve bu, Millî Görüşçüler için yüz karası bir durumdur.

Millî Görüşçü olduğunu söyleyenlerin, Erbakan’ın onca soğuk bakmasına ve hatta direnmesine karşın Numan Kurtulmuş’u dayatanların yanında yer almakla nasıl bir ihanete yol açtıklarını idrak edip gereğini yapmaları için daha ne beklediklerini anlamak mümkün değildir.

Elbette ki Ergenekon Davası ile asırlık hile rejimi ve köle düzenini yargılatan ve milletimizin tarihindeki bu talihsiz kırılma parantezini kapatarak yeniden Adil Düzen’i kuracak olan Erbakan; Numan Kurtulmuş için de mutlaka bir şey düşünüyordur. Bundan herhangi bir şüphemiz de endişemiz de yok.

Bizim derdimiz, Millî Görüşçü olduğunu söyleyenlerin Sabetayist Toplum oligarşisi tarafından kendilerine biçilen Öküz Anadolulu rolünü bir türlü bırakmak istememelerindeki affedilmez gabavetin bir türlü sona ermeyişidir.

Bunca gabavet karşısında yazıklar olsun dememek elde değil.

Sayı: 583


949 defa okundu...
mesud akgül       Hukuk,Güçten Bağımsız Olamaz.   09 Aralık 2009 Çarşamba 16:18
Bir Ülkeyi derinden yöneten güç odağı,sahip olduğu ve temsil ettiği zihniyete göre şekillendirdiği bir tehdit ve tehlike konsepti vardır.Derin güç,yönettiği Devletin kurumlarını şekillendirip, biçimlendirirken bu konsept çerçevesinde hareket eder.Türkiye Cumhuriyetini kuran irade Dünya Siyonizmine sırtını dayamış olan İttihat ve Terakkici Sabetayist Oligarşidir.Sabetayist t Oligarşinin potansiyel tehdit ve tehlike anlayışının özeti ise,büyük Müslüman çoğunluğun İnancı,Tarihi,Özü ve kendisidir. Büyük Müslüman kitlenin şuurlanması, özüne, tarihine , inancına dönmesİ,yaşamaya mahkum edildiği kırsal kesimden,varoşlardan,gecekondu yaşamından kurtulup eğitimli, kültürlü bilinçli hale gelmesi, siyaset ve devlet işlerine ilgi duyması ,bilinçli şekilde İslamlaşması Sabetayist Toplum oligarşisi için en büyük tehlike ve tehdittir. Bu amaç çerçevesinde faaliyet gösteren Erbakan ve Milli Görüş ise hile rejimi ve köle düzeninin en büyük düşmanı idi. Sabetayist oligarşi bu tehdit ve tehlike algılamasına engel olabilmek amacı ile Orduyu, Siyaseti,Yargıyı,Medyayı,Sermayeyi ,Üniversiteleri bu çerçevede dizayn edip şekillendirdi.En büyük düşmanı olan Erbakan’ı yok edebilmek için bazen Orduyu kullanıp ihtilaller (12 Mart,12 Eylül,28 Şubat) gerçekleştirdi.Bazen siyaset ve işbirlikçi siyasetçileri kullanıp Erbakan’ı Ülke yönetiminden uzak tutmaya çalıştı..Medyanın Erbakan’ı karalamaya yönelik yaptığı bilinçli ve programlı iftiralarını,hakaretlerini yalan haberlerini,karalama kampanyalarını ise yazmaya yerimiz yok. Sabetayist oligarşi Erbakan’la mücadele ederken kullandığı en önemli unsurların başında yargı gelmektedir.MNP,RP,FP si AYM tarafından hukuk amuda kaldırılarak kapatılmıştır.Defalarca haksız bir şekilde siyaset yapması yasaklanmıştır.Ancak Erbakan kurmuş olduğu Milli Derin Devlet organizasyonu ile Ülkenin Medyasının,siyasetini,Sermayesini menfi olmaktan çıkarıp müspet haline getirmeyi büyük ölçüde başarmıştır.Sıra 40 yıldır yönetmekte olduğu iktidarını resmi hale getirip Hukuki iktidar olmaya gelmiştir.Ergenekon davası ise Erbakan’ın Hukuki iktidarını ilan etmeden önceki son hamlesidir.Ancak bu son hamlesini yaparken, Sabetayist zümrenin kurmuş olduğu mevcut yargı sistemi içerisinde hareket etme ve var olan Hukuk kurallarına riayet etme yöntemini kullanması ise,benim gibi zavallı insanların aklının alabileceği,zihninin kavrayabileceği bir olay değildir.
» Tüm yazarları göster KÖŞE YAZARLARI  
ANKET Diğer Anketler
Hürriyet yazarı Oktay Ekşi başyazısında Elazığ yerine El-Aziz ismini halk istemez diye yazdı. Gerçekten öyle mi?
Asla istemem
El-aziz ismini tabii ki isterim
Çok okunanlar Çok yorumlananlar
» HEDEF ADİL DÜZEN
» ELAZIĞSPOR DOLUDİZGİN
» ERBAKAN'A RAĞMEN İTTİFAK ISRARI
» NUMAN KOPMA NOKTASINDA
» Genç/ MİLLİ GÖRÜŞÇÜ BİR TEK ERBAKAN
» DÜN DE, BUGÜN DE!
» ERBAKAN/ '28 ŞUBAT BAŞARILI OLAMADI'
» DÜN DE, BUGÜN DE!
» KERPİÇ EVLERİN FATURASI
» DEPREMLE İLGİLİ SON GELİŞMELER!
» ERBAKAN'A RAĞMEN İTTİFAK ISRARI
» HEDEF ADİL DÜZEN
» Genç/ MİLLİ GÖRÜŞÇÜ BİR TEK ERBAKAN
» Tüm yazarları göster ALINTI YAZILAR  
Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
Tüm hakları sakldır
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz
El-aziz Gazetesi-Ve Zafer Yakındır...
Telefon: 0424.233 93 68
Eposta: info@el-aziz.com