İŞTE PRATİK AÇILIM
Bir konuda görüş ve düşünceler serdedilerek bir izah getirilecekse ilk önce onun yere basan ayaklarını doğru koymak gerekir. Ayakları doğru yere basmayan, makul ve mantıklı argümanlarla yerli yerine oturtulmayan herhangi bir izah, ancak varsayım ya da komplo teorisi olabilir, öteye geçmez.
Ne var ki tüm dayanakları ve gerekçeleri reddedilemez şekilde ortaya konan rasyonel bir izah tarzının, açıklama şeklinin de hiçbir mantıklı dayanağı ve gerekçesi olmayan iddialarla bir tutularak komplo teorisi diye nitelenmesi sıkça rastlanan bir yaklaşımdır. Bu tür yaklaşımlar eğer hesaplı bir savunma mekanizması ve bilinçli saptırma çabası değilse akıl ve mantık yoksunluğundan ya da yüzeysellikten kaynaklanıyor olabilir.
Bu girişi, ayakları doğru yere basan sağlam dayanaklar üzerinde reddedilemez şekilde ve rasyonel argümanlarla kurgulamaya çalıştığımız açılıma ilişkin görüş ve düşüncelerimizin akıl ve mantık süzgecinden geçirilmeden komplo teorisi diye peşinen yadsınmadan, matematiksel bir formül gerçekliği ile değerlendirilsin diye yaptık. Bu nedenle, yer verdiğimiz konulara ilişkin reddedilebilir, çürütülebilir, gerçekçi olmayan hiçbir veri ve argümanı kullanmamaya özen gösterdik.
Ancak yine de mütalaalarımızın gerçekçiliğini, rasyonalitesini peşin olarak kabul etmek ya da reddetmek yerine gelin birlikte değerlendirelim diyoruz.
İsterseniz önce şuradan başlayalım… Bir kere PKK lideri Abdullah Öcalan müebbet hapse çarptırılıp cezasını çekmekte olan bir mahkûmdur. Bu nedenle -bir realite olarak pratik ve nazari planda- doğrudan etkileyebilecek, yönlendirebilecek, yaptırım uygulayabilecek ve beklentilerine karşılık verebilecek olan sadece devlettir. Kaldı ki daha paketlenmiş şekilde teslim alındığı gün ben devlete hizmete hazırım dediği de bilinmektedir.
Abdullah Öcalan gerçekten devletin emrinde bir hizmet görecekse bu ancak PKK üzerinde etkili olması halinde söz konusu olabilir. Yoksa PKK’nın iplemediği ya da sırt çevirdiği bir Apo devlete herhangi bir hizmet sunamaz ve dolayısıyla bir değer de ifade etmez.
Eğer devlet PKK’yı yönlendirmek, manipüle etmek, güdümlemek ya da en azından yönetimine müdahil olmak istiyorsa bunu ancak Abdullah Öcalan’ı örgüt üzerinde etkili konuma getirip söz sahibi yapması halinde yapabilir.
Peki, PKK’nın Apo’nun sözünü dinlemesi, etkisine girmesi, talimatlarına uyup itaat etmesi nasıl sağlanabilir?
Eğer Abdullah Öcalan’ı destekleyen bir toplumsal tabanı ve bir çağrısı ile sokaklara dökülen bir sempatizan kitlesi varsa PKK yönetimi de, siyasi uzantısı parti de dikkate almak, sözünü dinlemek, göz ardı etmemek durumundadır. Aksi takdirde her ikisi de etkili ve başarılı olamaz, ülke içinde taraftar bulup barınamaz, eylemlerde bulunma ve söylemlerini yayma imkânı bulamaz, en azından son derece zorlaşır. Kaldı ki Abdullah Öcalan Kürtçü hareketin doğal lideridir, başkası ikame edilemez.
O halde -aklın yolu birdir- Apo’nun, PKK ve onun uzantısı siyasi parti örgütü üzerinde etkili olmasının yolu içeriden kendisini destekleyen bir toplumsal tabanın oluşturulmasından geçer. İşte devlet önce bunu gerçekleştirdi!
Bu nedenledir ki Apo zehirlendi diye haberler uçurup sempatizanlarını sokağa döktüren, sonra da bunun yalan olduğunu ispatlayıp galeyana gelen kitleyi teskin eden devlettir. Önce Apo’nun ferah mekânını
Açıkçası Abdullah Öcalan adına PKK sempatizanlarınca yapıldığı ifade edilen eylemlerin tümü devlet eliyle yapılan manipülasyonlardan ibarettir. Ki, Mersin’de gerçekleştirilen bayrağa hakaret eyleminin devlet işi olduğu tespit olmuş bir vakadır. Abdullah Öcalan’ın popülaritesini diri tutan, birtakım vesileler bulup gündemde kalmasını sağlayan devlet başka bir rakip çıkmasını, hatta halef oluşmasını da engellemektedir. O kadar ki bir ara kendisine cep telefonu verildiği ve örgütü sevk ve idare etmesinin sağlandığı haberleri bile medyada yer alıyordu.
Buna karşın Türkiye’yi bölmeye yönelik emelleri olan güçler de hesaplarını Abdullah Öcalan üzerinde yapmaktadırlar. Esasen buna da mecbur ve mahkûm edilmiş durumdadırlar. Onlar Apo’ya ne bir rakip çıkartabilirler ne de ona rağmen bir şey yapabilirler. Çünkü Apo devletin elindedir.
Onlar da uygun iç ve dış konjonktür oluştuğunda Apo’yu serbest bıraktırıp kurulması öngörülen Kürt devleti için araç olarak kullanmayı düşünmektedirler. Çünkü her iki taraf için de alet edilip kullanılmaya uygun tek sembol isim Abdullah Öcalan’dır.
Abdullah Öcalan ile arasında bir göbek bağı kurduğu DTP’yi manipüle edip makul bir siyaset izlemesini engelleyen ve aşırılıklara itip kapatılma gerekçelerini oluşturan devlet sonunda uygun bir konjonktürde AYM’ye kapattırmak üzere düğmeye bastı.
DTP yerine kurulacak partinin Abdullah Öcalan’a kayıtsız şartsız bağlı kalıp her talimatını yerine getirecek şekilde oluşturulacağı ise kapatılmasından sorumlu tutulup siyasi yasaklı konuma getirilenlerin niteliğine bakıldığında kolayca anlaşılabiliyor. Zaten PKK kimi derse onu genel başkan yapacağız diye sözcüleri peşinen söylüyorlar!
Bir takım yargısal teknik hususların arkasına saklanılmaya çalışılsa da kapatılan DTP’nin eş başkanı Mardin Milletvekili Ahmet Türk ve onun gibi ılımlı olan Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk’un Meclis üyelikleri sona erdirilip diğer eş başkan ve Abdullah Öcalan’a bağlılığı açık Emine Ayna’nın milletvekilliğine son verilmeyişi başka türlü izah edilemez. Demek ki Emine Ayna’ya yaptırılacak daha çok iş var. Ayna’nın bunu bilinçli yapması da gerekmiyor, farkında olmadan da kullanılabilir.
Çok açıktır ki PKK’nın dağdaki liderler tarafından kontrol edilip yönetilmesinden ise Abdullah Öcalan’ın güdümünde olması devlet için daha iyidir. Dış güçlerin ise dağdakileri yönlendirmesi Abdullah Öcalan’ı yönlendirmekten çok daha kolaydır.
Bir de yadsınamayacak bir gerçeklik olarak KCK (Koma Ciwaken Kurdistan) diye bir örgütün varlığı söz konusudur. Bu örgüt Apo’nun talimatlarını sistematik olarak hayata geçirecek olan Türkiye içi bir yapılanmadır. Abdullah Öcalan alenen sahiplendiği bu kuruluşu yapılandırmış olamayacağına göre devlet tarafından örgütlendiği kesindir. Açıkçası kapatılan DTP yerine kurulacak olan partiyi KCK üzerinden Abdullah Öcalan, daha doğrusu devlet yönetecektir.
DTP’nin kapatılma davası görüşülürken en güçlü argümanı oluşturan 10 askerin taranıp 7’sinin şehit edildiği son Tokat olayını PKK’nın üstlenmiş olması oldukça manidardır. PKK’nın benzeri birçok olayı tam da devletin istediği bir konjonktürde yapmasının tek bir izahı vardır: Bu olaylar devlet tarafından ısmarlama yaptırılmaktadır.
Olayın bilgi, istihbarat ve lojistik destek alınmadan PKK tarafından Tokat-Reşadiye gibi bir yerde gerçekleştirilebilmesi ihtimal dışıdır. Olayı Dersim Timinin üstlenmesi ise Abdullah Öcalan’ı çok daha fazla toplumsal öfkenin hedefi yapmamaya yönelik bir mizansendir.
Devletin bekası için padişah çocuklarını kundakta boğduran bir anlayıştan bunun asla beklenemeyeceğini düşünmek abestir. Bu anlayışın doğruluğunu yanlışlığını burada tartışacak değiliz, sadece bir tespitte bulunmaya çalışıyoruz.
Ancak ilkesel olarak, Osmanlı Devletinin yıkılması ile başta İslam Âlemi olmak üzere insanlığın gördüğü tarifsiz zulüm ve katliamlar dikkate alındığında, devlet yıkılacaksa birkaç can yansın demek doğrusu bize de çok ters gelmiyor!
Nitekim bunun dinde de ruhsatı vardır. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa’nın kendisi ile arkadaş olduğu bilge kişinin -ki bunun Hz. Hızır olduğuna ilişkin bir genel kanaat vardır- masum bir çocuğu boğazını keserek öldürdüğü ve bunu ileride yol açacağı kötülükleri önlemek adına yaptığı belirtilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de hiçbir konu öylesine hikâye olsun diye anlatılmaz; mutlaka ders çıkarılması ve ibret alınması gereken bir örnek olay olarak değerlendirilmesi istendiği için yer verilir.
Kaldı ki askeri konsept içinde bakıldığında büyük bir askeri birliği kurtarmak için küçük bir birliği bile bile feda etmek çok rastlanabilen bir uygulamadır. Bugüne kadar uğruna binlerce askerini yitirmiş bir ordu için eğer bu sorunu önleyecekse 10 askerini feda etmek olmayacak hatta çok yadırganacak bir uygulama değildir.
Neyse biz bu uzun konuyu kısa bir parantez içine alıp kapatarak sadede gelelim…
Allah’a şükür, Türkiye’de başka hiçbir ülkede eşine rastlanmayan çok geniş bir özgürlük ve demokrasi ortamı var. Ne yazık ki bu özgürlük ve demokrasi ortamını en çok bu ülkeye, devlete ve millete zarar vermek isteyen unsurlar sonuna kadar kullanıyor.
O kadar ki işbirlikçi çevreler özellikle milli konularda her türlü ihaneti pervasızca yapmalarına karşın hala ülkede demokrasi ve medya özgürlüğü olmadığından söz edebiliyor; ülke çıkarlarını gözeten hükümeti ihanetle suçlayarak yaygara koparabiliyor ve maalesef de inandırıcı olabiliyor.
Peki, herkesin örgütlü şekilde, yasal güvenceler altında her istediğini sorumsuzca, fütursuzca yazıp çizebildiği, söyleyip eyleme dönüştürebildiği bir sınırsız özgürlük ortamında devlet müzminleşmiş sorunlara nasıl çözümler bulabilir?
Elbette ki tek yöntem siyasi hilelere, entrikalara ve komplolara başvurmaktır. İşte devlet de bunu yapmaktadır!
Düşünün… Ana muhalefet CHP, iktidarın açılım konusunda başarısız olup bir fiyasko ile yüz yüze gelmesi için elinden geleni ardına koymayacak… MHP, kronikleşmiş terör sorununun çözümünü adeta siyasi varlığının sonu gibi algılayıp engellemek için her yola başvuracak… Üstelik Türkçülük yapabilmesi için Kürtçülük yapan bir DTP’nin varlığını devam ettirip güçlenmesini siyaset yapabilmenin olmazsa olmaz gerekliliği olarak görecek… Ve siz bu ülkede çeyrek yüzyıllık kurumsallaşmış bölücü ırkçı PKK terörünü ortadan kaldıracak bir açılım yapacaksınız…
O halde yapılacak olan siyasi hile, entrika ve komplo yöntemlerine başvurmaktır. Başka bir ifade ile kaostan düzen çıkarmaya çalışmaktır.
Bu arada bir hususu belirtmeden geçmek haksızlık olur. Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli asla devlete ihanet içinde değildirler. Onlar konumlarını korumak için bu politikaları yürütmek zorundadırlar. Yoksa yerlerine işbirlikçi gerçek hainlerin gelmesi önlenemez!
Hükümetin açılım diye kampanya başlatmasına bakıp kimse aldanmasın. Adının açılım konması aslında siyaseten PKK ve DTP’yi parantez içine alıp kapamak içindir. Yani yüzü açılım astarı kapanımdır. Nitekim Başbakan açılım konusunun hükümetinin meselesi değil, bir devlet projesi olduğunu söyleyip duruyor. O zaman ister istemez şöyle düşünmek durumundayız:
Bu demektir ki bu sözü edilen devlet bazı işleri İmralı sakinine, bazı işleri onun üzerinden DTP ve PKK’ya, bazı işleri de AKP iktidarına gördürüyor!
Yoksa başka türlü bunu nasıl anlamak mümkün olabilir?
Hiç kuşkusuz ki Hükümet PKK’nın tasfiyesi için ABD ve Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ile uzlaşmış iken açılım diye siyasi uzantısı DTP’ye geniş bir siyasi kulvar açacak değildi. Demokrasi diye, Irkçı bir parti olarak Türkçü MHP varken ikinci bir ırkçı parti olarak Kürtçü DTP’ye geniş bir alan açıp güçlendirmenin akıl ve mantık ile bağdaşır bir yanı olabilir mi?
Kaldı ki ırkçılık uygar dünyada da suçtur ve demokrasinin önündeki en aşılmaz engellerden biridir. Türkiye iki tane karşıt ırkçı partiyi asla kaldıramaz. Yapılacak olan önce Kürtçü partiyi marjinalleştirip etkisiz hale getirmek, ardından da Türkçü MHP’yi marjinalleştirip zararsız konuma sokmaktır.
Aksine, MHP ile DTP gibi iki partinin birbirini besleyerek ülkenin birlik ve bütünlüğünün dibini oymalarına olanak sağlayacak bir açılım; bu ülkenin, bu milletin ve bu devletin bekasını isteyen hiç kimsenin asla kabul edebileceği çözüm şekli olamaz. MHP’nin açılım karşısındaki sert tutumunun nedeni Kürtçü bir partinin varlığını güçlendirip kendine ırkçı partner yapması içindir.
Zaten Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü için asıl tehlikeli olan Kürtçü bir parti değil Türkçü MHP’dir. Dolayısıyla Türkiye’de bir Kürt sorunundan çok önce bir Türk sorunu vardır. Nitekim Osmanlı Devletini Kürtçüler değil Jön Türkçüler bölüp parçaladılar ve sonunda dağıtıp yok ettiler. Aslında Jön Türkler Türk de değildi, Sabetayist unsurlardan oluşturulan sahte Türklerdi. Dünya Siyonizmi Jön Türkleri Avrupa başkentlerinde yetiştirip onlar eliyle Osmanlı Devletini dağıttı.
Şimdi de birtakım Kürtler aynı başkentlerde yetiştirilip Türkiye’ye salınmakta ve bölücü terörü yönetmektedirler. Bugün Kürt Enstitüleri kuran ülkeler Osmanlı Devleti döneminde Türk Enstitüleri kurdular. Bütün mesele Selçuklu ve Osmanlı’nın devamı niteliğinde bağımsız bir Türkiye’nin bölgesinde lider ülke olmasını ve dünya siyasetini yönlendirmesini engellemektir.
Bu açıdan bakıldığında MHP’nin son Tandoğan Mitingini 1000 yıllık Selçuklu-Osmanlı Türk-İslam medeniyetini diriltme ve yaşatma adına yapması önemli bir gelişmedir. Devlet Bahçeli’nin -dinle imanla çok fazla alakası olmasa da- bunda belirleyici rol oynadığı kesindir.
Sovyetler Birliği döneminde PKK’yı Marksist/Leninist bir düşünce temelinde kuran Dünya Siyonizmi Türkiye’yi bölmek için kullanmak istiyordu. Sovyetler Birliği dağılıp komünizm çökünce PKK’yı bölücü Kürtçü bir partiye dönüştürüp Türkiye’yi bölme planını bu kez ABD ve Avrupa Birliği üzerinden gerçekleştirme yoluna gitti.
Aslında Kenan Evren ve silah arkadaşları 12 Eylül 1980 darbesi ile yönetime el koymasaydı daha önce sağ-sol anarşisi ile Türkiye bölünmek isteniyordu. Nitekim kitlesel olayların Fatsa, Sivas, Kahramanmaraş ve Adana güzergâhında yoğunlaştırılıp bu çizgide kurtarılmış bölgeler oluşturulmasının amacı, Türkiye’yi Kuzey-Güney ekseninde ikiye bölüp doğuda Sovyetler Birliği’ne bağlı Marksist/Leninist bir devlet; batıda ise ABD’ye bağlı bir Türkçü/milliyetçi devlet oluşturmaktı.
Aslında ABD ile SSCB Vladivostok Zirvesinde 3 konuda gizlice anlaştılar. Çünkü zirve sonrasındaki gelişmeler bunu açıkça ortaya koydu. Birincisi, Mısır ile Vietnam takas edildi. Çünkü o zirveden sonra ABD Vietnam’dan çekilip SSCB’ye bıraktı. SSCB ise Mısır’dan çekilip bu ülkeyi ABD’ye terk etti.
İkincisi, Türkiye’yi ikiye bölüp aralarında paylaşmak üzere Demirel-Ecevit liderliğinde Türkiye’de sağ-sol çatışmasını başlattılar ve bunu Sünni-Alevi çatışmaları ile de desteklediler. Sonra 12 Eylül askeri harekâtı buna fırsat vermeyerek sağ-sol anarşiyi sert şekilde ezdi.
Üçüncüsü ise Demirel-Ecevit aracılığı ile başlatılan sağ-sol kavgasının tıpkısı Pakistan’da Zülfikâr Ali Butto ile Müciburrahman arasında başlatıldı. Sonunda Pakistan bölündü doğuda Bangladeş adında bir devlet kuruldu. Kenan Evren’in dostu olan General Ziyaülhak askeri darbe ile Zülfikâr Ali Butto’yu devirip sonra idam ettirdi. O gün bugündür Pakistan siyasi istikrar bulamadı.
Vladivostok Zirvesinde alınan Türkiye’ye ilişkin karar uygulanamadı ise bunu Kenan Evren’e borçluyuz. Bazı çevrelerce dinmez bir kin, büyük bir nefretle hala sürdürülen Kenan Evren ve 12 Eylül düşmanlığının altındaki asıl neden bu gerçekliktir.
Sonra da SSCB ve Varşova Paktı dağıldı, komünizm çöktü. ABD liderliğinde tek kutuplu bir dünya kurulmaya çalışıldı. Amaç Büyük Ortadoğu Projesi ambalajı içerisinde Büyük İsrail Planını gerçekleştirmekti. ABD Afganistan ve Irak’ı bunun için işgal etti. Ancak gidişat aksi yönde gelişmeye başladı. Ve sonuçta gelinen noktada PKK dağıtılmak üzere ABD Türkiye ile uzlaşma yoluna gitti.
Çünkü bu süreçte ABD ve müttefiki olan Avrupa Birliği güç ve etkinliğini yitirirken Türkiye ise aksine bölgenin lideri yeni bir süper güç olarak hızla gelişip yol almaya başladı. Ne var ki PKK’yı tasfiye etmek ve Irak’ın güvenliğini Kuzeydeki Bölgesel Kürt Yönetimi de dâhil güvence altına almak üzere Türkiye ile uzlaşan ABD’deki Beyaz Hıristiyan denilen bir kesimdir. İsrail ile birlikte hareket eden NEO-CON’lar buna şiddetle karşı çıkmaktadırlar.
İşte bu nedenledir ki Sabetayist unsurlar şimdi Abdullah Öcalan ve PKK’dan ABD’yi sorumlu tutmaya başladılar. Oysa şimdiye kadar kendileri Apo ve PKK’yı bazen açıkça bazen dolaylı şekilde destekliyorlardı. Şimdi devlet Abdullah Öcalan eliyle PKK’yı tasfiye etmeye çalışıyor ve onlar şiddetle karşı çıkıyorlar. Çünkü açılım denilen şeyin Abdullah Öcalan eliyle PKK ve DTP’yi tasfiye etme planı olduğunun çok iyi farkındadırlar.
Fakat bu arada başka bir yanılsama ortaya çıkmaktadır. Yürütülen başarılı bir algı yönetimi sonucu şöyle bir algı oluşmuş bulunuyor: Ergenekoncu derin devlet Abdullah Öcalan ve PKK ile derin bir ilişki kurarak açılımı torpillemek için birlikte hareket ediyorlar. Bu yüzden AKP iktidarı zor duruma düşürülüyor ve açılım mümkün olmuyor.
Tabii, Sabetayist kesim ve İsrail bunun böyle olmadığını biliyor. AKP iktidarını ve Abdullah Öcalan üzerinden PKK’yı da güdümleyenin devlet olduğunu, aslında açılım diye PKK ve onun siyasi uzantısı partiyi tasfiye planının uygulandığını da biliyor. Bunun için NEO-CON ekibe rağmen ABD yönetimi ile işbirliği yapanın da yine bu devlet olduğunu biliyor.
İsrail bu yüzden önceki Başkan Bush’a yaptığı gibi bugünkü Başkan Obama’ya karşı da kampanyalar açmaya başladı bile. Çünkü Türkiye’nin Irak ve kuzeydeki bölgesel Kürt Yönetimi ile uzlaşıp işgal sonrası bölge güvenliğini ABD ile işbirliği içerisinde üstlenmesine İsrail şiddetle karşı çıkıyor.
Türkiye’deki İsrail’den çok İsrailliler de Ergenekon Davasına karşı çıktıkları gibi açılıma da karşı çıkmaktadırlar. Çünkü Ergenekon Davası ile Türkiye’deki Sabetayist Toplum oligarşisini yürüten Ergenekon derin devletinin, açılım ile de PKK ve Kürtçü partinin tasfiye edilmek istendiğini çok iyi biliyorlar.
DTP’nin kapatılmış olması Kürtçü bir siyasi partinin varlığının istenmediğini gösteriyor. Bunun için DTP birtakım manipülasyonlarla yüreklendirilip şımartılarak kapatılmayı fazlasıyla hak edecek bir kulvara sokuldu ve haddi aşan eylem ve söylemlere sürüklendi. Bu yüzden kapatılma kararının haklı olduğuna dair toplumsal bir geniş kabul olduğu görülüyor.
Deniliyor ki parti kapatmak çözüm değil… Ne demek çözüm değil; Millî Görüş partilerinin hali ortada değil mi? Bugün, % 22 oy alan bir siyasi söylem % 2’lerde süründürülüyorsa bunun tek sebebi hiç tartışmasız partilerinin art arda kapatılmasıdır. Millî Görüş gömleğini çıkardığını açıkça ilan edip hiç alâkası olmayan bir söylemle seçim kazanan AKP ise tamamen farklı bir partidir.
Ne var ki Millî Görüş partileri kapatılıp zayıflatılırken beklenmeyen bir sonuca yol açtılar. Kadro ve tabanını içine alarak Millî Görüş partilerini zayıflatmaya çalışan ANAP ve arkasından da AKP iktidarlarında toplum hızla kaynaşarak İslamlaştı. Fakat bu durum Kürtçü partiler için söz konusu değil, hatta aksine sonuçlar doğurur. Çünkü herkesi Müslümanlaştırabilirsiniz ama Kürtleştiremezsiniz.
Bundan böyle Kürtçü söylemlerle bir parti kurulup Meclis’e grup sokulması imkânsızdır. Çünkü DTP öyle aşırı bir örnek sergiledi ki ondan daha azı kimseyi tatmin edip kesmez. Daha aşırısına da hem müsaade edilmez hem de müsaade edilse bile tasvip görmez. Bir yöntem ya da girişim sonucu ortaya çıkan başarısızlık, tekrarlamak isteyenlerin önünde daima aşılmaz bir engel, göze alınmaz riskler oluşturur.
DTP’nin kapatılması başka bir Kürtçü partinin işini zorlaştırdığı gibi, son Tokat eylemi ile buna yol açan PKK’yı da çıkmaza sokmuştur.
Siyaset yapma imkânı çıkmaza sokulanların teröre yönelecekleri iddiası da tamamen temelsiz ve dayanaksızdır. Siyaset yasağı ile terör arasında zannedildiği gibi herhangi bir illiyet bağı yoktur. Terör yapanların nedenleri, gerekçeleri, beklentileri, öncelikleri, mecburiyetleri ile siyaset yapanlarınki örtüşmediği gibi çoğu zaman da hiç bağdaşmaz.
Teröre bulaşmanın siyaset yapmada başlı başına bir handikap olduğu bir yana, teröristlerle siyasetçilerin nitelikleri çok farklıdır ve kolay bağdaşmaz. Kürtçü siyasete imkân verilmeyerek teröre destek verildiği, bazı safdiller bir yana bırakılırsa bölücü PKK terör örgütünü destekleyen karanlık odakların ileri sürdükleri bir argümandır. Gerçekle de bir alâkası yoktur. Tam aksine Kürtçü bir parti ile terör örgütü PKK at başı paralel gelişirler.
Bir kere Kürtçü bir partinin siyaset yapmasına izin verilmesinin PKK’ya silah bıraktırmadığı yaşanıp görüldü ve tecrübe edildi. Aksine terör unsurları ile siyasi unsurların birbirini nasıl dayanak yapıp birlikte güç ve avantaj elde etmeye çalıştıklarına şahit olundu.
Göz ardı edilmek istenen, PKK terör örgütünün asıl gücünü ve yaşamsal desteğini dış güçlerden almakta olduğu ve sadece içeriden aldığı destekle varlığını sürdürmesinin mümkün olmadığı gerçekliğidir. Biliniyor ki dış destek kesildiği anda PKK da onun uzantıları siyasi partiler de yok olmaya mahkûmdur. Bunun aksini iddia etmek eğer bir sığ düşüncenin ürünü değilse mutlaka PKK’nın arkasındaki dış güçlerin işbirlikçiliğidir.
Kapatma kararıyla yasaklananların -yalnızca Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk değil- büyük çoğunluğu ılımlılardan, daha doğrusu Abdullah Öcalan ile uyumsuz olanlardan oluşmaktadır. Bu ise kapatılan DTP yerine faaliyet yapacak partinin de Abdullah Öcalan’ın güdümünde olacağı ve yine devletin talimatları doğrultusunda manipüle edilip yönlendirileceği anlamına gelmektedir. Böyle bir partinin iflah olacağı düşünülebilir mi?
Her bakımdan son derece başarılı bir siyasi mühendislik projesinin yürütülmekte olduğu görülüyor. Oluşturulan siyasal ve toplumsal konjonktürde PKK terör örgütü dağıtılırken DTP ve onun siyasi çizgisini sürdürecek partinin de siyasi tabanının kurutulup zayıflatılacağı ve etkisiz hale getirileceği anlaşılıyor.
DTP’ye oy veren kitlenin AKP’ye yönelmesi planı da çok iyi işliyor… Hiçbir kitleyi bütünüyle militarize ve terörize etmek mümkün değildir. Aşırılık eğiliminde olanlar her toplumun ancak çok küçük bir marjinal kesimidir. Güç ve iktidar olacağı intibaı ve gelecek umudu veremeyen bir hareketin dış desteksiz sürgit devam etmesi mümkün değildir.
Benzeri bir siyasi mühendislik projesi, daha doğrusu komplosu ile yine devlet tarafından merkez sağ da muhatap oldu ve bitti. DYP lideri Mehmet Ağar ile ANAP lideri Erkan Mumcu manipüle edilerek 22 Temmuz 2007 Genel Seçimi öncesinde merkez sağ taban AKP hesabına çökertildi.
Şimdi bu siyasi mühendislik projesi ile de yine AKP hesabına Kürtçü hareketin zayıflatılıp bertaraf edilmesinin öngörüldüğü anlaşılıyor. Tabii, bunun için gelinen noktada şimdiye kadar yapılanlar yeterli değil ama devamının geleceğine muhakkak gözüyle bakmak gerekir.
Bunca alâyıvalâ ile gündemde tutulan açılım da zaten Kürtçü bir partiye gerek bıraktırmayacak şekilde AKP iktidarının hedef kitleye empoze edilip benimsetilmesini öngörmektedir. Zaten bu yüzden CHP ve MHP ilk önce Hükümeti açılım paketleri ile PKK ve onun siyasi uzantısı DTP’ye taviz verecek iddialarıyla hırçınca eleştirirken sonra sıfır tavizle işin halledilmekte olduğunu görünce bu kez ağız değiştirip hani vaat ettiklerinin hiçbiri ortada yok demeye başladılar. Çünkü ta baştan CHP ve MHP’nin asıl hedefi ne PKK ne de DTP’dir, AKP iktidarıdır.
Bütün yapılanların patronu ise AKP iktidarı değil devlettir.

































