Karakter Boyutu A A A
DÜZEN DEĞİŞİYOR
03 Ocak 2010 Pazar 01:01

Ülkemizde son günlerde yaşananlar asla ne bir kaos ve ne de bir kriz belirtisidir. Yaşanan sadece gayet suhuletle hile rejimi ve köle düzeninin tasfiye edilip hiç fark bile edilmeden Adil Düzene geçiş

Türkiye’de yaşananlar ne olağan ne kaos;

DÜZEN DEĞİŞİYOR

Olaylara bulunduğu konumda bakma, paradigmasına göre yaklaşma ve çıkarlarını öne çıkarma durumunda olan herkesin Türkiye’de yaşananları çok farklı ve çelişkili şekillerde algılayıp yansıtması kaçınılmazdır.  Bu yüzden gelişmelerin kamuoyuna yansıtılması adeta naklen yayında körlerin fil tarifine dönüşüyor; herkes filin neresinden tutuyorsa gövdesini öyle anlatmaya çalışıyor.

Oysa Türkiye’nin içeride ve dışarıda gerçekleştirmekte olduğu büyük değişim bütünsel bir bakış açısından, istikrarlı şekilde süregelen geçmişi de birlikte değerlendirilmeden; olup bitenleri doğru okumak, sağlıklı algılamak, isabetli şekilde tespit edip kavramak mümkün olmaz.

Bu hususta temel görüşümüz şudur: 12 Mart 1971 Muhtırasıyla start verilen, 12 Eylül 1980 darbesini kontrol altına alarak gelişen ve 28 Şubat 1997 post modern darbe girişimini tersyüz edip her sahada gerçekleştirdiği kapsamlı tasfiyelerle büyük ivme kazanan bir köklü değişim ve dönüşüm süreci devletin derininde yürütülürken aynı zamanda bu mücadele ile paralel şekilde siyasal, toplumsal yansımaları da yaşanarak finale doğru yaklaşılmaktadır.

Söz konusu askeri müdahale süreçlerini başlatan dış güç faktörleri olmasına karşın gidişat hiçbir zaman onların ve işbirlikçilerinin tam kontrolüne girmedi. Yaklaşık 40 yıldır sürmekte olan bu siyasi mücadele, milli irade ile Osmanlı Devletini çökertip yerine Türkiye Cumhuriyeti’ni ikame eden kurucu irade arasında yaşanmaktadır.

Bu gerçek iktidar mücadelesinin son etabının yaşandığı 28 Şubat post modern darbe sürecini yürütme misyonunu üstlenen ABD destekli Bülent Ecevit Başbakanlığındaki DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti Türkiye’yi spesifik olarak içine sürüklediği büyük ekonomik kriz ve onun sonucu yaşanan siyasi kaos nedeniyle öne alınan 3 Kasım 2002 Genel Seçimi sonrasında güç dengesi alabildiğine değişti.

Bu 28 Şubat post modern darbe süreci ürünü iktidarın her 3 partisinin birlikte baraj altına düşüp AKP’nin ezici bir milletvekili çoğunluğu ile tek başına iktidar olmasıyla mevcut sistemin neredeyse tüm siyasi dinamikleri telafi edilemeyen ağır bir tahribata uğrayarak siyaset sahnesinden silindi.

Bu seçimde güçlü bir grupla Meclis’e giren CHP ise sistemin istemediği güvenilmez bir kişi olarak Deniz Baykal yönetimine yeniden girmiş bulunduğu için AKP iktidarı ile gizli bir işbirliği ve dayanışma içinde hareket etmek zorunda kaldı.

Baykal ve Ecevit iki ezeli rakip idiler. Ve Ecevit’in DSP’si kaybettiği için Baykal’ın CHP’si seçimi kazandı. Bu yüzden haliyle 28 Şubat’ın mirasını sahiplenmede uzun süre isteksiz davrandı. Sonra da sahiplenmeye başladığında ikircikli hareket etti. Çünkü 28 Şubat’ın arkasındaki iç ve dış dinamikler Baykal ile kanlı bıçaklı idiler.

Nitekim siyasi yasaklı bulunduğu için milletvekili olamadığından Abdullah Gül’ün ilk AKP hükümetini yerine kurduğu Recep Tayip Erdoğan, Deniz Baykal’ın desteği ile gerçekleştirilebilen anayasa değişikliği üzerine Siirt formülü sonucu milletvekili seçilip başbakan olabildi.

Hızlı bir hareketliliğin yaşandığı 28 Şubat sürecinde siyasette, sermayede, medyada, sivil toplum kuruluşlarında, bürokraside büyük bir değişim gerçekleştirildi. Tek başına AKP iktidarında ise kurulu düzen taraftarları konumlarını hızla yitirerek devlet kurumlarındaki kilit yerlerini koruyamaz hale gelip kale diye niteledikleri bu mevzilerini birer birer kaybettiler.

Bu süreçte Merkez Bankası’nın başına ilk kez inançlı bir Müslüman Anadolu çocuğu olarak Durmuş Yılmaz’ın getirilmesi ile kopan dananın kuyruğu Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesi ile adeta kıyamete dönüştü.

Böylece kesin hatlarla ortaya çıkan, Cumhuriyet’in kurucu iradesini temsil edenlerle milli iradeyi temsil edenler arasındaki bir keskin cepheleşme sürecinde yapılan 22 Temmuz 2007 Genel Seçimi, 5 yıldır iktidarda bulunan AKP’nin yüksek oranda oylarını arttırması ve Abdullah Gül’ü ısrarlı bir karşı direnişe rağmen Cumhurbaşkanı seçmesi sonucu Çankaya Köşkü de düştü.

Oysa 22 Temmuz 2007 Genel Seçimine Cumhuriyet’in kurucu iradesini temsil edenler, ilk önce Ecevit tarafından ortaya atılan sağda ve solda birlik siyasi mühendislik projesi ile girmek üzere milyonluk Cumhuriyet Mitingleri tertipleyerek ülkeyi olağanüstü bir tehdit, korku, sindirme ve gerilim iklimine soktular. 

Tek başına iktidarda bulunan AKP iktidarını yok sayan bu son derece iddialı siyasi mühendislik projesine göre ülke yine 12 Eylül 1980 öncesi gibi SAĞ-SOL diye iki karşıt kampa bölünecek, işbirlikçi iki parti tarafından muvazaalı şekilde Türkiye demokrasisi işletilecekti. Ancak bu olmadı.

Çünkü manipüle edilen Mehmet Ağar ile Erkan Mumcu eliyle oluşturulmaya çalışılan projenin sağda birlik ayağı yaşanan fiyasko ile çökünce seçimde yıkıma yol açtı. Nihayet yapılan son kongre ile DP-ANAP birleşmesi sağlandıysa bile yaşadıkları sorunların ardı arkası gelmiyor. Şimdi de DP ve ANAP örgütleri uzlaşamıyorlar. Yani projenin sağda birlik ayağını oluşturmak hala bir umut olarak güdülüyor ama umutsuz vaka durumu sürüyor.

Projenin sol ayağını oluşturan solda birlik ise CHP-DSP birleşmesi gerçekleştirilemediği için zoraki seçim ittifakı bir sonuç vermedi. Seçim sonrasında aralarında çıkan kavgalar ve DSP’nin başına gelenlerle projenin solda birlik ayağı da tamamen çıkmaza girdi. Şimdi Mustafa Sarıgül ile Alevilerin kurma çabalarını sürdürdüğü soldaki yeni parti arayışları projenin solda birlik ayağını da tamamen umutsuz vaka haline getirmiş bulunuyor.

Bu yüzden siyasette artık bir iddiaları kalmayan, devlet kademelerindeki en güçlü kaleleri düşen, sermaye, medya ve sivil toplum kuruluşlarındaki üstün konumlarını hızla yitirmeye başlayan Cumhuriyet’in kurucu iradesini temsil eden mütegallibe kesim için tek umut yeniden bir askeri darbe girişimiydi.

Oysa daha önce 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 darbelerini de onlar başlatmışlar ve fakat her iki sürecin de kontrolünü karşı tarafa kaptırmışlardı. Eğer 12 Eylül ve 28 Şubat darbe süreçleri kendi aleyhlerine dönmeseydi şimdi karşılaştıkları bu umutsuz vaka durumuna düşmezlerdi. Nitekim sonra ortaya çıktı ki Ayışığı, Sarıkız, Eldiven, Yakamoz adlı darbe girişimlerini planlayıp gerçekleştirme imkânı bulamamışlar.

Ergenekon Davasında şimdi bu darbe girişimi iddiaları ile birlikte Cumhuriyet’in kurucu iradesini temsil eden birtakım asli unsurlar da yargılanıyor. Ancak Ergenekon Davasında yargılananlar Atatürkçü laik diye nitelenen yeknesak bir kesim gibi algılansalar da aralarında çok önemli bir büyük fark bulunan iki kategorik grupturlar. Bu farkın farkına varılmadan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a yönelik ileri sürülen suikast planına ilişkin gelişmelerin doğru tahlil edilmesi de mümkün olmaz.

Çünkü Ergenekon Davasında yargılanan iki farklı zihniyete mensup unsurların uzantıları halen kategorik olarak ordu içerisinde de etkin konumlardalar. ABD, AB ve İsrail karşıtı ulusalcı unsurlar önemli kilit noktalarda bulunurken, küreselcileri temsil eden kesim ordunun iktidar kanadı olarak üst komuta kademelerinde yer almaktadırlar.

Nitekim son 3 genelkurmay başkanı da AKP iktidarı ile işbirliği yaparak ABD, AB, İsrail karşıtı ulusalcı unsurları tasfiye edip Ergenekon Davasında mahkeme karşısına çıkarmak için işbirliği yaptılar. Hilmi Özkök ve Yaşar Büyükanıt’tan sonra İlker Başbuğ da Başbakan Erdoğan ile uyumlu hareket ediyor.

 En son Başbakan Erdoğan ile yaptığı 3 saat süren toplantıya kendisinden sonra Genelkurmay Başkanı olması beklenen Işık Koşaner’i de götürmesi AKP iktidarı ile ordunun üst kademesi arasındaki bu birlikte hareket etme ve dayanışmanın devam ettiğini gösteriyor.

Ancak Hilmi Özkök’ten sonraki iki genelkurmay başkanı ile Erdoğan Başbakanlığındaki AKP hükümeti arasındaki işbirliği ve dayanışmanın özünde ince bir fark var. Özkök Genelkurmay Başkanlığı sırasında salt darbe girişimlerini önlemek için iktidarla işbirliği içinde hareket etti. Büyükanıt ve Başbuğ ise Başbakan Erdoğan ile uyum ve işbirliği içinde olurken darbe girişimini önlemekten daha çok ordu içindeki kendi muhalifleri ulusalcı unsurları tasfiye etme düşüncesiyle hareket ettiler.

Önce turnusol kâğıdı niteliğindeki Şemdinli olayında Kara Kuvvetleri Komutanı iken Org. Yaşar Büyükanıt’a destek olan AKP hükümetine karşın ordu içindeki ulusalcı unsurlar internet sitelerinde bir yıpratma kampanyası başlatıp demediklerini bırakmadılar.

Yaşar Büyükanıt’ın dedesinin Osmanlı Ordusunda ajanlık eden bir Yahudi olduğu gerekçesiyle öldürüldüğünü ve Kudüs’te gömülü bulunduğunu ileri sürdüler. İsrail hükümeti tarafından Büyükanıt’a jest olarak dedesinin mezarının yeniden inşa edildiği gibi daha birçok iddiaya yer verdiler.

Cumhuriyet’in kurucu iradesini temsil eden kesim ise Büyükanıt’a yönelik yürütülen yıpratma kampanyasının arkasında AKP Hükümetinin olduğunu ileri sürerek kodu mu oturtan komutan diye niteleyerek büyük umutlarla sahiplendiler. Bu süreçte CHP Lideri Deniz Baykal Başbakan Erdoğan’a destek vererek o zaman Cumhurbaşkanı olan Ahmet Necdet Sezer’in de muvafakati sağlanarak Büyükanıt kararnamesi Yüksek Askeri Şura toplantısı öncesinde erken hazırlanarak yürürlüğe sokuldu.

Ancak Genelkurmay Başkanlığı sürecinde AKP Hükümeti ile iyi ilişkilerini sürdürmesi büyük eleştirilerin hedefi olmasına neden oldu. Özellikle 27 Nisan Gecesi Genelkurmay resmi internet sitesinde yayınlanan sert muhtıraya karşı hükümetin verdiği daha sert karşılığın sineye çekilmesinin 22 Temmuz 2007 Genel seçiminde AKP iktidarına doping etkisi yapması ve Mehmet Ağar ile Erkan Mumcu’nun ters köşeye yatmasına neden olması Büyükanıt’a yönelik ağır eleştirilerin nedeni oldu.

Ayrıca Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesi konusunda olumsuz tavır koymasına karşın önleme hususunda etkin önlemler almaması, seçildikten sonra da istifa etmesi beklenirken hiçbir şey olmamış gibi görevine devam etmesi de sürekli eleştiri konusu yapıldı.

Başbakan Erdoğan ile yaptığı 2 saat süren baş başa görüşme hakkında hiçbir açıklama yapmaması da çokça eleştirildi. Emekli olduğunda hükümetin kendisine aldığı zırhlı son model Audi marka otomobil ise her şeyin tuzu biberi oldu.

Bu çevreler bu kez Genelkurmay Başkanı olan Org. İlker Başbuğ’a büyük umutlar bağladılar. İlker Başbuğ’un entelektüel kişiliği ve konulara derin vukûfiyeti nedeni ile Yaşar Büyükanıt’ın yaptığı hatalara düşmeyip etkili olacağını ve AKP iktidarının gidişatına dur diyeceğini ısrarla yazıp çizdiler.

Ancak İlker Başbuğ döneminde yaşananlar, özellikle Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik yıpratma çabaları ve ağır eleştiriler karşısında etkisiz kalması Büyükanıt dönemini mumla arattı.  Ordu içindeki ulusalcı unsurlar tıpkı Büyükanıt’a yaptıkları gibi Sabetayist olduğu iddiasıyla Kudüs’te Ağlama Duvarında dua ederken ve fanatik dinci Yahudilerle objektife poz verirken çekilmiş fotoğraflarını basına servis ettiler.

Keza Büyükanıt gibi Başbakan Erdoğan ile 2 saatlik uzun baş başa görüşmeler yapması ve görüşme sonrası Türk Silahlı Kuvvetleri emeklisi orgeneral rütbeli kişilere yönelik tutuklamalar ve albay rütbeli muvazzaf subaylara yönelik operasyonlar yapılması Başbuğ’a bağlanan umutları da tüketti.

Genelkurmay başkanlığı döneminde yaşanan PKK terör olayları her tarafta yerden fışkıran gömülü silahlar nedeniyle yoğun eleştirilerin hedefi yapılan Türk Silahlı Kuvvetlerinin iktidar üzerindeki etkisi en alt düzeylere indi.

En son olarak Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a yönelik tertiplenen suikast girişimi iddiası nedeniyle başlatılan soruşturma üzerine İlker Başbuğ yanına Kara Kuvvetleri Komutanını da alarak başbakan ile 3 saatlik bir uzun görüşme yaptı. Görüşme sonrasında yaşananlar ise İlker Başbuğ’un da Başbakan Erdoğan ve AKP iktidarı ile tam bir mutabakatla dayanışma içerisinde hareket ettiği intibaını çok etkin bir şekilde vermiş bulunuyor.

Ancak bunun çok iyi tahlil edilmesi gerekiyor. Çünkü TSK’nin komuta kademesinin Başbakan Erdoğan ile mutabakat ve dayanışma içerisinde hareket etmesi AKP iktidarının icraatlarını destekleme anlamına gelmiyor. Bundaki amaç ordunun önemli kilit noktalarında bulunan ulusalcı unsurların tasfiye edilmesine yöneliktir.

Bunun Ergenekon Davasına yansıyan yanı da ABD, AB ve İsrail’e yakın duran küreselci liberal sanıkların bir şekilde berat ettirilip ulusalcı unsurların mahkûmiyeti ile sürecin kapatılmasını sağlamaya yöneliktir. Tabii, bunun da asıl amacı mevcut rejimin ve resmi ideolojisinin korunmasıdır.

Aslında mevcut rejim, resmi ideoloji ve üniter devlet yapısının korunması hususundaki tutku Ergenekon sanığı ulusalcılar ile küreselcilerin ortak yanıdır. Ancak aralarındaki farkların pratik yansımaları gerek iç politikada gerekse dış politikada çok büyük sonuçlara yol açacak mahiyettedir.

Ama asıl önemli olan ve üzerinde durmaya değer bulunan husus, millî iradeyi temsil adına Cumhuriyet’in kurucu iradesine karşı başlatılan asıl iktidar mücadelesini yürüten merkezin ne yapmak istediğidir. Bu bilinmeden olayları kavramanın, gelişmeleri izah etmenin mümkünatı yoktur.

AKP iktidarını etkileyen ve ülke yönetimini büyük ölçüde elinde tutan bu merkezin zihniyeti ise Millî Görüş’ten başka bir şey değildir. Ve tabii ki başında Erbakan bulunmaktadır. Erbakan’ın siyasete atılmasının 40. Yılında yaptığı kutlama etkinliklerinde söylediği şu sözler tam olarak bu gerçeği ifade etmektedir: Millî Görüş Türkiye’de fiilen iktidardır. Şimdi bu durumu hukukileştirecek adımları atıyoruz.

Erbakan her zaman dile getirdiğimiz gibi sadece Millî Görüş söylemini topluma yansıtan siyasi partiler kurmadı, aynı zamanda devlet içerisinde bu mücadeleyi yürütecek bir de millî derin devlet kurdu. Ve bu millî derin devlet daha önce mevcut bulunan derin devlet ile mücadele ederek nihayet 28 Şubat post modern darbe sürecini tersyüz edip legal hale geldi. Ancak bu legaliteyi resmen ilan edip fiili durumu hukukileştirmek henüz mümkün olmadı.

 Tanzimat’tan beri var olan, Meşrutiyet’in ilanını sağlayıp Sultan II. Abdülhamit Han’ı tahttan indiren ve Osmanlı Devleti’ni çökertip dağıtarak yerine Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran derin devlet mevcut yönetim ve resmi ideoloji ile birlikte arka planda varlığını hep sürdürdü.

Bu derin devlet siyasi partileşme sürecini Selanik’te gizlice kurduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti ile başlattı. Osmanlı Devleti’nin son döneminde hükümeti kuran İttihat ve Terakki Partisi’nin Almancı kanadı iktidarda iken başkent İstanbul İngilizler tarafından işgal edildi.

İttihat ve Terakki’nin Almancı kanadının önde gelenlerini Almanya’ya sürgün eden İngilizler işbirlikçisi diğer ittihatçılara Ankara’da yeni devleti kurdurdular. Oldukça yıpranan İttihat ve Terakki ismi yerine onun kadrolarıyla bu kez CHP’yi kurdurdular.

Yeni devleti resmileştirip uluslararası meşruiyet kazandıran Lozan Anlaşması imzalandıktan sonra İstanbul işgaline son veren İngilizler bu görevi Dünya Siyonizmi adına yerine getirdiler. Lozan ile kurulan aslında muvakkat bir devlet idi. Çünkü aslolan Sevr Anlaşması idi. Nitekim Dünya Siyonizminin Yalta Konferansı’nda süper güç görevini İngiltere’den alıp devrettiği ABD bugün bile Lozan Anlaşmasını imzalamış değil!

Sultan II. Abdülhamit Han’ın tahttan indirilip Osmanlı Devleti’nin dağıtılması ve kurtarılacak Filistin toprakları üzerinde ilk 50 yılda İsrail Devleti’nin kurulması, ikinci 50 yılda ise Büyük İsrail’in kurulması 1897’de Basel’de toplanan ünlü Siyonist Kongresinde alınan kararlarda yer alıyordu.

Bu Siyonist Kongresi’nde alınan kararlar doğrultusunda hazırlanan Sevr Planı sonra askıya alınarak Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Türkiye’nin desteği ve işbirliğinde ise 1948’de (ilk 50 yılda) İsrail devleti kuruldu.

Büyük Ortadoğu Projesi ambalajı içerisinde ise Büyük İsrail kurulmak ve Sevr Planının nihai hedefi gerçekleştirilmek üzere start verildi ama bu başarılamadı.

Şimdi ise artık Millî Görüş’ün 40 yıllık mücadelesi neticelenerek Yeniden Büyük Türkiye liderliğinde fiili olarak İslam Birliği hayata geçirilmiş bulunuyor. Bu yüzden Türkiye bugün, yarım asrı geçen bir zamandır resmi yapılanmasını sürdüren Avrupa Birliği’nden çok daha etkin olarak bölge ve dünya politikaları üzerinde söz sahibi bir aktör konumuna gelmiştir.

Erbakan’ın ifadesi ile Türkiye’de fiilen iktidar olan Millî Görüş şimdi resmen Adil Düzen’i kurup bunu tüm İslam Âlemine teşmil etmek ve takriben bir asır önce milletimizin Siyonizm’e kaptırdığı dünya liderliğini yeniden ele geçirmek üzere yeni süper güç olma yolunda hızla ilerliyor.

Türkiye’de Ergenekon Davası kapsamında yürütülen icraatlar herhangi bir iktidarın üstesinden gelebileceği tasarruflar değildir. Hiçbir iktidarın aklından bile geçiremeyeceği Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde yürütülen millileştirme operasyonları ise büyük bir nüfuz ve dirayet gerektirmektedir. Bunu zaten Erbakan ve Millî Görüş’ten başka bir zihniyet düşünmek bile istemez.

Görünürdeki yansımalara bakıldığında Türkiye bütün kurum ve kuruluşları ile bir mücadele ve bölünmüşlük içerisinde gözüküyor. Oysa bu çok yanıltıcı görüntülerin hiçbir gerçekliği yoktur. Çünkü Türkiye içeride de dışarıda da tarihinin en güçlü, en barışçı ve en sükûnet içindeki dönemini yaşıyor. Dünyanın en etkin emniyet güçlerine sahip Türkiye’de asayiş son derece mükemmeldir. Kontrolden çıkabilecek hiçbir potansiyel anarşi unsurundan söz edilemez. Bölücü terör örgütü PKK ise fiili dağılma sürecine sokulmuş bulunuyor.

Siyasetteki hırçın tartışmaların ve atışmaların toplumsal etkileri adeta yok denecek düzeydedir. Esasen ana muhalefet CHP lideri Deniz Baykal iktidar ile derin bir dayanışma ve işbirliği içerisindedir. Bunu birçok eski CHP’li de ısrarla belirtiyor. Keza MHP lideri Devlet Bahçeli de iktidar ile derin bir mutabakat içindedir. Bunu birçok eski MHP’li de ifade etmektedir. Kapatılan DTP yerine siyasete devam eden BDP’nin devlet tarafından yönlendirilen Abdullah Öcalan’ın kontrolüne girdiği de yadsınamaz bir olgudur. Dolayısıyla görüntüdeki kavgaların bir gerçekliği yoktur.

Diğer yandan ordu ve yargı gibi birtakım devlet kurumları içerisinde olduğu ısrarla dile getirilen çatışmaların aslı da önemi de yoktur. Merkezi devlet yönetimi hiçbir zaman olmadığı kadar her sahada duruma hâkimdir. Yaşanan sert tartışmalar ülke barışına hiçbir şekilde zarar verebilecek mahiyette değildir.

Tüm bu yaşananlar ve algılananlar iddia edilip sanıldığı gibi asla ne bir kaos ve ne de bir kriz belirtileridir. Yaşanan sadece gayet suhuletle hile rejimi ve köle düzeninin tasfiye edilip hiç fark bile edilmeden Adil Düzen’e geçiş dönemidir. Bu aynı zamanda toplumsal bir değişim ve dönüşümün de giderek artan bir hızla beraberinde gerçekleşmekte olduğu bir süreçtir.

Ayrıca dünyanın ekonomik devlerini deviren bir küresel krizin bile en az etkilediği bir ülke olan Türkiye için krizden, kaostan söz etmek şom ağızlılıktan öte bir anlam taşımaz. Ekonomisi güçlü bir ülkenin içeride ve dışarıda sıkıntılara maruz bırakılması çok kolay değildir.

Birçok stratejist ve ülke liderinin bölgenin lideri ve dünyanın yeni süper gücü diye tanımladığı Türkiye için felaket senaryoları yazanlar avuçlarını yalarlar. Gerek içeriden gerekse dışarıdan yazılıp çizilen felaket senaryolarının hepsinin -biraz kurcalansa- altında İsrail parmağı olduğu görülecektir.

Ortadoğu’da, Balkanlar’da, Kafkaslar’da en etkin ülke konumuna gelen, dünyanın her yerindeki sorunlara ve uluslararası konulara en etkin çözüm önerileriyle en aktif şekilde müdahil olan tek ülke de Türkiye’dir. Dünyada hayranlık uyandırıp gıpta edilen Türkiye’nin gerçekleştirdiği başarılar en çok İsrail ve içimizdeki kraldan daha kralcı İsrailliler tarafından kıskançlık ve tepki ile karşılanmaktadır.

Şu gayet açık bir gerçekliktir ki, Türkiye’nin başta komşuları olmak üzere ABD ve AB dâhil tüm dünya ülkeleri ile ilişkileri gelişip artarken, dostluk bağları kurulurken tek agresifleşip tepkileri yükselen devlet İsrail’dir. Bir de tabii Türkiye içindeki uzantısı işbirlikçi çevreler.

Çünkü Türkiye, azınlıkçı Sabetayist Yahudilerin kurup bir Yahudi çiftliği gibi yönettiği tekelistan olmaktan çıkıp Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin devamı niteliğinde Yeniden Büyük Türkiye olma yolunda dev adımlarla ilerlemektedir. Dünya hâkimiyetini kaybetmekte olan Siyonizm ve onun devleti İsrail buna kahrolmayacak da kim olacak?

Bir de sırtını dünya Siyonizmine dayayıp Müslüman milletimizin adeta ensesinde boza pişiren işbirlikçi, azınlıkçı Sabetayist Toplum unsurları…
Sayı: 586

1222 defa okundu...
mesud akgül       10 OSMANLI GÜCÜNDE,YENİ BİR TÜRKİYE   30 Aralık 2009 Çarşamba 09:53
Erbakan siyasi mücadelesine başladığı dönemde hedefini"Biz bu hile rejimi ve köle düzenini baştan aşağı değiştireceğiz" sözleri ile açıklamıştı.1994 ve 1995 yılında yapılan yerel ve genel seçimleri sonrasında RP seçimlerden 1. parti olarak çıkınca,Erbakana hükümet kurma imkanı verilmemesi için harekete geçen Sabetayist-Masonik güçlere karşı,Mecliste RP grup toplantısında"Adil Düzen gelecek.Bundan kaçış yok.Ama kanlı mı olacak kansız mı?.Tatlı mı olacak tatsız mı? Buna Millet karar verecek" sözleri ile Cumhuriyetin kurucu iradesine adeta meydan okumuştu.RP'nin AYM tarafından kapatılmasının açıklandığı gün RP Genel Merkezi önünde toplanan kalabalığa yaptığı konuşmada "RP kapatılmasının tarihte bir nokta kadar önemi yoktur.Biz Mimar Sinan gibi Süleymaniyenin temellerini attık.Bu temeller üzerinde 10 Osmanlı gücünde bir Devlet kuracağız" açıklamasını yaparak geleceğe ışık tutmuştu.Son günlerde katıldığı toplantılarda ise "Biz istense de istenmese de bu ülkede 40 yıldır fiilen iktidardayız.Şimdi sıra bunu Hukuki iktidara çevirmeye geldi" gerçeğini açıklayarak,son günlerde Ülkemizde yaşanan gelişmelerin iç yüzünün ne anlama geldiğini açık ve yalın bir şekilde ifade etmişti.
» Tüm yazarları göster KÖŞE YAZARLARI  
ANKET Diğer Anketler
Hürriyet yazarı Oktay Ekşi başyazısında Elazığ yerine El-Aziz ismini halk istemez diye yazdı. Gerçekten öyle mi?
Asla istemem
El-aziz ismini tabii ki isterim
Çok okunanlar Çok yorumlananlar
» HEDEF ADİL DÜZEN
» ELAZIĞSPOR DOLUDİZGİN
» ERBAKAN'A RAĞMEN İTTİFAK ISRARI
» NUMAN KOPMA NOKTASINDA
» Genç/ MİLLİ GÖRÜŞÇÜ BİR TEK ERBAKAN
» DÜN DE, BUGÜN DE!
» ERBAKAN/ '28 ŞUBAT BAŞARILI OLAMADI'
» DÜN DE, BUGÜN DE!
» KERPİÇ EVLERİN FATURASI
» DEPREMLE İLGİLİ SON GELİŞMELER!
» HEDEF ADİL DÜZEN
» Genç/ MİLLİ GÖRÜŞÇÜ BİR TEK ERBAKAN
» ERBAKAN'A RAĞMEN İTTİFAK ISRARI
» Tüm yazarları göster ALINTI YAZILAR  
Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
Tüm hakları sakldır
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz
El-aziz Gazetesi-Ve Zafer Yakındır...
Telefon: 0424.233 93 68
Eposta: info@el-aziz.com