Sabetayist mahfillerin son ürettikleri korku fenomeni
SİVİL DARBE
Son zamanlarda ortaya çıkan birtakım olayların yol açtığı gelişmeler nedeniyle ordunun siyasete ve ülke yönetimine müdahale yeteneğini zayıflatıp ortadan kaldırmaya yönelik bir süreç yaşanıyor. Millî iradeyi askeri vesayetten kurtarma doğrultusunda ilerleyen bu süreçte aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin dış tehditlere karşı ise caydırıcılığı ve savunma gücü arttırılıyor.
Örneğin, 27 Mayıs 1960 darbesi sırasında yürütülen ABD hibesi hurda tankların Sıhhiye yokuşunu çıkamadığı günlerin aksine bugün Türk Silahlı Kuvvetleri üstün teknoloji ürünü dünyanın en modern savunma sistemlerine sahip bulunuyor. Ayrıca yakın zamana kadar tedarikleri tamamen dışa bağımlı şekilde sağlanan araç gereçlerinin büyük bir bölümünde Türkiye ihracatçı konumuna gelmiş bulunuyor.
Ülkemizin bekası ve uluslar arası çıkarlarının korunması noktasında en büyük teminat olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin dosta güven düşmana korku veren bu olması gereken konuma gelmesi birtakım işbirlikçi güç odaklarını tedirgin etmektedir. Özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin caydırıcılığı sayesinde Türkiye’nin yükselen bölgesel bir güç olarak yeni bir süper güç haline gelmesi ve bunun ekonomik gelişmesine yansıması özellikle İsrail tarafından artık saklanamaz şekilde büyük kaygı ile izlenmektedir.
İsrail ve içerideki uzantıları işbirlikçi Sabetayist unsurlar Türk Silahlı Kuvvetleri’nin iç politikadan uzak tutularak asli görevini üstlenmesine yönelik gelişen bu süreçten son derece rahatsızlık duymaktadırlar.
Millî iradeye güvensizliği empoze eden ülke yönetiminde vesayet tartışması başlatılarak, bir sanal sivil darbe korkusu kurgulanıp gündemde tutularak, kışkırtıcı yaklaşımlarla akla ziyan bir asker-polis rekabeti başlatılarak, her türlü kin, nefret, korku dolu senaryolarla ordu siyasi iktidara karşı darbe yapmaya teşvik edilerek Türkiye’nin yakaladığı bu yükseliş trendi sonuçsuz bırakılmak isteniyor.
Şimdiye kadar içinde örgütlenip yapılandıkları devlet kurumları aracılığıyla millî iradeyi vesayet altına alıp oluşturdukları azınlıkçı oligarşik yönetimlerine halkı alet ederek demokrasiyi bir hile rejimi ve köle düzenine dönüştüren bu örgütlü işbirlikçi unsurlar deşifre edilip bulundukları konumlardan tasfiye edildikçe kopardıkları yaygaralarla ortalığı karıştırmaya ve bulanık sularda balık avlamaya çalışmaktadırlar.
Ülke yönetiminden, devletin etkin kurum ve kuruluşlardan uzaklaştırılıp tasfiye edilme süreçleri giderek hızlandırılan bu Sabetayist Yahudi unsurların henüz önemli ölçüde etkili oldukları medya üzerinden başlattıkları son hamleler ise büyük bir ustalıkla içinde gizlendikleri kamuflajlarda fena halde sırıtmalarına yol açmaktadır.
Karanlık odalarda, çeşitli mahfil labirentlerinde çalışmalarını sürdüren bu işbirlikçi unsurlar açığa çıkartılıp günışığında teşhir edildikçe faaliyet alanları daralmakta, bu yüzden de arkasına saklanmak için yeni bahaneler, içinde gizlenmek için başka ortamlar oluşturmaya çalışmaktadırlar.
Kendilerini kamufle edip hedeflerine koyduklarını ise suçlayarak, karalama kampanyaları ile öcü gibi göstererek imha edilmesi gereken düşman olarak algılatmak için bir sürü kavram uydurup kamuoyu oluşturmaya çalışarak psikolojik savaş yöntemleri kullanan bu örgütlü azınlıkçı Sabetayist Toplum oluşturduğu zümre oligarşisi ile tekelistan haline getirdiği Türkiye’yi ilelebet bir Yahudi çiftliği gibi yönetmek istiyor.
Yıllar boyu sürekli irtica hortluyor, şeriat geliyor, Türkiye İran oluyor, Cezayir oluyor, Taliban oluyor, Malezya oluyor, Türkiye uygar batıdan koparılıp üçüncü dünya ülkeleri içine sürüklenmek isteniyor gibi hayali öcülerle korkular oluşturmaya çalıştılar.
Cumhuriyet yıkılıyor, laiklik elden gidiyor, Atatürkçülük tehlikeye giriyor yaygaraları ile siyaset yapan Müslümanları potansiyel tehdit ve tehlike olarak gösterip düşman hedef haline getirmeye çalışan bu çevreler hile ve entrikalar sonucu ele geçirdikleri ülke yönetimini ellerinde tutmak için her yola başvurdular.
Büyük Müslüman kitle üzerinde jakoben bir hegemonik yönetim kuran bu işbirlikçi zihniyet Cumhuriyet’in kurucu iradesini temsil ettiğini ifade etmektedir ki bu gerçekten öyledir. Çünkü Dünya Siyonizminin dönemin süper gücü yaptığı İngiltere Osmanlı Devleti’nin Başkenti İstanbul’u işgali altında tutarken; sağlanan vesayet, himaye, örtülü destek ve uluslar arası konjonktür sayesinde Sabetayist Yahudi Toplum mensubu yeni kuşak İttihatçı unsurlar Türkiye Cumhuriyeti’ni azınlıkçı bir zümre oligarşi şeklinde kurup yönettiler.
Bu arada İngiltere’nin müttefikleri, aldıkları talimatla işgal ettikleri illerden çekilip Anadolu’yu boşaltırken oluşturdukları illüzyon ve mizansenlerle yeni yönetimi kuranlara bir de sanal kurtuluş savaşı ve kahramanlık destanı armağan ettiler. Böylece minnettar bırakılan Müslüman büyük kitle Haçlı Batının dayattığı devrimlere katlanıp milli ve manevi değerlerini feda etme durumunda bırakıldı.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan kanser hastası olarak son günlerinde adeta iki ayağı çukurda iken verdiği canhıraş mücadele sırasında bu ülkenin asli unsuru biziz, bize rağmen bir şey yapılamaz derken hiç kuşkusuz ki bu Sabetayist Toplum oligarşisi vesayetini kast ediyordu.
İttihat ve Terakki Partisi bünyesinde örgütlenip Osmanlı Devleti’nde etkin konuma gelen Selanik Dönmesi de denilen Sabetayist Yahudiler 1908’de Meşrutiyet’i ilan ettirip bir yıl sonra da Sultan II. Abdülhamit’i tahttan indirerek ülke yönetimini bütünüyle ele geçirdiler.
Dünya Siyonizmi Osmanlı Devleti’ni yıkıp yerine Türkiye’yi gizli bir Yahudi devleti olarak oluşturmak, kurtarılacak Filistin toprakları üzerinde ise açık kimliği ile İsrail Devleti’ni kurmak üzere planın yaparken; Anadolu’daki kadim iki büyük azınlıktan Rumları Mübadele, Ermenileri Tehcir ile temizleyip Sabetayist azınlığı rakipsiz bıraktı.
Büyük Müslüman çoğunluğu ise Cumhuriyet döneminde, Mısırlı Haham Haim Nahum planı doğrultusunda ülke yönetiminden, siyasetten, ekonomiden, sanat ve kültür hayatından dışlayarak kırsal alana mahkûm edip fakir, cahil, kültürsüz bıraktı, dininden uzaklaştırdı ve bilinçsizleştirdi, böylece asimile edip köleleştirdi.
Dünya Siyonizmi bütün bunları yaparken binlerce yıllık Yahudi okült kültürünü oluşturan hilekâr ve komplocu geleneksel birikiminden yararlandı. Siyonizm, bir Yahudi Dünya hakimiyeti kurmak için küresel boyutlarda kullandığı bu komplocu, entrikacı yöntemlerin çok büyük bir kısmını, 1000 yıldan beri yeryüzünde hak, adalet ve barış tesis etmek için Selçuklu ve Osmanlı cihan devletlerini kurarak Haçlı seferlerine karşı İslam Âlemini koruyan Müslüman milletimiz üzerinde bir prototip olarak hayata geçirdikten sonra başka toplumlar üzerinde uyguladı.
Dünya Siyonizminin özellikle Türkiye ve diğer İslam ülkelerinde uyguladığı bu komplo ve entrikaları bir cümlede özetlemek gerekirse; önce suçla ve karala, potansiyel tehdit ve tehlike olarak göster, sonra da parçalara böl ve yönet şeklinde ifade edilebilir.
Ancak Siyonistler iğrenç kötülükleri asla kendi adlarına ve açık kimlikleri ile yapmazlar. Bunun için kendilerini çok iyi şekilde kamufle edip kendilerine yakın bildikleri etnik, dini ve mezhebi kesimleri işbirlikçi olarak kullanırlar.
Sabetayist Yahudiler ise kendilerinin Müslüman olduklarını ancak gerici, tutucu, yobaz, aşırı dinci Müslümanlara karşı olduklarını söyleyip işbirlikçi olarak kullanamadıkları sağlam inançlı, karakterli kesimleri ve kanaat önderlerini suçlayarak öcü gibi gösterip mutlaka yok edilmesi gereken zararlı unsurlar olarak toplumda algılanmalarını sağlarlar.
Böylece en üstün nitelikli, değerli Müslümanları toplumdan ayırıp marjinalleştirerek bertaraf ederler. Sonra bunu daha az nitelikli ve değerli Müslüman kesimlere de teşmil ederek toplumda tek bir Müslüman bırakmayıncaya kadar parça parça bertaraf edip asimile etmeye çalışırlar.
Bu yüzden Sabetayist Yahudiler öncelikle ele geçirdikleri devlet gücü ve büyük ekonomik imkânları kullanarak Türkiye’de kamuoyu oluşturmaya, eğitim ve kültür faaliyetlerini kontrol edip uydurma değerler, toplumsal paradigmalar üretmeye, medya ve her türlü iletişim araçlarıyla bir toplumsal algı yönetimi geliştirmeye ve toplumu değiştirmeye çalışarak önemli sonuçlar elde ettiler.
Buna karşın Sabetayist Toplum oligarşisi ile 40 yıl önce Millî Görüş adıyla bir mücadele başlatan Erbakan bütün oyunlarını bozup tersyüz eden, ayaklarına dolandıran bir süreç yürüttü. Sahip olduğu tasavvuru oldukça zor büyük siyasi akıl ve kullandığı yakası açılmadık üstün yöntemler sayesinde Yahudi şaheseri olarak nitelediği bu hile rejimi ve köle düzeni ile mücadele eden Erbakan sonunda galip gelerek zaferini ilan edecek noktaya bir hayli yaklaştı.
Bu şanlı mücadelenin anlaşılıp kavranması için bazı kesitlerinden örnekler vermeye çalışalım.
Erbakan Sabetayist Toplum oligarşisine ve onun sırtını dayadığı Dünya Siyonizmine karşı Millî Görüş mücadelesini başlatırken adına hareket ettiği Müslümanlara ait herhangi bir örgütlü güç, yetişmiş kadro ve bilinçli kesim bulunmuyordu. Bu yüzden bir kadro yetiştirinceye ve bilinçli bir toplum oluşturuncaya kadar rejimin yetiştirdiği kadroları ve hatta Sabetayist unsurları kullanmak durumundaydı.
Erbakan 32 yıl önce 1978’deki bir seminerde, Yahudi, Osmanlı Devleti’ni nasıl yıkıp bu hile rejimi ve köle düzenini kurduysa bizler de aynı yoldan daha etkin yöntemlerle bunu yıkıp yerine Adil Düzen’i kuracağız diyordu!
Ancak Erbakan Yahudi gibi kendini, görüş ve düşüncelerini gizlemedi. Millî Görüş’ü ve nihai hedeflerini daha başlarken beyinleri çatlatırcasına dobra şekilde haykırdı. Buna karşın sahip olduğu güç ve imkânları son derece iyi kamufle etti.
Bu hususu da aynı seminerde şu sözlerle anlatmıştı: Savaşta olağanüstü önem taşıyan en hayati mesele maddi güç ve mücadele yöntemlerini çok iyi kamufle etmektir. Örneğin, uzaktan bakınca çalı çırpı olarak gördüğünüz şeyin yanına vardığınızda koca namlusu ile bir muazzam tankı örttüğünü görürsünüz.
Kurduğu ilk parti şeriatçı suçlamasıyla Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılınca Erbakan şeriatçı olduğunu resmen tescil ettirip Müslüman lider olarak adeta icazet almış oldu. Ondan sonra siyasi hareketinin İslami meşruiyetini ispatlamak için bir çaba sarf etme gereği duymadı.
Siyasi söylemini Millî Görüş adıyla topluma yansıtan Erbakan kurduğu partilerin Yahudi’ye güven verip rejimi tedirgin etmemesi için de kilit noktalarına Sabetayist unsurların yerleştirilmesinde bir beis görmedi. Ancak Millî Görüş liderliğini hiçbir zaman onlara bırakmadı.
Yahudi ne zaman bir Millî Görüş partisinin başından Erbakan’ı düşürüp bir işbirlikçisini getirmeye çalışırken sonuç alıcı tehlikeli bir noktaya geldiyse o parti bir şekilde kapattırıldı… Millî Selamet Partisi 1978 kongresinde Korkut Özal Erbakan’a karşı liste çıkartıp az farkla kaybetti. Böylece ikinci bir hamlede Erbakan’ın düşürülebileceği tünelin ucunda gözüktü. MSP 12 Eylül darbesi sürecinde kapatılınca Turgut ve Korkut Özal kardeşlerin kurduğu ANAP Millî Görüş kadrolarını ve oylarını silip süpürdü; Refah Partisi ilk seçimde ancak % 3 oy alabildi.
Kurduğu 3. Partisi Refah 1994 yerel ve 1995 genel seçimlerinde birinci olup büyük başarı elde edince Yenilikçi Hareket diye Erbakan’ı devirmeye yönelik ikinci bir hareket başlatıldı. 28 Şubat’ın BU KEZ SİLAHSIZ KUVVETLER denilerek post modern darbe şeklinde başlatılmasının nedeni Erbakan’ı siyasi yasaklı hale getirip Refah Partisi’ni Yenilikçi Hareket adına ele geçirmekti. Bu yüzden Yekta Güngör Özden yaş haddinden emekli oluncaya kadar Refah Partisi’ni kapatmadı.
Erbakan Refah Partisi yerine yeni bir dizaynla bu kez Fazilet Partisi’ni kurdu. Yenilikçi Hareket mensupları önce İsmail Alptekin’in Genel başkanlığına itiraz edip Recai Kutan Ağabeylerini getirdiler. Hemen ardından da kongrede Abdullah Gül’ü aday gösterip yönetimini ele geçirmeye çalıştılar. Abdullah Gül ve listesi de çok az bir farkla kaybettiğinde tünelin ucunda Fazilet Partisi’nin de elden gideceği gözükünce bu kez o kapatıldı.
Erbakan Saadet Partisi’ni kurduğunda artık Millî Görüş liderliğini ele geçirmekten umut kesildi. Bu yüzden daha önce başarısız olduğu görülmesine rağmen ANAP örneği bir kez daha denenerek bu kez AKP kurduruldu. Tıpkı ANAP gibi AKP de Millî Görüş kadrolarını ve oylarını ikinci kez silip süpürdü Saadet Partisi ancak % 2,5 oy alabildi.
Ancak Erbakan, 12 Eylül sürecinde kurulan ANAP ve 28 Şubat sürecinde kurulan AKP iktidar olduklarında millî derin devlet aracılığıyla kontrol edip gerçekte ülkeyi bizzat yönetti.
Başbakan Özal’a yönelik başlatılan şiddetli kampanyanın ve nihayet yapılan suikast girişiminin nedeni de, Başbakan Erdoğan’a yönelik başlatılan şiddetli kampanya ve art arda iddia edilen suikast girişimlerinin asıl nedeni de budur.
Nitekim bu yüzden Sabetayist unsurlar 27 Mayıs 1960 darbesini açıkça sahiplenip överler. Ama 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerini ve gerçekleştiren komutanlarını yerden yere vururlar. Çünkü 12 Mart Muhtırası ile 3 gün önceki 9 Mart darbe girişimi önlendi, Başbakan Süleyman Demirel koltuğunu, Bülent Ecevit ise CHP Genel sekreterliğini bırakmak zorunda kaldı.
28 Şubat post modern darbesi için ise niye yapıldı demiyorlar; neden başarısız kalıp tersyüz edildi diye yakınıyorlar. Bütün bu darbeler ABD tarafından planlanıp Sabetayist Toplum oligarşisi tarafından desteklendi. Ancak hepsi Millî Görüş mücadelesinin başarıya ulaşmasına hizmet etti, ivme kazandırdı.
Elbette ki bu asla kendiliğinden hâsıl olan bir durum değildir; Erbakan’ın kurduğu millî derin devlet aracılığıyla hepsini kontrolüne geçirmesi ve yönetmesi sonucu gerçekleştirilen bir olgudur.
Bütün dünya âlem biliyor ki Turgut Özal ANAP’ı ABD Yahudi Cemaatinin desteği ile kurdu, onların desteği ile Kenan Evren’in vetosunu aşıp 1983 genel seçimine girme hakkını elde etti, onların desteği ile iktidar oldu.
Peki, o halde Başbakan Özal -kardeşi Korkut Özal açıkladığına göre- niye Hürriyet’in patronu Sabetayist Erol Simavi tarafından tertiplenen suikast girişiminin hedefi oldu?
Çünkü Özal Yahudi ile işbirlikçiliğini bırakıp hesap sorması gereken Kenan Evren’le işbirliği yaptı. Bu ihanet sayıldı. Yahudi töresine göre ihanetin cezası ölümdür. Çünkü Kenen Evren millî derin devlet ile işbirliği yapıyordu.
Yine bütün dünya biliyor ki; TÜSİAD yönetimi ve General Çevik Bir’in referansı, ABD’deki Yahudi Kuruluşlarının desteği ve İsrail’in müzahereti ile AKP’yi kuran ve iktidara getiren Recep Tayip Erdoğan da yine bugün onların düşman hedefi haline gelmiştir. Suikast dâhil, darbe dâhil her yola başvurup bertaraf etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Çünkü Başbakan Tayip Erdoğan da tıpkı Turgut Özal gibi millî derin devlet kontrolüne girmiş bulunuyor.
Eskiden Müslümanların gerçekleştirdiği oluşumlar Yahudiler tarafından ele geçirilir tepe tepe kullanılırdı. Şimdi devir değişti, bu kez Yahudilerin kurdurduğu kuruluşları Erbakan ele geçirip tepe tepe kullanıyor. Olay budur.
Şimdi AKP iktidarında devletin tepe noktalarını ve tüm kurumlarını ele geçiren Başbakan Erdoğan’ın bir sivil darbe yapacağı ısrarla dile getiriliyor. Oysa Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın böyle bir düşünceye, iradeye sahip olmadığını, bu çapta bir siyaset ve devlet adamı da olmadığını en iyi onlar biliyor.
Kaldı ki yapılanın bir sivil darbe olduğunu söylemek olayı kasten küçümseyip saptırmak değilse tam bir kavrayışsızlıktır. Ne sivil darbesi?.. Yaşanan, Türkiye merkezli evrensel boyutlarda muazzam bir İslam inkılâbıdır. Çünkü sadece AKP iktidarının muhaliflerinin bertaraf edilmesine yönelik bir gelişme ya da girişilen bir siyasi darbe söz konusu değildir. Olay çok daha geniş çaplı, derin ve şümullüdür.
Ve niteliği değiştirilen sadece ordu, sadece yargı, sadece medya, sadece siyasi tablo, sadece rejim değil; aynı zamanda toplumsal yapıdır da. Her şey tekrar eski haline belki yeniden döndürülebilir ama değişim ve dönüşüme uğrayan, yeni anlayış, yeni paradigma, yeni siyasal dinamiklere sahip olan toplum bundan sonra hiçbir şekilde eski haline getirilemez.
Yaşanan olaylarla, her sahada gerçekleştirilen çeşitli operasyonlarla ve en önemlisi son derece başarılı şekilde yürütülen algı yönetimi ile hile rejimi ve köle düzeni; tüm unsurları, tüm değerleri ve paradigmaları ile ipliği pazara dökülerek rezil ediliyor. Artık aklı başında hiç kimse bu rezillikleri sahiplenecek bir gücü kendinde bulamaz.
Ve bütün bunlar Sabetayist Toplum oligarşisinin yaptığı gibi şiddetli propagandalarla, aşırı güç kullanılarak baskı ve dayatma ile değil; son derece tabii seyrinde ve her şey kendi mecrasında yürütülerek vicdanlar derinlemesine etkilenerek gerçekleştirilmektedir. Bu yüzden de karşı çıkanlar ne kadar güçlü, itibarlı ve etkili konumlarda olurlarsa olsunlar itibarsızlaşıp gözden düşmektedirler.
Peki, Sabetayist Toplum unsurları eski alışkanlıklarını sürdürüp uyduruk suçlamalar, dayanaksız karalama kampanyaları, yapay propagandalar sonucu bütün her şeyin sorumlusu olarak AKP iktidarını gösterip yıpratmayı başarsalar ne olacak?
Çünkü yerine koyabilecekleri ne hâlihazırda ne alternatif bir siyasi partileri var ne de ufukta gözüken başarı şansı olan bir yeni siyasi oluşum söz konusudur.
Kaldı ki Sabetayist unsurlar, iktidar şansı hiç olmayan CHP’nin başında bulunan Deniz Baykal ve ondan beter konumda olan MHP’nin başındaki Devlet Bahçeli ile de Başbakan Erdoğan’la olduklarından çok daha fazla kanlı bıçaklıdırlar. Baykal ve Bahçeli’ye yapıp ettikleri yüzünden bu ikisine de güvenmeleri asla mümkün değildir. Ne var ki olabildiğince kullanmak istiyorlar ama bu da hiç kolay değil.
Peki, Sabetayist Toplum unsurlarının umudu Mustafa Sarıgül mü?
Eğer öyle ise, zemheride önüne koyacak bir avuç samanı bile olmayan köylünün ölme eşeğim ölme mayıs ayı gelecek çayır bitecek dediği acıklı bir durumdalar.
Yoksa Numan Kurtulmuş’a mı umut bağlıyorlar?
En geç önümüzdeki Mayıs ayında olağanüstü kongresini yapmak durumunda olan Saadet Partisi’nin başından Numan Kurtulmuş’un nasıl düşürülüp eşekten düşmüş karpuza döndüğünü gördüklerinde doğrusu suratlarını görmek isteriz.
Eğer Sabetayist Toplum unsurları bir iktidar değişikliği gerçekleştirip Ergenekon Davasından yırtmayı düşlüyorlarsa hallerine güleriz. Çünkü Ergenekon Davası her şeyden önce AKP iktidarına alternatif olabilecek unsurları öğüten bir değirmen gibi çalışıyor, yani bu muhal!
Başlarına gelebilecek olanların en kötüsünü biz haber verelim: AKP iktidarını alabildiğine yıpratıyorlar. Vatandaşın önüne bir alternatif de koyamıyorlar. Bu durumda önümüzdeki Saadet Partisi kongresinde Erbakan Numan Kurtulmuş’u devirip yerine veliahdını koyarsa oluşturulan bu umutsuzluk ve bunalım ortamından hassa bir Millî Görüş iktidarı parlayabilir!
Hatırlatmış olalım.
Sayı: 588


























