SEVİNÇ DUYAMADILAR
İsrail; uğruna Siyonistlerin 20. Yüzyılın ilk yarısında üst üste iki
dünya savaşı çıkartıp yüz milyonlarca insanın ölümüne ve yaralanmasına, evsiz
barksız, yersiz yurtsuz, işsiz güçsüz, anasız babasız, dul ve yetim kalmasına
yol açtığı insanlık tarihinin en uğursuz devleti…
İsrail; uğruna Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı Cihan
Devleti, Rus Çarlığı ve Büyük Britanya İmparatorluğu gibi 4 büyük
imparatorluğun yıkıldığı… Japonya’nın iki şehrine atılan atom bombalarıyla yüz
binlerce insanın bir anda kavrulup geri kalanların radyasyona maruz kalıp hayat
boyu çeşitli hastalıkların pençesinde kıvranarak yaşamaya mahkûm olduğu
insanlığın baş belası ülke…
İsrail; eski Mısır’dan kalma 5 bin küsur yıllık paslı bir hançer gibi
İslam Âleminin bağrına saplatılıp Filistin toprakları üzerinde terör yöntemleri
ile kurulan, terörizmi bir ideoloji haline getirip yeryüzüne ihraç ederek
katliam, sürgün, gözyaşı ve sürekli zulüm ile devletini yaşatan, vahşeti ilke
edinen insanlık tarihinin en eli kanlı ülkesi…
İsrail; merkezi Kudüs’te Nil ile Fırat nehirleri arasını kapsayan arzımevud
üzerinde bir Yahudi krallığı kurma ideali uğruna kabalist öğreti ile
oluşturulan esrarengiz Tapınak Şövalyeleri örgütü vasıtasıyla art arda Haçlı
Seferlerini organize edip asırlar boyu Hıristiyanları Müslümanlar üzerine
kışkırtıp salan, komplocu zihniyetle yeryüzüne sürekli fitne fesat yayan
lanetli kavmin devleti…
İsrail; kabalist öğreti ile örgütlenen Tapınak Şövalyelerinin
gerçekleştirdiği Fransız Devrimini ihraç edip ülkeleri karanlık odalarda yöneten
Gül-Haç ve Mason derneklerinin marifetiyle derin devletler oluşturan
Siyonizm’in…
Ve kurduğu Gizli Dünya Devleti
sayesinde savaşlarla, krizlerle, komplolarla, darbelerle, ihtilallerle, sapkın
ideolojilerle, eli kanlı diktatörlerle, zorba yönetimlerle, zulümle, hile ve
entrika ile yeryüzünü cendereye sokup adeta bir iğneli fıçıya çeviren ırkçı
emperyalizmin üssü…
İsrail; 1000 yıl boyunca Haçlı Seferlerine karşı durarak İslam Âlemini
koruyan, yeryüzünde barış, adalet ve huzuru tesis etmeye çalışarak dünyaya
nizam veren milletimizden, Osmanlı Cihan Devletini yıkıp İslam Hilafetine son
vererek dünya liderliğini alan Siyonist ahtapotun başı…
İsrail; başını çektiği Dünya Siyonizmi, Yeniden Büyük Türkiye
liderliğinde İslam Birliği’nin çekirdeği D-8’in hayata geçirilmesi üzerine
derhal harekete geçerek Türkiye başta olmak üzere bu oluşuma güç veren tüm
ülkelerde yıkıcı girişimlerde bulunarak ucundaki zehirli iğne ile kuyruğunu
sürekli dik tutan akrep…
Evet; D-8’i kuran üye 8 ülkelerde şunlar oldu:
1-Türkiye’de 54. Hükümetin
Başbakanı Erbakan’a yönelik 28 Şubat post modern darbe…
2-Nijerya’da Cumhurbaşkanı
Muhammed Balarabe Haladu yönetimini deviren önde gelenlerini öldürten kanlı
askeri darbe…
3-Pakistan’da Başbakan Navaz Şerif’i deviren askeri darbe…
4-Bangladeş’te Başbakan Sheikh Hasina’nın devrilmesi ile sonuçlanan
toplumsal ayaklanmalar ve iç kargaşa…
5-Endonezya’da birden patlak veren ve Cumhurbaşkanı Mr. Suharto’nun
devrilmesi ile sonuçlanan terör olayları, siyasi kargaşa ortamı…
6-İran’da Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani’ye seçim kaybettiren yıkıcı
kampanyalar…
7-Mısır’da birden patlak veren, Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in
koltuğundan olmasını sağlayamasa da Başbakan Kemal Ahmet El-Ganzouri
Hükümetinin devrilmesine yol açan art arda büyük kanlı terör eylemleri…
8- Malezya’da birden patlak veren ve Başbakan Mahatir Mohamad’ın
iktidardan uzaklaştırılması ile sonuçlanan terör eylemleri ve siyasi
istikrarsızlık…
Sonuç olarak İstanbul’da toplanıp D-8’in kuruluş bildirisine imza atan
devlet ve hükümet başkanlarının tamamı konumlarından edildiler!
Ancak yine de netice pek değişmedi ve D-8 oluşumu her halükârda resmen
varlığını koruyup yavaş da olsa gelişimini sürdürdü.
Asıl önemlisi, D-8’in lideri ve kurucusu Türkiye’de 28 Şubat post
modern darbesi tersyüz edilerek sürece öncülük eden ve destekleyen bütün
mensupları sermaye, siyaset, medya, askeri ve sivil bürokrasi, sivil toplum
kuruluşları ile diğer tüm sahalardan tasfiye edildiler; nihayetinde ise
Erbakan’ın ifadesiyle Millî Görüş fiilen iktidar oldu!
…Ve 28 Şubat post modern darbe sürecinin rövanşı alınıp
mensuplarından hesap sorulmak üzere yine post modern nitelikte bir
Ergenekon soruşturma ve dava süreci başlatıldı. Tersyüz edilen 28 Şubat
sürecini yeniden başlatıp tamamlamak üzere teşebbüs edilip sonuçsuz bırakılan
askeri darbe planları da askeri ve sivil uzantılarıyla soruşturma ve dava
kapsamına alındı.
Bu arada Türkiye’nin arabuluculuğunda Başbakan Erdoğan’ın öncülük
ettiği İsrail-Suriye barış görüşmelerinde bölge ülkelerinin umut bağladıkları
bir noktada Siyonist devlet, Gazze’ye aniden saldırarak başlattığı vahşi
katliamlarla asıl niyetini ortaya koyarak yayılma politikalarından
vazgeçmeyeceğini ve barıştan yana olmadığını bütün dünyaya dramatik şekilde
gösterdi.
Böylece, bölgede barışı tesis etme gayretleriyle Siyonist emellere
engel çıkartarak boyunu aşan işlere girişen Başbakan Erdoğan küçük
düşürülüp aciz, güçsüz, zavallı bir ülke lideri konumunda gösterilerek;
İsrail’in bölge ve dünya liderliğini gölgeleme çabalarına asla göz
yumulmayacağı kanıtlanmak istendi.
İsrail’in Başbakan Erdoğan’ın şahsında Türkiye’ye yönelik bu kalleşçe
çıkışının ve tüm dünyanın gözleri önünde Gazze’de sergilediği tüyler ürpertici
vahşetin hesabı Davos Zirvesinde tüm dünyanın izlediği canlı bir programda
soruldu.
Dünyayı şaşırtan Davos çıkışı sonrasında Türkiye’de bir milli kahraman
olarak karşılanan Başbakan Erdoğan İslam Âleminde de büyük beğeni toplayıp
sükse yaptı. Bu süreç Türkiye ve İsrail kamuoylarında karşılıklı büyük
travmalara yol açarak iki ülke arasında gerilimi sürekli tırmandırdı.
Son olarak Kurtlar Vadisi dizisindeki bazı sahnelerde İsrail
karşıtlığı yapıldığı gerekçesi ile Tel-Aviv Büyükelçimiz Oğuz Çelikkol’u İsrail
Parlamentosu Kneset’teki makamına çağırıp kurduğu bir komplo ile tezgâha
getirip aşağılama çabası sergilemesi üzerine Türkiye en üst perdeden çok sert
tepki gösterdi.
Hep yapıldığı gibi Yahudi küstahlığına kılıf yapılmak amacıyla gerekçe
diye ileri sürülen koalisyon hükümetinin ortağı aşırı milliyetçi partinin
girişimi tüm İsrail’i bağlamaz türü manevralara prim vermeyen Türkiye,
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ağzından en üst düzeyde bir ültimatom verdi.
Olay bir densizin işi olsa da İsrail devletini bağlar diyen Cumhurbaşkanı Gül, tanınan süre içerisinde resmen özür
dilenmediği takdirde büyükelçinin geri çekileceğini bizzat açıkladı.
Türkiye’deki Siyonist işbirlikçisi medyanın bile ister istemez büyük tepki
göstermek zorunda kaldığı olay nedeniyle İsrail yönetimi çok zor anlar yaşadı.
Nihayet Türkiye’yi küçük düşürüp şantaj yapmaya kalkışmanın faturasını
diplomatik bir ağır bedelle ödemek zorunda kalan İsrail kendi kurduğu bu
kumpasa düşürüldü; dünyanın heyecan ve merakla izlediği bir süreçte özür
dileyip geri adım atmaya mecbur bırakıldı.
Bizzat kendi medyasında İsrail’in gurur günlerinin sonsuza kadar
sona ermesi olarak nitelenen tarihindeki bu ilk kez özür dileme olayı dünya
medyasında da büyük yankılar uyandırdı. Böylece, iddia edilen üstün Yahudi
zekâsının Türkiye karşısında eşi görülmemiş bir akılsızlık örneği vermesi
milletimizin tarihteki gibi hayranlık uyandıran cihangir dehasını yeniden
dünyanın gündemine getirdi.
Türkiye’nin bu başarısını Başbakanın şahsında değerlendiren bir Lübnan
Gazetesi Sultan Erdoğan diye başlık atarken bir diğeri İsrailliler
sadece Türkçe anlıyor diye takıldı. Türkiye tarafından İsrail’in burnunun
sürtülmesi tüm dünyada değişik şekillerde büyük yankılar uyandırırken özellikle
de İslam Âleminde coşkulu tepkilere yol açtı.
İçeride ve dışarıda, dost-düşman herkes ister istemez bir şekilde
Türkiye’nin bu büyük diplomatik zafer sonucu kazandığı prestiji
değerlendirirken ne yazık ki çakma milliyetçiler ve münafık sözde Millî
Görüşçüler bu başarının sevincini coşkulu bir şekilde yaşayamadılar.
Bu olay milliyetçi geçinenlerin ne denli İsrail işbirlikçisi, Millî
Görüşçü diye ortalıkta dolaşanların ise nasıl Yahudi muhibbi olduklarını çok
fena halde gözler önüne seriverdi. Çakma milliyetçiler dut yemiş bülbüle
dönerken, sözde Millî Görüşçüler Türkiye’nin bu başarısı karşısında iktidarın
gölgesinde kalıp adeta yok oldular.
Milliyetçi geçinen bazı çevreler “Gazze’den, Filistin’den bize ne?
Niye Mısır, Suudi Arabistan sesini çıkartmazken Başbakan Erdoğan ikide bir
Gazze deyip İsrail’e sataşmayı takıntı haline getiriyor?” diyerek adeta
Siyonist ağzıyla konuşuyorlar, yazıp çiziyorlar.
Oysa Siyonist İsrail Devleti Mısır’ın, ya da Suudi Arabistan’ın
toprakları üzerinde değil; Osmanlı Devleti’nin toprağı olan Filistin’de
kuruldu! Yahudi İsrail devletinin kurulması uğruna bir Arap devleti yıkılmadı;
Osmanlı Devleti yıkıldı. Siyonistler bölge ve dünya liderliğini de Araplardan
değil bizim milletimizden aldılar. Milliyetçiler eğer yakın tarihin bu çıplak
gerçeklerini bile idrak edemiyorlarsa ya çok cahiller ya da İsrail işbirlikçisidirler.
Millî Görüş partileri içerisinde yuvalanan bir Sabetayist şebekenin
yıllarca bir kenarda tutup nihayet bir fırsatta Saadet Partisi Genel
Başkanlığına getirdiği Numan Kurtulmuş ise Türkiye’yi ve tüm dünyayı ayağa
kaldıran Başbakan Erdoğan’ın Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez’in
yüzüne haykırdığı ifadeler nedeniyle mahcup bir eda ile sözde destek çıkmıştı.
Şimdi de İsrail’e cüret ettiği küstahlık nedeniyle özür dilettirilmesi
karşısında Başbakan’a ve hükümete yine yarım ağızla ve dil ucuyla destek
verdiğini açıklarken yaşadığı iç burukluğu ve çektiği sıkıntı yüzünden açıkça
okunuyordu.
Oysa Millî Görüş’ün tek temsilcisi Saadet Partisi’nin lideri İsrail’in
bu küstahça komplosu karşısında volkan gibi patlamalı ve hükümeti asla tereddüt
göstermeden en sert şekilde karşılık vermeye çağırmalıydı. Yasak savar türünden
ve dil ucuyla zoraki bir destek açıklaması ile olayın gerisinde kalıp tırsmak
Saadet Partisi liderine yakışır mı hiç?
İsrail’in sergilediği pervasızlıklar nedeniyle Başbakan Erdoğan’ın
yaptığı bu çıkışlara utangaç bir destek vermekten öte bir varlık göstermek
içinden gelmeyen Numan Kurtulmuş Saadet Partisi’ni AKP’nin gölgesinde bırakarak
Millî Görüş oylarının yuvaya dönmesini engellemekte ve geciktirmektedir.
Numan Kurtulmuş’un bu tutumu İsrail hinterlandındaki seçmenin Mustafa
Sarıgül’ün yeni oluşumuna kaymasına yol açarak AKP’ye de zarar vermektedir.
Çünkü Saadet Partisi Millî Görüş kadrolarını geri getiremediği takdirde
AKP’deki batıcı yaşam tarzına meftun gayri milli çevreler huzursuz
olacaklardır.
Bu yüzden, aslında ABD ve Avrupa Birliği yanlısı gayri milli
politikalar izleyen AKP iktidarı karşısında Millî Görüş güçlenip toplum
üzerinde etkili olamamakta, Saadet Partisi iktidar alternatifi konumuna
gelememektedir.
Saadet Partisi beklenen gelişmeyi bir türlü gösteremediği için de
milli politikalar izlediği görüntüsü veren AKP iktidarı ülkeyi siyasi
istikrarsızlığa sürükleyebilir. Çünkü AKP’nin bu samimiyetsiz yönelişi siyaset
yelpazesinde kaymalara yol açıp taşların yerli yerince oturmasını
geciktirebilir.
Oysa artık Türkiye demokrasisinin maskeli balo olmaktan kurtulup
herkesin ya göründüğü gibi olması ya olduğu gibi görünmesi gerekir. Toplumsal
yapılanması, üst düzey kadroları ve kuruluş felsefesi ile batı işbirlikçisi
gayri milli politikalar doğrultusunda dizayn edilmiş bulunan AKP iktidarının
altı doldurulamayan birtakım samimiyetsiz çıkışlarla Millî görüşçü bir profil
çizmesi Numan Kurtulmuş’un Saadet Partisi Genel Başkanlığına getirilmesi
sayesinde mümkün olmaktadır.
Bu gidişle Millî Görüş seçmeni AKP’ye mahkûm edilip Saadet Partisi’nin
ocağına incir ağacı dikilirken; CHP ve MHP’nin iktidarından umut kesenlerin ise
Mustafa Sarıgül’ün işporta işi politikalarına meyletmeleri kaçınılmaz
olacaktır.
Erbakan ile yolunu ayırıp sürekli Millî Görüş’ten uzaklaşmaya çalışan
Numan Kurtulmuş siyasi çizgisini belirsizleştirdiği Saadet Partisi’ni
tabanından koparıp partiler yelpazesindeki mevcut yerinden de etmektedir.
Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olan Saadet Partisi, Numan Kurtulmuş’un
göz kırptığı diğer seçmen kesimlerinin hiç birinden umduğu desteği
alamamaktadır.
Hasan Celal Güzel ve merhum Muhsin Yazıcıoğlu gibi herkesi memnun
etmeye çalışan mavi boncuk politikasıyla önüne gelene gülücükler dağıtmakla oy
almanın mümkün olmadığı yakın siyasi tarihimizde defalarca tecrübe ile sabit
olmuş bir toplumsal realitedir. Bunu bir kez daha denemenin iyi niyetle izahı
mümkün değildir.
Zaten Numan Kurtulmuş’un izlediği yol haritası AKP hesabına Saadet
Partisi’ni eritip yok etmeye yönelik bir Sabetayist planın gereğidir. Millî
Görüş seçmenini AKP’den koparıp yuvaya geri döndürmek yerine Saadet Partisi AKP
çizgisine sokulursa her iki parti de tabii mecrasından çıkar ve sonuçta her
ikisi de kaybeder.
Çünkü ne Millî Görüş gömleğini çıkartan AKP’nin yeniden bu
gömleği giymesinin ve ne de Saadet Partisi’nin yenilikçi hareketin izinden
gidip sonunda gömlek değiştirmesinin bir yararı vardır. Kaldı ki AKP’nin
oldukça değişen toplumsal ve siyasal yapısı Millî Görüş gömleğini yeniden
giymesine izin vermez. Saadet Partisi ise değişim ve dönüşüme
uğrayıp Millî Görüş’ten koptuğu takdirde artık yerleşebileceği bir boş alan da
yoktur.
ANAP ve AKP örneğini göz önünde bulundurarak Millî Görüş’ten
uzaklaşırsak biz de iktidar oluruz düşüncesi son derece akılsızca bir ham
hayaldir. Halk ANAP’a, 12 Eylül darbesi sürecinde seçime girmelerine izin
verilen yalnızca 3 partiden diğer ikisine askeri vesayet altında kurulmaları
nedeni ile soğuk baktığı için ister istemez oy verildi.
Kaldı ki ANAP asla Millî Görüş aleyhine herhangi bir söylem ve imada
bile bulunmadı. Aksine birleştirdiği 4 siyasi eğilimden en çok Millî Görüş’ü
öne çıkardı. ANAP Millî Görüş’ten saptığı için başarılı oldu iddiası art
niyetli, maksatlı bir saptırma ve safsatadır.
AKP ise 28 Şubat post modern darbe sürecinde iktidar yapılan
DSP-MHP-ANAP koalisyonunun ülkeyi ekonomik kriz ve siyasi kaosa sürüklemesi
sonucu toplum bunalınca; Başbakan Erbakan’ın 54.Hükümetteki büyük başarılarının
yıldız gibi parlayıp Millî Görüş borsasının yükseldiği bir sırada kurulduğu
için milletimizin güvenine mazhar olup iktidara geldi.
Tayip Erdoğan Millî Görüş gömleğini çıkardık sözünü ise AKP
seçimi kazandıktan ve başbakanlık görevini Abdullah Gül’den devraldıktan sonra
Antalya’daki uluslar arası Lions Kulüpleri toplantısına giderken söyledi. Seçim
sırasında asla Millî Görüş karşıtlığı yapmadı.
Açıkçası ne ANAP ve ne de AKP
Millî Görüş’ten yollarını ayırdıkları için değil; tam aksine Millî Görüş’ün
başarılarını sahiplenip oya tahvil ederek iktidar oldular.
Şimdi de Numan Kurtulmuş’un Erbakan ile yolunu ayırıp Millî Görüş’ten
uzaklaşarak Saadet Partisi’ni götürebileceği ne siyasi yelpazede başka bir boş
alan söz konusudur ve ne de kaybedeceği Millî Görüşçü oylarla ikame edebileceği
bir sahipsiz seçmen kitlesi vardır.
Her seçimde söz konusu olan mahdut miktardaki bir yüzer-gezer
oy kitlesi de var ki bu kimin seçimi kazanacağına kanaat getirse ona yönelen,
istikrarsız ve siyasi niteliksiz bir kesimdir. Bu kesim hiçbir partiye yar
olmaz ve ona güvenilip kılıç bağlanmaz.
12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 darbesi sonucu batı uzantısı SAĞ-SOL
ayırımına dayalı politik şablonun kırılıp yerine ikame edilmek istenen HAK-BATIL
(millî-gayri milli) ayırımına dayalı siyasi bir tablonun oluşturulması süreci
ne yazık ki henüz bir türlü tamamlanamadı.
12 Eylül 1980 sonrası süreçte ANAP-Refah Partisi ikilemi ile bu tablo
gerçekleşmek üzere iken ANAP’ın başına Mesut Yılmaz’ın geçmesi nedeniyle
sonuçsuz kaldı. 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinin tersyüz
edilmesi sonucu AKP’nin tek başına iktidar olması ile bu demokratik vizyonun
hayata geçirilmesi imkânı yeniden doğdu. Ancak bu kez de Saadet Partisi’nin
başına Sabetayist Numan Kurtulmuş’un getirilmesi ile bu plan yeniden zora
girmiş durumda.
Ancak henüz kesinlikle iş işten geçmiş değildir, hatta tam da kıvamına
gelmiş durumdadır. Yeter ki önümüzdeki olağanüstü genel kongrede Numan
Kurtulmuş Saadet Partisi’nin başından uzaklaştırılıp bu göreve inançlı, sadık,
vefalı bir Millî Görüşçü getirilebilsin.
Bu takdirde iktidarda hızla yıpranan AKP’nin özellikle de inançlı
kesimlerle memur, işçi, emekli, esnaf, çiftçi, işsiz, dar ve sabit gelirli
büyük kitleler ihmal ve mağdur edildiği için Millî Görüş’ün geçmişteki
başarılarını referans gösterecek bir Saadet Partisi’nin hızla gelişip iktidar
alternatifi olması işten değildir.
Çünkü şu anda ana muhalefet CHP ve yavru muhalefet MHP’nin hiçbir
şekilde iktidar şansı olmadığı yaşanan bunca seçim tecrübesi ile kaziyei hüküm
halini almış bir olgudur. İşte bu gerçeklik göz önünde bulundurularak Mustafa
Sarıgül öncülüğünde başlatılan yeni siyasi oluşumun yaklaşan seçim süreci
içerisinde partileşip iktidar olması ise son derece zordur.
Belki Mustafa Sarıgül Cem Uzan gibi alacağı oylarla bu kez CHP ve
MHP’yi marjinalleştirip tekrar barajın altına sokabilir, asla daha fazla bir
başarı gösteremez. Çünkü Mustafa Sarıgül’ün arkasında devlet gücü yoktur.
Devlet gücü tam aksine Mustafa Sarıgül’ün karşısında olduğu içindir ki CHP
büyük kongresinde Deniz Baykal’a mağlup ettirildi. Şimdi ise şartlar daha da aleyhte
olacak şekilde değişmiş durumdadır. Kendisine müsaade edilen düzeyin ötesine
geçmesi Mustafa Sarıgül için adeta imkânsızdır.
Sabetayist toplum oligarşisi -eğer Ergenekon Davası ile kılıç artığı
haline getirilmeseydi- 22 Temmuz 2007 Genel Seçimi öncesinde vizyona sokmaya
çalışıp fiyasko ile sonuçlanan sağda ve solda birlik projesini yeniden
vizyona sokmaya çalışacaktı.
Ama şimdi iki siyasi alternatifi birden gündeme getirmek -çok
uzaklardaki hayali bile zor bir ütopya olarak kaldığı için- şimdilik mümkün
olmadığından sağda ya da solda artık hangisini tutturabilirse
sadece alternatiflerden birini oluşturmayı hedeflemektedir.
Medya gücünü yitirmiş, elindeki devlet kaleleri bir bir düşmüş,
sahibi olduğu büyük sermaye itibarsızlaştırılıp güçten düşürülmüş, dış
destekleri kırılmış, Ergenekon Davası ile de sanık sandalyesine oturtulmuş bir
zihniyetin normal demokratik yoldan seçim kazanarak 12 Eylül 1980 öncesi gibi
batıcı SAĞ-SOL siyasi şablonunu yeniden inşa etmesi bir ham hayaldir.
Açıkçası gelinen bugünkü noktada İttihat ve Terakki kökenli batıcı
zihniyetin Türkiye demokrasisini iki alternatif parti ile işletme kabiliyeti
tamamen yok edilmiş durumdadır. Olay sadece iktidarda 8. yılını idrak eden
AKP’nin Millî Görüş kökenli olmasından ibaret değildir. CHP ve MHP de
Cumhuriyet’in kurucu iradesini temsil eden Sabetayist Toplum mensubu
olamayan kişilerin elindedir.
Yoksa asıl sorun sadece CHP ve MHP’nin iktidar olma kabiliyetine sahip
olmamaları da değildir. Özellikle CHP iktidar umudu vaat etmese de hala ana muhalefet
konumundadır. Bir koalisyon ile hükümet kurabilecek güce de hala sahiptir.
Dolayısıyla alternatif konumuna sahip bulunuyor. Ancak Sabetayist Toplum
unsurları Deniz Baykal’a Tayip Erdoğan’dan daha çok mesafelidirler ve CHP’nin
başından uzaklaştırma umutları da kalmamıştır. Bu durum MHP için de söz
konusudur.
Öte yandan hâlihazırda alternatifi bulunmayan AKP Millî Görüş kökenli
bir siyasi kuruluş olarak tek başına iktidardadır. Buna karşın Millî Görüş’ün
asıl temsilcisi Saadet Partisi güçlü bir teşkilat yapısı ve tabanı ile iktidar
potansiyeline sahiptir.
Tek sorun, ele geçen fırsatta bir emrivaki ile Sabetayist kökenli
Numan Kurtulmuş’un getirilip oturtulduğu genel başkanlık koltuğundan artık
start verilmiş bulunan önümüzdeki olağanüstü genel kongrede uzaklaştırılıp
Erbakan ile uyumlu birinin yerine getirilmesidir. Artık ondan sonra Saadet
Partisi’nin önünde hiçbir pürüz kalmaz.
Önümüzdeki genel seçimde Saadet Partisi ya tek başına iktidar olur AKP
ana muhalefet konumuna geçip gerçek anlamda partileşme imkânına kavuşur. Ya da
Saadet Partisi birinci parti olup bir koalisyonla iktidar olur ve AKP yine ana
muhalefet konumuna gelir. Türkiye demokrasisi böylece İttihatçı gelenekten ve
Sabetayist kökenden gelen iki batıcı parti yerine; Millî Görüş geleneğinden
gelen iki yerli ve millî parti ile işletilme sürecine girmiş olur.
İttihatçı köken ve gelenekten gelen partiler dönemi sona erip Millî
Görüş gelenek ve kökeninden gelen partiler dönemi başladığında; kurulacak olan
Adil Düzen demokratik bir diyalektik ile toplumda kökleştirilir ve sağlam bir
tabana oturtulur. Bu sayede Selçuklu ve Osmanlı İslam Medeniyeti bu kez çağdaş
bir anlayışla demokratik yaklaşımla yeniden hayata döndürülür.
Erbakan’ın Türkiye siyaseti için belirlediği vizyonun bu olduğunu
düşünüyoruz.
Sayı: 589

































