Herkesin tüylerini diken diken edip
kanını donduran;
İNANILMAZ İŞLERİN ESRARI
Türk
Silahlı Kuvvetleri Yunan uçakları yaptı
süsünü vererek kendi uçağını düşürebilir mi?
Halkı
galeyana getirip kargaşaya yol açarak darbe ortamı oluşturmak için Fatih
Camii’ni bir cuma günü en yoğun kalabalıklı bir saatte bombalayıp katliam
yapabilir mi?
Ülkeyi
istikrarsızlığa sürükleyip darbe ortamı oluşturmak için okul öğrencilerini önce
ziyaret için bir organizasyonla teşvik ettikten sonra en kalabalık olduğu bir
anda Koç’un Deniz Müzesinde bomba patlatıp çocuk katliamı yapabilir mi?
Devletin
bütçesinden ayrılan paralarla ülkeyi savunsun diye tedarik edilip kendisine
tevdi edilen silahları, mühimmatı, darbeye zemin hazırlamak amacıyla terör
eylemlerinde kullanmak için şurada burada toprağa gömebilir mi?
Ülkenin
% 99’unu oluşturan Müslüman halkı irtica ile yaftalayıp İslam’ı potansiyel
tehdit ve tehlike unsuru diye düşman olarak hedefine koyabilir mi?
Bazı
dini cemaat ve tarikat mensuplarının evlerine, iş yerlerine silah, mühimmat
koydurup terörist olarak lanse etmeyi planlayarak halkına karşı komplo
tertipleyebilir mi?
Biraz
daha geriye gidersek…
Ülkeyi
halkın seçtiği yöneticilerinden kurtarmak için ikide bir darbe yapmaya
kalkışabilir mi?
Bütün
mesaisini, resmi ideolojiyi koruyup kollamak adına halkını kategorik olarak
düşman hedefine alıp darbe planları hazırlamaya yoğunlaştırabilir mi?
İçlerinden
bazısı siyasetçi, aydın, yazar, bilim ve kültür adamı, 17 bin vatandaşı için
faili meçhul cinayetler tertipleyebilir mi?
Ülkenin
başbakanlarına suikastlar tertipleyebilir mi?
Kendisi
bizzat sağ-sol ve bölücü terör örgütleri kurdurarak ya da mevcutlarını
kullanarak siyasete müdahale etmek ve ülke yönetiminde söz sahibi olmak için
şiddet eylemleri yaptırabilir mi?
Ülkede
mezhep ayırımcılığı yaparak; Sivas, Çorum, Kahramanmaraş gibi kitlesel katliam
planları ve provokasyonlar yapabilir mi?
Terörü
bitirmek yerine tam aksine Şemdinli’de olduğu gibi bizzat terör yaptırıp PKK’yı
güçlendirmeye ve etkili hale getirip varlığını sürdürmesine çalışabilir mi?
Bölücü terör örgütünün kucağına itmek için
vatandaşına pislik yedirebilir mi?
Bir
1 Mayıs günü Taksim Meydanında toplanıp gösteri yapanların üzerine yaylım ateşi
açtırıp 37 vatandaşını katlettirebilir mi?
Dağlıca’da
onlarca askerinin şehit edilmesi ile sonuçlanan terörist baskınına çanak tutup
PKK ile ortak hareket edebilir mi?
Elazığ-Bingöl
karayolunda 33 tane silahsız askerini güvenliksiz bırakıp PKK teröristlerinin
önüne atabilir mi?
Sivas’ta
bir dizi provokasyonla toplumu ajite edip galeyana getirdikten sonra Madımak
Oteli’ni kundaklayarak onlarca vatandaşını diri diri yakabilir mi? Bunu gerici
diye yaftaladığı sivil Müslüman halkın üzerine atabilir mi?
Ülkeyi
karıştırmak için intikam süsü vererek 3 gün sonra Erzincan Başbağlar Köyünü,
halkı toplayıp kurşuna dizdikten sonra yakıp kül eden bir eylemin tertipçisi
olabilir mi?
Devletin
temel kuruluşlarından biri olan Danıştay’a kanlı bir saldırı gerçekleştirip
bunu irticacı diye yaftaladığı kesimlerin üzerine atmak üzere tezgâh kurabilir
mi?
Toplumun
büyük çoğunluğunu oluşturan çeşitli Müslüman kesimleri irtica ile suçlayarak
her türlü psikolojik savaş yöntemini uygulamak için medyayı örgütleyip terörize
edebilir mi?
Ülke
gündeminin demirbaşı haline gelen bu türden inanılmaz olayların ve onlara
ilişkin iddiaların baş aktörünün TSK olduğuna dair dile getirilenlerin, yazılıp
çizilenlerin bir gerçekliği ve oluşan yaygın kanaatin bir nedeni olabilir mi?
Devlet
bünyesi içinde Ergenekon gibi bir suç örgütü ve çete yapılanması oluşturabilir
mi?
Mafya
ile işbirliği yapıp cinayetler, şantajlar ve ihalelere fesat karıştırabilir mi?
Listesi
çok daha uzatılabilecek bu inanılması imkânsız olaylar neden meydana gelir ve
Türk Silahlı Kuvvetleri ile nasıl ilintilendirilebilir?
Bütün
bu olaylar ve iddialar neden ülke gündemini sürekli işgal eder, sonu hiç gelmez
ve bir türlü gündemden çıkmaz?
Neden
toplum sürekli ayrıştırılıp zıt kutuplara ayrılarak olup bitenler konusunda
taraflı hale getirilir; sorunlar müzminleştirilir ve aklıselim sahibi herkesin
kabul edebileceği, üzerinde görüş birliğine varabileceği doğru teşhisleri konup
çözümleri bulunamaz?
En
azından resmi yetkililer ortak bir yaklaşım ve izah tarzı ortaya koyamaz? Bu olaylar neden engellenemez, niçin
aydınlatılamaz; niye sürekli zihinler bulandırılır, kafalar karıştırılır?
Niçin
hiç değilse ülke yönetiminden sorumlu ve yetkili merciler ortak bir teşhis ve
çareler üzerinde mutabık kalamaz?
Nasıl
olur da çözümden sorumlu olanlar çözümsüzlüğün, sorunu gidermesi gerekenler
sorunun parçası haline gelip kıyasıya bir mücadeleyi sürgit devam ettirirler?
Neden
ülke halkı kutuplaştırılarak her biri insanlık suçu olan bu olaylar ve iddialar
karşılıklı suçlama ve itham aracı yapılır ve siyasi malzeme olarak kullanılır;
kurumlar, kişiler töhmet altına sokulur?
Ülkenin
medyası, sermayesi, siyaseti, sivil toplum kuruluşları, dahası asla taraf
olmaması gereken askeri, emniyeti, yargısı karşıt düşman kamplara ayrılan
kesimlerin mücadele aracı olabilir mi?
Her
şeyden önemlisi bu inanılmaz ve izah edilemez olaylar neden meydana gelir;
nasıl sürgit devam eder; niçin sona ermez?
Hangi amaçla gerçekleştirilir?
Kendiliğinden
mi olur; arkasında birileri mi var; varsa kim o birileri?
Bu
tüyler ürpertici, kan dondurucu olaylar ve iddialar kendiliğinden meydana gelip
sürgit devam edemeyeceğine ve anlaşılabilir bir izah da getirilemediğine göre
karanlık işler olduğu muhakkaktır. İşte kim bu karanlık güçler ve ne isterler?
Bunları
ortaya çıkarıp bütün bir millete göstermek, teşhir etmek, yargı önüne çıkartıp
hak ettikleri cezaya çarptırmak neden bu kadar zor?
En
azından bu hususta neden toplumsal bir ortak tutum ve yaklaşım sergilenemez;
birinin ak dediğine diğeri kara, ötekinin kara dediğine berikisi ak der?
Toplumun
gerçekleri görüp dost ile düşmanı ayırt edememesi için zihinleri bulandırmayı,
kafaları karıştırmayı misyon haline getirenler bunu niçin ve hangi amaç uğruna
yapıyorlar?
İşte
bütün bu soruların cevaplarını bulmak için akıl, mantık çizgisinden sapmadan,
kafaları karıştırıp zihinleri bulandırmadan, tahriklerden, kışkırtmalardan uzak
bir şekilde, serinkanlı bir yaklaşımla, suhuletle, uçuk ve kaçık iddialardan
sakınarak, havsalaları zorlamadan, sakin bir kafa ve aklıselim ile konuyu
bütünsellik içinde ele alıp birlikte irdelemeye çalışalım…
Elbette
ki bu sorulara cevap arama çabamız; peşin fikirli, art niyetli,
şartlandırılmış, dünya yıkılsa yer aldığı cepheyi terk etmeyi düşünmeyen sabit
fikirli, keskin inançlı kişilere ve tarafını çoktan belirleyip çatışmayı misyon
haline getirenlere yönelik değil.
Çünkü
bu tür beyni yıkanmış, adeta hipnotize edilmiş insanları; ikna edecek,
doğruları kabul ettirecek, gerçekleri tasdik ettirip hakkı teslim etmeye razı
edecek bir yöntem keşfedilmişse bile biz henüz bilmiyoruz. Dolayısıyla muhatap
almaya çalıştıklarımız, mantığı ile hareket eden, itidalli, aklıselim sahibi,
vicdanının sesini dinleyen insaflı kişilerdir. Açıkçası fanatik taraftarlar
okumasa da olur, hatta daha iyi olur.
İsterseniz
önce olmazları tespit edip şöyle başlayalım…
Ülke
halkına karşı bu insanlık suçu niteliğindeki ahlak ve insanlık dışı olayları
yalnızca milletin bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri gibi bir milli ordu
değil; dünyanın hiçbir ordusu ve hatta paralı askerlerden oluşan ordular bile
yapamaz.
Çünkü
bu insanın yaratılışına, yani doğasına aykırı bir durumdur. Bunu yapabilmesi için insanların
fıtratlarını, yaratılışlarını değiştirecek şekilde spesifik bir eğitimle
ezoterik bir kültür ve zihniyetin aşılanması gerekir. Bu da ancak illegal ve
son derece gizli, kapaklı şekilde yapılabilir. Dünyanın hiçbir yerinde legal ve
meşru ortamlarda bu tür bir eğitim yapılamaz, herkese açık yayınlarda yer
verilemez.
Bir
topluma mensup insanlar o toplumun büyük çoğunluğunu kategorik düşman telakki
edip karşısında ölümüne bir savaş yürütemezler. Dolayısıyla bu topluma mensup
insanlar bu ülke insanlarına karşı asla bu gaddarca kitlesel suçları
işleyemezler…
Bir
ülke toplumuna mensup insanlar yönetim mekanizmalarının başına geçtiklerinde
kendi ülkelerinin aleyhine yabancı güçlerle işbirliğine gidebilir, şahsi
çıkarları ve ikballeri uğruna birtakım tavizler verebilir, toplumun zarar
görmesine göz yumabilirler.
Fakat
kendi toplumlarına diş bileyip ölümüne düşmanlık besleyemezler; çoluk, çocuk,
suçsuz ayırımı yapmadan hunharca katliamlar yapamazlar. Bunları ancak topluma
ait olmayan yabancı ve düşman unsurlar ve zihniyetler yapabilirler.
Bir
ülkenin medyası, sermayesi, siyasi kuruluşları, sivil toplum örgütleri, devlet
organları, güvenlikten sorumlu kurumları bu tür akıl ve havsalanın alamayacağı
cinayetlerin, katliamların, komploların içinde bilinçli şekilde yer alamazlar.
Bunun için geliştirilmiş sofistik yöntemler, hassas yapılanmalar, spesifik
örgütlenmeler gerekir.
Yaşını
başını almış, şerefli mevkilere gelmiş, itibarlı konumlarda bulunan yetişkin
şahsiyetlerin ülke aleyhine intihar komandoları gibi cüretkâr eylemlerde
kullanılmaları teknik olarak nasıl mümkün değilse; aynı şekilde bu insanlık
suçlarını ülkelerine ve toplumlarına karşı işlemeleri de mantıken mümkün
değildir.
İntihar
komandoları yetiştirmek için genç yaştaki insanlar özel yöntemlerle sıkı bir
eğitim, şartlandırma ve beyin yıkamadan geçirilip uygun şartlarda kontrol
altında tutulmaları gerekir. Bu insanlık suçları da ancak bu tür bir özel
eğitimle yetiştirilmiş, toplumdan farklı bir karşıt düşmanlık kültürü ile
yoğrulmuş gizli ve gizemli yapılanmalara mensup unsurlar tarafından sistematik
şekilde işlenebilir.
Peki,
toplumlar içerisinde böyle örgütlü yapılanmalar var mıdır? Tarihte ve günümüzde
bu tip yapılanmalara ve örgütlenmelere örnek teşkil edecek oluşumlardan söz
edilebilir mi?
Ne
yazık ki evet! Gerek tarihte ve gerekse günümüz dünyasında tüm toplumları adeta
bir ağ gibi saran bu tür gizli ve gizemli yapılanmalar hep olmuştur, halen de
vardır. Ve bunun tüm dünyada bilinen bir de esrarengiz öğretisi vardır: KABALA!
Eski
Mısır’da Firavunlar döneminde yaşayan Kabala adlı bir kişinin Tevrat’a da
sokulup tahrif eden bu gizli öğretisi ve ona ilişkin sırlar; Hz. Musa ile
birlikte göç eden İsrail Oğullarından bazı kişiler tarafından Kudüs’e taşınmıştır.
Kötülüğü örgütleyen bu şer odaklarının varlığına Kur’an’da yer verilmektedir.
Yahudi
Toplumu içinde yuvalanıp başka toplumlara karşı her türlü kötülüğü örgütleyen
şer odaklarının Kabala denilen bu öğretisi, Kabalacı hahamlar tarafından herkese
açık yazılı metinler haline getirilemediği için ya şifreli, kriptolu, ezoterik
yöntemlerle ya da özel yetiştirilmiş uygun kişiler üzerinden sözlü olarak
sistematik şekilde kuşaklar boyu aktarılmış ve günümüzde de oldukça etkin bir
durumda yaşatılmaktadır.
Günümüzde
bu yöntemi uygulayarak örgütlenip yapılanan en ünlü kuruluş uluslar arası mason
teşkilatlarıdır. Bu kuruluşların son derece gizli ve esrarlı olması zaten
kaçınılmaz şekilde toplum tarafından kabul edilemez birtakım sapkın düşünceler,
kabul edilemez öğretiler taşıdıkları ve kirli işler çevirdikleri anlamı taşır.
Elbette ki bu esrarengiz ezoterik örgütler masonlarla sınırlı değildir.
Tarihte
ise Müslümanların elinde bulunan Kudüs’ü alıp mabette saklandığına inandıkları
Kabala sırlarına ve kutsal emanetlere ulaşmak için Haçlı Seferlerini örgütleyip
Hıristiyan Dünyasını tahrik eden Tapınak Şövalyeleri böyle esrarengiz bir
örgüttü. Büyük Fransız ihtilalinin de Tapınak Şövalyelerinin eseri olduğuna
ilişkin güçlü kanıtlar çeşitli eserlerde yer almaktadır.
Tüm
Avrupa ülkelerinde örgütlenen Gül-Haç yapılanmaları da onların bir devamı idi.
Uluslar arası masonluk örgütlenmeleri ve benzeri esrarengiz kuruluşların da
Kabalacı Yahudi öğretisi ile aynı sembolleri, aynı düşünceleri ve aynı
yapılanma tekniklerini kullandıkları sayısız yayınlarla ispatlanmış ve genel
kabul gören bir realitedir.
Satanist
grupların kullandıkları gizemli sembollerle masonların kullandığı semboller de
ortaktır ve Kabala kaynaklıdır. Zaten Kabala şeytandan bilgi ve talimat alma yöntem
ve öğretisidir. Kabalacı hahamlar sihir, büyü ve simya ile de uğraşırlar.
Bunlar toplumda gizli yöntemlerle kötülüğü örgütleyerek servet, güç ve iktidar
sahibi olmaya çalışan ezoterik zihniyet sahibi unsurlardır.
İşte
bu esrarengiz Kabala öğretisinin tarihteki en ünlülerinden biri de İzmirli
Kabalacı Haham Sabetay Sevi’dir.
Bu
zat Yahudilerin beklediği Mesih olduğunu iddia edip Osmanlı Devleti’ne karşı
ayaklandı. Sonra yakalanıp İstanbul’a getirildi ve ölüm cezasına çarptırıldı.
Bu olayın yaşandığı Padişah Avcı Mehmet dönemi aynı zamanda Köprülüler
Devridir. Köprülüler ile Yahudiler arasında çok yakın ve sıcak bir diyalog
vardır ve bunun mahiyeti henüz yeterince bilinememektedir.
Osmanlı
Sarayındaki Yahudi nüfuzu sayesinde sözde Müslüman olduğunu söyleyen Kabalist
Haham Sabetay Sevi ipten kurtulmakla kalmaz hatırı sayılır bir görev verilmesi
de temin edilir!
Sonra
Selanik’e gidip yerleşir ve İspanya’dan göç edip Osmanlı Devleti’ne sığınan
Yahudi Toplumu içerisinde kendisine bir müritler topluluğu oluşturup Sabetayist
Cemaatini kurar. Nüfusun % 70’inin Yahudi olduğu Selanik’te sözde Müslüman olan
Kabalist Haham Sabetay Sevi’nin oluşturduğu, Selanik Dönmeleri olarak da anılan
bu esrarengiz Sabetayist Cemaat Osmanlı Devleti’nde sızma yöntemleri ile çok
önemli mevkiler elde eder ve Selanik Osmanlı’nın gizli başkenti diye anılır.
Daha
sonra Selanik’te İttihat ve Terakki Cemiyeti adıyla özellikle askerlerle
bürokratların üye oldukları bir gizli siyasi örgüt oluşturan Sabetayist Cemaat
mensupları; başkent İstanbul ve İzmir başta olmak üzere birçok önemli merkezde
şubeler açarak faaliyette bulunurlar, böylece yapılanmaları giderek gelişir ve
nüfuzları artar.
Bu
illegal örgütlenme nihayet legal hale getirilerek resmen siyasi partiye
dönüştürülür. İttihat ve Terakki’nin bu çalışmaları sonucu 1908’de Meşrutiyet
ilan edilir. Bir yıl sonra ise bu gizli Yahudi Toplumunun Selanik’te
oluşturduğu Hareket Ordusu trenle getirildiği İstanbul’da başına bir Sabetayist
olan Mahmut Şevket Paşa getirilerek başkent kuşatılır.
Hareket
Ordusunun İstanbul’a gönderilmesinin gerekçesi enteresandır: 31 Mart İrtica ayaklanmasını bastırmak!
Şeriat
yasalarının uygulandığı, padişahların aynı zamanda halife de olduğu Osmanlı
Devleti’nde birtakım gruplar şeriat
isteriz diye bir ayaklanma gerçekleştirirler. İşte bu ayaklanmayı bastırmak
gerekçesi ile oluşturulup gönderilen Hareket Ordusu bu ayaklanmayı bastırmak
yerine Sarayı kuşatıp Sultan II. Abdülhamit’i tahttan indirir ve Selanik’e
sürgün ederek bir Yahudi’ye ait malikânede göz hapsinde tutar. Açıkçası 31 Mart İrtica Vakası, Hareket Ordusunu
İstanbul’a getirmeye gerekçe hazırlamak için Sabetayist unsurlar tarafından
tezgâhlanan bir mizansenden başka bir şey değildir!
İşte
o tarihten sonra Osmanlı Devleti’nin yönetimi fiilen Sabetayist Yahudilerin
eline geçer ve padişah artık onların bir zavallı kuklası durumundadır, her
istediklerini pervasızca yaparlar. Ama ne yaparlarsa yapsınlar hiç değişmeyen
gerekçeleri irtica tehlikesini bertaraf edip çağdaşlaşma sürecini devam
ettirmektir.
O
sırada Sabetayist Yahudilerin oluşturduğu İttihat ve Terakki Partisi mensupları
iki farklı siyasi zihniyete sahiptir. Bir kesimi yönetimini ele geçirmiş
oldukları Osmanlı Devleti’ni ABD gibi bir gizli Yahudi Devleti haline getirmeyi
ister. Bunlar dış güç olarak Almanya ile işbirliği içindedirler.
Diğer
bir kısım İttihatçılar ise Dünya Siyonizminin isteği doğrultusunda Nil ile
Fırat arası arzımevud üzerinde
merkezi Kudüs olan Yahudi Krallığı kurulması için Osmanlı Devleti’nin dağıtılıp
Filistin toprakları üzerinde Yahudi Devletinin kurulmasına imkân verecek
şekilde bir Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını öngören vizyon doğrultusunda
çalışırlar. Bunlar ise sırtlarını dış güç olarak İngiltere’ye dayarlar.
İngilizler
İstanbul’u işgal ettiklerinde İttihatçıların Almancı kanadı iktidarda idi.
İngiliz işgal kuvvetleri bunları tutuklatıp önde gelenlerini bir denizaltıya
doldurup Almanya’ya sürgüne gönderdiler. İngilizler Osmanlı Hükümeti’ni devirip
ordularını ve Parlamentoyu dağıtarak Padişah Vahdettin’i bir gemiye bindirip sürgüne
yolladılar.
İngilizler,
işbirlikçisi olan İttihatçıları el altından destekleyip Ankara’ya yollayarak
yeni devleti onlara kurdurdular. Bunun için müttefikleri olarak Anadolu
illerine girmiş bulunan Fransız, İtalyan ve Yunan işgal kuvvetlerine talimat verip
geri çekilmelerini sağladılar.
Böylece
Ankara’da yeni yönetimi oluşturmaya çalışan İngiliz işbirlikçisi İttihatçı
komutanlar Anadolu’yu boşaltmak üzere geri çekilen müttefik işgal kuvvetlerini
kovalayarak çok kolay bir kurtuluş savaşı kazanıp kahraman oldular.
Bu
kahramanlıkla sağladıkları itibarla Anadolu halkını kendilerine taraftar yapıp
itaat ettiren İttihatçılar Ankara’da yeni yönetimi oluşturmaya çalışırken
önceki başkent İstanbul İngilizlerin işgali altında idi. İngiliz işbirlikçisi
İttihatçılar Ankara’da yönetimi kurarken dağıtılmış bulunan Osmanlı
Meclisindeki yandaşları da peyderpey Ankara’ya taşınmaya başladılar.
Türkiye
Cumhuriyeti, Selanik’ten oluşturulup yola çıkarılarak Osmanlı Başkenti
İstanbul’u işgal eden Hareket Ordusu sayesinde İttihat ve Terakki Partisi
unsurlarınca kurulan CHP tarafından kuruldu.
Şu
tarihler her şeyi açık seçik gözler önüne sermiyor mu?
Hareket
ordusunun İstanbul’a girişi...: 19 Nisan 1909
İngilizlerin
İstanbul’u işgali…………...: 18 Nisan 1918
Lozan
Anlaşması………………….: 24 Temmuz 1923
İngilizlerin
İstanbul işgalini kaldırmaları : 6 Ekim 1923
Cumhuriyet’in
ilanı……………………...: 29 Ekim 1923
Ankara’da
yeni yönetimi kuran İttihatçıların İngilizlerle birlikte hareket ettiklerinin
çok önemli bir kanıtı da şudur: İngilizlerin Almanya’ya sürdükleri İttihatçılar
Cumhuriyet ilan edildikten sonra da yurda sokulmadılar!
Yani
olayın özü şudur: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesini Kabalist Haham
Sabetay Sevi tarafından oluşturulan Sabetayist Toplum temsil etmektedir.
Sabetayistler özünde Yahudi olmalarına karşın Türk ve Müslüman kimlikli
gözükmektedirler. Yani çifte dinli ve çifte milliyetlidirler.
Osmanlı
toplumu içindeki iki kadim ve güçlü azınlıktan Rumlar Mübadele, Ermeniler ise
Tehcir sonucu Anadolu’dan temizlendiler. Dünya Siyonizminin planlayarak
yürüttüğü ve bu iki büyük trajik toplumsal göç hareketine Hıristiyan Âlemi
sesini çıkartmayıp seyirci kaldı; hatta yönetimler destek de verdiler!
Aynı
devletler aradan bir asır geçtikten sonra Dünya Siyonizminin isteği
doğrultusunda bu kez soy kırım diyerek
Türkiye’den hesap sormaya kalkıştılar. Yani Dünya Siyonizmi, Sabetayist
İttihatçıların Osmanlı kimliği arkasına saklanarak gerçekleştirdikleri kendi
planı Ermeni Tehcirinin hesabını şimdi soy kırım diyerek Türkiye
Cumhuriyeti’nden sormaya kalkışıyor.
Çünkü
Türkiye, Dünya Siyonizmi güdümünden kurtulup Selçuklu ve Osmanlı’nın devamı
Yeniden Büyük Türkiye olma yolunda ilerlemeye ve Dünya Siyonizm’inden bağımsız
iç ve dış politikalar izlemeye başladı.
Anadolu
Rumlardan ve Ermenilerden temizlendikten sonra rakipsiz kalan Sabetayist Yahudi
azınlık Dünya Siyonizmine sırtını dayayarak Türkiye Cumhuriyeti’ni bir zümre
oligarşisi şeklinde kurmuştu. Daha sonra İstanbul’daki Rumlar ve Ermeniler ise
İsmet İnönü döneminde spesifik olarak azınlıklar için çıkartılan Varlık Vergisi
ve Demokrat Parti iktidarında başlatılan 6-7 Eylül çapul olayları ile göçe
zorlandılar.
Yahudi
kimliğini gizleyen sözde Müslüman Sabetayist Toplumu Varlık Vergisi ve 6-7
Eylül olaylarından olumsuz etkilenmek bir yana göçe zorlananların mülklerine
çöktüler. Açık kimlikli Yahudiler de olumsuz etkilenerek Dünya Siyonizminin
isteği doğrultusunda İsrail’e göç ettirildiler.
Büyük
Müslüman çoğunluğa gelince sürülebilecek bir ülke olmadığı için Lozan Anlaşması
sırasında belirleyici faktör olarak misyon üstlenen Mısırlı Haham Haim Nahum
planı uygulanarak devlet, siyaset, ekonomi, eğitim ve kültür hayatından
dışlanıp dinlerinden uzaklaştırıldılar, kırsal alanlara itilerek fakir, cahil,
güçsüz bırakıldılar.
Böylece
Sabetayist Yahudi Toplumu büyük Müslüman çoğunluğu asimile edip paryalaştırmak
üzere azınlık oligarşisine dayalı bir hile rejimi ve köle düzeni kurdu. Tüm
devlet organlarının kilit noktalarına Sabetayist Yahudi azınlık unsurlarını
yerleştirdi.
Ülkenin tüm sahaları Sabetayist Yahudi aileler
arasında üleştirildi. Sermaye, medya, siyaset, sivil toplum kuruluşları, sanat
ve kültür sahaları Sabetayist Yahudilerin hâkimiyetine geçirildi… Bütün her şey
azınlıkçı Sabetayist Yahudi Toplum unsurlarının Türkiye’yi kurdukları zümre
oligarşisi ile ilelebet yöneteceği şekilde dizayn edildi.
Ancak
buna karşın, Hareket Ordusu’nun İstanbul’u kuşatıp Sultan II. Abdülhamit Hanı
tahttan indirdiği 1909’dan 60 yıl sonra Erbakan tarafından başlatılan Millî
Görüş hareketi, Cumhuriyet’in ilanından 50 yıl sonra Millî Selamet Partisi ile
ilk girdiği 1973 Seçiminde Parlamentoya 52 üye sokarak çeşitli koalisyonlarla 4
yıl aralıksız ülke yönetimine ortak oldu.
Tıpkı
Sabetayist Yahudilerin kurduğu İttihat ve Terakki gibi ordu içerisinde gizli
bir millî derin devlet kuran Erbakan
art arda açılıp kapatılan partileri ile nihayet ülke yönetimini ele geçirdi.
Bugün bütün her şeylerini Erbakan ve Millî
Görüş’e borçlu bulunan şahsiyetlerden biri her türlü direnişe rağmen
Cumhurbaşkanı seçilip Çankaya Köşkü’ne çıkmış bulunuyor. Bir diğeri TBMM
Başkanıdır. Bir başkası ise iki dönemdir tek başına iktidarda Başbakan olarak
ülkeyi yönetmektedir. Merkez Bankası Başkanlığına da Erbakan’ın bir yakın adamı
getirilmiştir. Artık bu kadarı yeterli, fazla ayrıntıya girmeye gerek yok…
Sabetayist
Yahudi Toplumu unsurları siyasette silinmiş durumdadırlar. İttihat ve
Terakkinin devamı olarak kurdukları CHP’nin başında bile bir Müslüman Anadolu
Evladı bulunmaktadır. Sermaye, medya, sinema, tiyatro sahalarındaki tekelleri
kırılmış ve hızla da silinmektedirler.
Komşuları
ile kanlı bıçaklı ve yalnızca İsrail ile dost ve stratejik müttefik olan
Türkiye; şimdi artık bütün komşuları ile dost ve stratejik müttefik olup sadece
İsrail ile kanlı bıçaklı hale gelmiştir.
İşte
bu durumu hazmedemeyen ve kurucu irade olarak
oluşturdukları Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet yönetme sevdasından vazgeçemeyen
Sabetayist Yahudi unsurları göze göz, dişe diş çok inatçı bir direniş
sergilemektedirler. Açıkçası Türkiye
Cumhuriyeti ya bizim olacak, biz yöneteceğiz; ya da hiç kimsenin olmayacak,
kimseye yönettirmeyiz diyorlar.
Türkiye’de
son zamanlarda vuku bulan bu inanılmaz olayların, havsalalara sığmayan işlerin,
izah edilemeyen gelişmelerin özünde, yönetimini ellerinden kaçırdıkları
Türkiye’yi kimseye yar etmek istemeyen azınlıkçı Sabetayist Yahudi unsurların
bu inatçı direnişleri vardır.
Özetlersek;
Orta Asya’dan gelip Söğüt kasabasına yerleşen bir Türkmen aşiretinin kurup
nihayet İstanbul’u fethederek Bizans İmparatorluğuna son verdiği Osmanlı
Devleti; İspanya’dan göç edip Selanik’te yerleşen Yahudilerden Kabalist Haham
Sabetay Sevi’nin oluşturduğu ezoterik Sabetayist Topluluğu tarafından
oluşturulan Hareket Ordusu ile başkent İstanbul kuşatılarak ele geçirildi.
Türkiye Cumhuriyeti böyle kuruldu.
Şimdi
ise Millî Görüş hareketini başlatan Erbakan tarafından Türkiye Cumhuriyeti
azınlıkçı Sabetayist toplum oligarşisinin elinden alınarak ve bu tarihi kırılma
süreci parantez içine alınıp tamir edilerek Yeniden Büyük Türkiye 1000 yıllık
Selçuklu ve Osmanlı geçmişi üzerine tekrar inşa edilmektedir.
Bu
muhteşem olay ve müthiş gerçeklik henüz aysberg gibi büyük kısmı su altında
olduğu için net görülüp kavranması mümkün olamamaktadır. Bundan kaynaklanan
direnişin de algılanıp doğru anlaşılması kolay olmamaktadır. Bir de bu yürütülen
örtülü mücadelenin adını koymak şu anda kimsenin işine gelmiyor. Bu yüzden
belirsizliğini koruyor.
Bu
gerçekliği yabancı gözlemciler daha iyi fark edip gözlemleyebilmektedirler.
Ancak bu hamur sanırız daha fazla su kaldırmaz, çok yakın bir gelecekte
perdeler açılır, olağanüstü muhteşem gerçeklik çıplak gözlerle izlenebilecek
açıklıkta sergilenecek diye umuyoruz.
Şu
anda bu durumun farkındalığının lüksünü El-Azizciler yaşıyor.
Sayı:591


























