Karakter Boyutu A A A
İNANILMAZ İŞLERİN ESRARI
05 Şubat 2010 Cuma 23:59

Türkiyede son zamanlarda vuku bulan inanılmaz olayların ardında, yönetimini ellerinden kaçırdıkları Türkiyeyi kimseye yar etmek istemeyen azınlıkçı Sabetayist Yahudi unsurların inatçı direnişleri vardır.

Herkesin tüylerini diken diken edip kanını donduran;

İNANILMAZ İŞLERİN ESRARI

Türk Silahlı Kuvvetleri Yunan uçakları yaptı süsünü vererek kendi uçağını düşürebilir mi?

Halkı galeyana getirip kargaşaya yol açarak darbe ortamı oluşturmak için Fatih Camii’ni bir cuma günü en yoğun kalabalıklı bir saatte bombalayıp katliam yapabilir mi?

Ülkeyi istikrarsızlığa sürükleyip darbe ortamı oluşturmak için okul öğrencilerini önce ziyaret için bir organizasyonla teşvik ettikten sonra en kalabalık olduğu bir anda Koç’un Deniz Müzesinde bomba patlatıp çocuk katliamı yapabilir mi?

Devletin bütçesinden ayrılan paralarla ülkeyi savunsun diye tedarik edilip kendisine tevdi edilen silahları, mühimmatı, darbeye zemin hazırlamak amacıyla terör eylemlerinde kullanmak için şurada burada toprağa gömebilir mi?

Ülkenin % 99’unu oluşturan Müslüman halkı irtica ile yaftalayıp İslam’ı potansiyel tehdit ve tehlike unsuru diye düşman olarak hedefine koyabilir mi?

Bazı dini cemaat ve tarikat mensuplarının evlerine, iş yerlerine silah, mühimmat koydurup terörist olarak lanse etmeyi planlayarak halkına karşı komplo tertipleyebilir mi?

Biraz daha geriye gidersek…

Ülkeyi halkın seçtiği yöneticilerinden kurtarmak için ikide bir darbe yapmaya kalkışabilir mi?

Bütün mesaisini, resmi ideolojiyi koruyup kollamak adına halkını kategorik olarak düşman hedefine alıp darbe planları hazırlamaya yoğunlaştırabilir mi?

İçlerinden bazısı siyasetçi, aydın, yazar, bilim ve kültür adamı, 17 bin vatandaşı için faili meçhul cinayetler tertipleyebilir mi?

Ülkenin başbakanlarına suikastlar tertipleyebilir mi?

Kendisi bizzat sağ-sol ve bölücü terör örgütleri kurdurarak ya da mevcutlarını kullanarak siyasete müdahale etmek ve ülke yönetiminde söz sahibi olmak için şiddet eylemleri yaptırabilir mi?

Ülkede mezhep ayırımcılığı yaparak; Sivas, Çorum, Kahramanmaraş gibi kitlesel katliam planları ve provokasyonlar yapabilir mi?

Terörü bitirmek yerine tam aksine Şemdinli’de olduğu gibi bizzat terör yaptırıp PKK’yı güçlendirmeye ve etkili hale getirip varlığını sürdürmesine çalışabilir mi?

 Bölücü terör örgütünün kucağına itmek için vatandaşına pislik yedirebilir mi?

Bir 1 Mayıs günü Taksim Meydanında toplanıp gösteri yapanların üzerine yaylım ateşi açtırıp 37 vatandaşını katlettirebilir mi?

Dağlıca’da onlarca askerinin şehit edilmesi ile sonuçlanan terörist baskınına çanak tutup PKK ile ortak hareket edebilir mi?

Elazığ-Bingöl karayolunda 33 tane silahsız askerini güvenliksiz bırakıp PKK teröristlerinin önüne atabilir mi?

Sivas’ta bir dizi provokasyonla toplumu ajite edip galeyana getirdikten sonra Madımak Oteli’ni kundaklayarak onlarca vatandaşını diri diri yakabilir mi? Bunu gerici diye yaftaladığı sivil Müslüman halkın üzerine atabilir mi?

Ülkeyi karıştırmak için intikam süsü vererek 3 gün sonra Erzincan Başbağlar Köyünü, halkı toplayıp kurşuna dizdikten sonra yakıp kül eden bir eylemin tertipçisi olabilir mi?

Devletin temel kuruluşlarından biri olan Danıştay’a kanlı bir saldırı gerçekleştirip bunu irticacı diye yaftaladığı kesimlerin üzerine atmak üzere tezgâh kurabilir mi?

Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan çeşitli Müslüman kesimleri irtica ile suçlayarak her türlü psikolojik savaş yöntemini uygulamak için medyayı örgütleyip terörize edebilir mi?

Ülke gündeminin demirbaşı haline gelen bu türden inanılmaz olayların ve onlara ilişkin iddiaların baş aktörünün TSK olduğuna dair dile getirilenlerin, yazılıp çizilenlerin bir gerçekliği ve oluşan yaygın kanaatin bir nedeni olabilir mi?

Devlet bünyesi içinde Ergenekon gibi bir suç örgütü ve çete yapılanması oluşturabilir mi?

Mafya ile işbirliği yapıp cinayetler, şantajlar ve ihalelere fesat karıştırabilir mi?

Listesi çok daha uzatılabilecek bu inanılması imkânsız olaylar neden meydana gelir ve Türk Silahlı Kuvvetleri ile nasıl ilintilendirilebilir?

Bütün bu olaylar ve iddialar neden ülke gündemini sürekli işgal eder, sonu hiç gelmez ve bir türlü gündemden çıkmaz?

Neden toplum sürekli ayrıştırılıp zıt kutuplara ayrılarak olup bitenler konusunda taraflı hale getirilir; sorunlar müzminleştirilir ve aklıselim sahibi herkesin kabul edebileceği, üzerinde görüş birliğine varabileceği doğru teşhisleri konup çözümleri bulunamaz?

En azından resmi yetkililer ortak bir yaklaşım ve izah tarzı ortaya koyamaz?  Bu olaylar neden engellenemez, niçin aydınlatılamaz; niye sürekli zihinler bulandırılır, kafalar karıştırılır?

Niçin hiç değilse ülke yönetiminden sorumlu ve yetkili merciler ortak bir teşhis ve çareler üzerinde mutabık kalamaz?

Nasıl olur da çözümden sorumlu olanlar çözümsüzlüğün, sorunu gidermesi gerekenler sorunun parçası haline gelip kıyasıya bir mücadeleyi sürgit devam ettirirler?

Neden ülke halkı kutuplaştırılarak her biri insanlık suçu olan bu olaylar ve iddialar karşılıklı suçlama ve itham aracı yapılır ve siyasi malzeme olarak kullanılır; kurumlar, kişiler töhmet altına sokulur?

Ülkenin medyası, sermayesi, siyaseti, sivil toplum kuruluşları, dahası asla taraf olmaması gereken askeri, emniyeti, yargısı karşıt düşman kamplara ayrılan kesimlerin mücadele aracı olabilir mi?

Her şeyden önemlisi bu inanılmaz ve izah edilemez olaylar neden meydana gelir; nasıl sürgit devam eder; niçin sona ermez?

 Hangi amaçla gerçekleştirilir?

Kendiliğinden mi olur; arkasında birileri mi var; varsa kim o birileri?

Bu tüyler ürpertici, kan dondurucu olaylar ve iddialar kendiliğinden meydana gelip sürgit devam edemeyeceğine ve anlaşılabilir bir izah da getirilemediğine göre karanlık işler olduğu muhakkaktır. İşte kim bu karanlık güçler ve ne isterler?

Bunları ortaya çıkarıp bütün bir millete göstermek, teşhir etmek, yargı önüne çıkartıp hak ettikleri cezaya çarptırmak neden bu kadar zor?

En azından bu hususta neden toplumsal bir ortak tutum ve yaklaşım sergilenemez; birinin ak dediğine diğeri kara, ötekinin kara dediğine berikisi ak der?

Toplumun gerçekleri görüp dost ile düşmanı ayırt edememesi için zihinleri bulandırmayı, kafaları karıştırmayı misyon haline getirenler bunu niçin ve hangi amaç uğruna yapıyorlar?

İşte bütün bu soruların cevaplarını bulmak için akıl, mantık çizgisinden sapmadan, kafaları karıştırıp zihinleri bulandırmadan, tahriklerden, kışkırtmalardan uzak bir şekilde, serinkanlı bir yaklaşımla, suhuletle, uçuk ve kaçık iddialardan sakınarak, havsalaları zorlamadan, sakin bir kafa ve aklıselim ile konuyu bütünsellik içinde ele alıp birlikte irdelemeye çalışalım…

Elbette ki bu sorulara cevap arama çabamız; peşin fikirli, art niyetli, şartlandırılmış, dünya yıkılsa yer aldığı cepheyi terk etmeyi düşünmeyen sabit fikirli, keskin inançlı kişilere ve tarafını çoktan belirleyip çatışmayı misyon haline getirenlere yönelik değil.

Çünkü bu tür beyni yıkanmış, adeta hipnotize edilmiş insanları; ikna edecek, doğruları kabul ettirecek, gerçekleri tasdik ettirip hakkı teslim etmeye razı edecek bir yöntem keşfedilmişse bile biz henüz bilmiyoruz. Dolayısıyla muhatap almaya çalıştıklarımız, mantığı ile hareket eden, itidalli, aklıselim sahibi, vicdanının sesini dinleyen insaflı kişilerdir. Açıkçası fanatik taraftarlar okumasa da olur, hatta daha iyi olur.

İsterseniz önce olmazları tespit edip şöyle başlayalım…

Ülke halkına karşı bu insanlık suçu niteliğindeki ahlak ve insanlık dışı olayları yalnızca milletin bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri gibi bir milli ordu değil; dünyanın hiçbir ordusu ve hatta paralı askerlerden oluşan ordular bile yapamaz.

Çünkü bu insanın yaratılışına, yani doğasına aykırı bir durumdur.  Bunu yapabilmesi için insanların fıtratlarını, yaratılışlarını değiştirecek şekilde spesifik bir eğitimle ezoterik bir kültür ve zihniyetin aşılanması gerekir. Bu da ancak illegal ve son derece gizli, kapaklı şekilde yapılabilir. Dünyanın hiçbir yerinde legal ve meşru ortamlarda bu tür bir eğitim yapılamaz, herkese açık yayınlarda yer verilemez.

Bir topluma mensup insanlar o toplumun büyük çoğunluğunu kategorik düşman telakki edip karşısında ölümüne bir savaş yürütemezler. Dolayısıyla bu topluma mensup insanlar bu ülke insanlarına karşı asla bu gaddarca kitlesel suçları işleyemezler…

Bir ülke toplumuna mensup insanlar yönetim mekanizmalarının başına geçtiklerinde kendi ülkelerinin aleyhine yabancı güçlerle işbirliğine gidebilir, şahsi çıkarları ve ikballeri uğruna birtakım tavizler verebilir, toplumun zarar görmesine göz yumabilirler.

Fakat kendi toplumlarına diş bileyip ölümüne düşmanlık besleyemezler; çoluk, çocuk, suçsuz ayırımı yapmadan hunharca katliamlar yapamazlar. Bunları ancak topluma ait olmayan yabancı ve düşman unsurlar ve zihniyetler yapabilirler.

Bir ülkenin medyası, sermayesi, siyasi kuruluşları, sivil toplum örgütleri, devlet organları, güvenlikten sorumlu kurumları bu tür akıl ve havsalanın alamayacağı cinayetlerin, katliamların, komploların içinde bilinçli şekilde yer alamazlar. Bunun için geliştirilmiş sofistik yöntemler, hassas yapılanmalar, spesifik örgütlenmeler gerekir.

Yaşını başını almış, şerefli mevkilere gelmiş, itibarlı konumlarda bulunan yetişkin şahsiyetlerin ülke aleyhine intihar komandoları gibi cüretkâr eylemlerde kullanılmaları teknik olarak nasıl mümkün değilse; aynı şekilde bu insanlık suçlarını ülkelerine ve toplumlarına karşı işlemeleri de mantıken mümkün değildir.

İntihar komandoları yetiştirmek için genç yaştaki insanlar özel yöntemlerle sıkı bir eğitim, şartlandırma ve beyin yıkamadan geçirilip uygun şartlarda kontrol altında tutulmaları gerekir. Bu insanlık suçları da ancak bu tür bir özel eğitimle yetiştirilmiş, toplumdan farklı bir karşıt düşmanlık kültürü ile yoğrulmuş gizli ve gizemli yapılanmalara mensup unsurlar tarafından sistematik şekilde işlenebilir.

Peki, toplumlar içerisinde böyle örgütlü yapılanmalar var mıdır? Tarihte ve günümüzde bu tip yapılanmalara ve örgütlenmelere örnek teşkil edecek oluşumlardan söz edilebilir mi?

Ne yazık ki evet! Gerek tarihte ve gerekse günümüz dünyasında tüm toplumları adeta bir ağ gibi saran bu tür gizli ve gizemli yapılanmalar hep olmuştur, halen de vardır. Ve bunun tüm dünyada bilinen bir de esrarengiz öğretisi vardır: KABALA!

Eski Mısır’da Firavunlar döneminde yaşayan Kabala adlı bir kişinin Tevrat’a da sokulup tahrif eden bu gizli öğretisi ve ona ilişkin sırlar; Hz. Musa ile birlikte göç eden İsrail Oğullarından bazı kişiler tarafından Kudüs’e taşınmıştır. Kötülüğü örgütleyen bu şer odaklarının varlığına Kur’an’da yer verilmektedir.

Yahudi Toplumu içinde yuvalanıp başka toplumlara karşı her türlü kötülüğü örgütleyen şer odaklarının Kabala denilen bu öğretisi, Kabalacı hahamlar tarafından herkese açık yazılı metinler haline getirilemediği için ya şifreli, kriptolu, ezoterik yöntemlerle ya da özel yetiştirilmiş uygun kişiler üzerinden sözlü olarak sistematik şekilde kuşaklar boyu aktarılmış ve günümüzde de oldukça etkin bir durumda yaşatılmaktadır.

Günümüzde bu yöntemi uygulayarak örgütlenip yapılanan en ünlü kuruluş uluslar arası mason teşkilatlarıdır. Bu kuruluşların son derece gizli ve esrarlı olması zaten kaçınılmaz şekilde toplum tarafından kabul edilemez birtakım sapkın düşünceler, kabul edilemez öğretiler taşıdıkları ve kirli işler çevirdikleri anlamı taşır. Elbette ki bu esrarengiz ezoterik örgütler masonlarla sınırlı değildir.

Tarihte ise Müslümanların elinde bulunan Kudüs’ü alıp mabette saklandığına inandıkları Kabala sırlarına ve kutsal emanetlere ulaşmak için Haçlı Seferlerini örgütleyip Hıristiyan Dünyasını tahrik eden Tapınak Şövalyeleri böyle esrarengiz bir örgüttü. Büyük Fransız ihtilalinin de Tapınak Şövalyelerinin eseri olduğuna ilişkin güçlü kanıtlar çeşitli eserlerde yer almaktadır.

Tüm Avrupa ülkelerinde örgütlenen Gül-Haç yapılanmaları da onların bir devamı idi. Uluslar arası masonluk örgütlenmeleri ve benzeri esrarengiz kuruluşların da Kabalacı Yahudi öğretisi ile aynı sembolleri, aynı düşünceleri ve aynı yapılanma tekniklerini kullandıkları sayısız yayınlarla ispatlanmış ve genel kabul gören bir realitedir.

Satanist grupların kullandıkları gizemli sembollerle masonların kullandığı semboller de ortaktır ve Kabala kaynaklıdır. Zaten Kabala şeytandan bilgi ve talimat alma yöntem ve öğretisidir. Kabalacı hahamlar sihir, büyü ve simya ile de uğraşırlar. Bunlar toplumda gizli yöntemlerle kötülüğü örgütleyerek servet, güç ve iktidar sahibi olmaya çalışan ezoterik zihniyet sahibi unsurlardır.

İşte bu esrarengiz Kabala öğretisinin tarihteki en ünlülerinden biri de İzmirli Kabalacı Haham Sabetay Sevi’dir.

Bu zat Yahudilerin beklediği Mesih olduğunu iddia edip Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklandı. Sonra yakalanıp İstanbul’a getirildi ve ölüm cezasına çarptırıldı. Bu olayın yaşandığı Padişah Avcı Mehmet dönemi aynı zamanda Köprülüler Devridir. Köprülüler ile Yahudiler arasında çok yakın ve sıcak bir diyalog vardır ve bunun mahiyeti henüz yeterince bilinememektedir.

Osmanlı Sarayındaki Yahudi nüfuzu sayesinde sözde Müslüman olduğunu söyleyen Kabalist Haham Sabetay Sevi ipten kurtulmakla kalmaz hatırı sayılır bir görev verilmesi de temin edilir!

Sonra Selanik’e gidip yerleşir ve İspanya’dan göç edip Osmanlı Devleti’ne sığınan Yahudi Toplumu içerisinde kendisine bir müritler topluluğu oluşturup Sabetayist Cemaatini kurar. Nüfusun % 70’inin Yahudi olduğu Selanik’te sözde Müslüman olan Kabalist Haham Sabetay Sevi’nin oluşturduğu, Selanik Dönmeleri olarak da anılan bu esrarengiz Sabetayist Cemaat Osmanlı Devleti’nde sızma yöntemleri ile çok önemli mevkiler elde eder ve Selanik Osmanlı’nın gizli başkenti diye anılır.

Daha sonra Selanik’te İttihat ve Terakki Cemiyeti adıyla özellikle askerlerle bürokratların üye oldukları bir gizli siyasi örgüt oluşturan Sabetayist Cemaat mensupları; başkent İstanbul ve İzmir başta olmak üzere birçok önemli merkezde şubeler açarak faaliyette bulunurlar, böylece yapılanmaları giderek gelişir ve nüfuzları artar.

Bu illegal örgütlenme nihayet legal hale getirilerek resmen siyasi partiye dönüştürülür. İttihat ve Terakki’nin bu çalışmaları sonucu 1908’de Meşrutiyet ilan edilir. Bir yıl sonra ise bu gizli Yahudi Toplumunun Selanik’te oluşturduğu Hareket Ordusu trenle getirildiği İstanbul’da başına bir Sabetayist olan Mahmut Şevket Paşa getirilerek başkent kuşatılır.

Hareket Ordusunun İstanbul’a gönderilmesinin gerekçesi enteresandır: 31 Mart İrtica ayaklanmasını bastırmak!

Şeriat yasalarının uygulandığı, padişahların aynı zamanda halife de olduğu Osmanlı Devleti’nde birtakım gruplar şeriat isteriz diye bir ayaklanma gerçekleştirirler. İşte bu ayaklanmayı bastırmak gerekçesi ile oluşturulup gönderilen Hareket Ordusu bu ayaklanmayı bastırmak yerine Sarayı kuşatıp Sultan II. Abdülhamit’i tahttan indirir ve Selanik’e sürgün ederek bir Yahudi’ye ait malikânede göz hapsinde tutar. Açıkçası 31 Mart İrtica Vakası, Hareket Ordusunu İstanbul’a getirmeye gerekçe hazırlamak için Sabetayist unsurlar tarafından tezgâhlanan bir mizansenden başka bir şey değildir!

İşte o tarihten sonra Osmanlı Devleti’nin yönetimi fiilen Sabetayist Yahudilerin eline geçer ve padişah artık onların bir zavallı kuklası durumundadır, her istediklerini pervasızca yaparlar. Ama ne yaparlarsa yapsınlar hiç değişmeyen gerekçeleri irtica tehlikesini bertaraf edip çağdaşlaşma sürecini devam ettirmektir.

O sırada Sabetayist Yahudilerin oluşturduğu İttihat ve Terakki Partisi mensupları iki farklı siyasi zihniyete sahiptir. Bir kesimi yönetimini ele geçirmiş oldukları Osmanlı Devleti’ni ABD gibi bir gizli Yahudi Devleti haline getirmeyi ister. Bunlar dış güç olarak Almanya ile işbirliği içindedirler.

Diğer bir kısım İttihatçılar ise Dünya Siyonizminin isteği doğrultusunda Nil ile Fırat arası arzımevud üzerinde merkezi Kudüs olan Yahudi Krallığı kurulması için Osmanlı Devleti’nin dağıtılıp Filistin toprakları üzerinde Yahudi Devletinin kurulmasına imkân verecek şekilde bir Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını öngören vizyon doğrultusunda çalışırlar. Bunlar ise sırtlarını dış güç olarak İngiltere’ye dayarlar.

İngilizler İstanbul’u işgal ettiklerinde İttihatçıların Almancı kanadı iktidarda idi. İngiliz işgal kuvvetleri bunları tutuklatıp önde gelenlerini bir denizaltıya doldurup Almanya’ya sürgüne gönderdiler. İngilizler Osmanlı Hükümeti’ni devirip ordularını ve Parlamentoyu dağıtarak Padişah Vahdettin’i bir gemiye bindirip sürgüne yolladılar.

İngilizler, işbirlikçisi olan İttihatçıları el altından destekleyip Ankara’ya yollayarak yeni devleti onlara kurdurdular. Bunun için müttefikleri olarak Anadolu illerine girmiş bulunan Fransız, İtalyan ve Yunan işgal kuvvetlerine talimat verip geri çekilmelerini sağladılar.

Böylece Ankara’da yeni yönetimi oluşturmaya çalışan İngiliz işbirlikçisi İttihatçı komutanlar Anadolu’yu boşaltmak üzere geri çekilen müttefik işgal kuvvetlerini kovalayarak çok kolay bir kurtuluş savaşı kazanıp kahraman oldular.

Bu kahramanlıkla sağladıkları itibarla Anadolu halkını kendilerine taraftar yapıp itaat ettiren İttihatçılar Ankara’da yeni yönetimi oluşturmaya çalışırken önceki başkent İstanbul İngilizlerin işgali altında idi. İngiliz işbirlikçisi İttihatçılar Ankara’da yönetimi kurarken dağıtılmış bulunan Osmanlı Meclisindeki yandaşları da peyderpey Ankara’ya taşınmaya başladılar.

Türkiye Cumhuriyeti, Selanik’ten oluşturulup yola çıkarılarak Osmanlı Başkenti İstanbul’u işgal eden Hareket Ordusu sayesinde İttihat ve Terakki Partisi unsurlarınca kurulan CHP tarafından kuruldu.

Şu tarihler her şeyi açık seçik gözler önüne sermiyor mu?

Hareket ordusunun İstanbul’a girişi...: 19 Nisan 1909

İngilizlerin İstanbul’u işgali…………...: 18 Nisan 1918

Lozan Anlaşması………………….: 24 Temmuz 1923

İngilizlerin İstanbul işgalini kaldırmaları : 6 Ekim 1923

Cumhuriyet’in ilanı……………………...: 29 Ekim 1923

Ankara’da yeni yönetimi kuran İttihatçıların İngilizlerle birlikte hareket ettiklerinin çok önemli bir kanıtı da şudur: İngilizlerin Almanya’ya sürdükleri İttihatçılar Cumhuriyet ilan edildikten sonra da yurda sokulmadılar!

Yani olayın özü şudur: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesini Kabalist Haham Sabetay Sevi tarafından oluşturulan Sabetayist Toplum temsil etmektedir. Sabetayistler özünde Yahudi olmalarına karşın Türk ve Müslüman kimlikli gözükmektedirler. Yani çifte dinli ve çifte milliyetlidirler.

Osmanlı toplumu içindeki iki kadim ve güçlü azınlıktan Rumlar Mübadele, Ermeniler ise Tehcir sonucu Anadolu’dan temizlendiler. Dünya Siyonizminin planlayarak yürüttüğü ve bu iki büyük trajik toplumsal göç hareketine Hıristiyan Âlemi sesini çıkartmayıp seyirci kaldı; hatta yönetimler destek de verdiler!

Aynı devletler aradan bir asır geçtikten sonra Dünya Siyonizminin isteği doğrultusunda bu kez soy kırım diyerek Türkiye’den hesap sormaya kalkıştılar. Yani Dünya Siyonizmi, Sabetayist İttihatçıların Osmanlı kimliği arkasına saklanarak gerçekleştirdikleri kendi planı Ermeni Tehcirinin hesabını şimdi soy kırım diyerek Türkiye Cumhuriyeti’nden sormaya kalkışıyor.

Çünkü Türkiye, Dünya Siyonizmi güdümünden kurtulup Selçuklu ve Osmanlı’nın devamı Yeniden Büyük Türkiye olma yolunda ilerlemeye ve Dünya Siyonizm’inden bağımsız iç ve dış politikalar izlemeye başladı.

Anadolu Rumlardan ve Ermenilerden temizlendikten sonra rakipsiz kalan Sabetayist Yahudi azınlık Dünya Siyonizmine sırtını dayayarak Türkiye Cumhuriyeti’ni bir zümre oligarşisi şeklinde kurmuştu. Daha sonra İstanbul’daki Rumlar ve Ermeniler ise İsmet İnönü döneminde spesifik olarak azınlıklar için çıkartılan Varlık Vergisi ve Demokrat Parti iktidarında başlatılan 6-7 Eylül çapul olayları ile göçe zorlandılar.

Yahudi kimliğini gizleyen sözde Müslüman Sabetayist Toplumu Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül olaylarından olumsuz etkilenmek bir yana göçe zorlananların mülklerine çöktüler. Açık kimlikli Yahudiler de olumsuz etkilenerek Dünya Siyonizminin isteği doğrultusunda İsrail’e göç ettirildiler.

Büyük Müslüman çoğunluğa gelince sürülebilecek bir ülke olmadığı için Lozan Anlaşması sırasında belirleyici faktör olarak misyon üstlenen Mısırlı Haham Haim Nahum planı uygulanarak devlet, siyaset, ekonomi, eğitim ve kültür hayatından dışlanıp dinlerinden uzaklaştırıldılar, kırsal alanlara itilerek fakir, cahil, güçsüz bırakıldılar.

Böylece Sabetayist Yahudi Toplumu büyük Müslüman çoğunluğu asimile edip paryalaştırmak üzere azınlık oligarşisine dayalı bir hile rejimi ve köle düzeni kurdu. Tüm devlet organlarının kilit noktalarına Sabetayist Yahudi azınlık unsurlarını yerleştirdi.

 Ülkenin tüm sahaları Sabetayist Yahudi aileler arasında üleştirildi. Sermaye, medya, siyaset, sivil toplum kuruluşları, sanat ve kültür sahaları Sabetayist Yahudilerin hâkimiyetine geçirildi… Bütün her şey azınlıkçı Sabetayist Yahudi Toplum unsurlarının Türkiye’yi kurdukları zümre oligarşisi ile ilelebet yöneteceği şekilde dizayn edildi.

Ancak buna karşın, Hareket Ordusu’nun İstanbul’u kuşatıp Sultan II. Abdülhamit Hanı tahttan indirdiği 1909’dan 60 yıl sonra Erbakan tarafından başlatılan Millî Görüş hareketi, Cumhuriyet’in ilanından 50 yıl sonra Millî Selamet Partisi ile ilk girdiği 1973 Seçiminde Parlamentoya 52 üye sokarak çeşitli koalisyonlarla 4 yıl aralıksız ülke yönetimine ortak oldu.

Tıpkı Sabetayist Yahudilerin kurduğu İttihat ve Terakki gibi ordu içerisinde gizli bir millî derin devlet kuran Erbakan art arda açılıp kapatılan partileri ile nihayet ülke yönetimini ele geçirdi.

 Bugün bütün her şeylerini Erbakan ve Millî Görüş’e borçlu bulunan şahsiyetlerden biri her türlü direnişe rağmen Cumhurbaşkanı seçilip Çankaya Köşkü’ne çıkmış bulunuyor. Bir diğeri TBMM Başkanıdır. Bir başkası ise iki dönemdir tek başına iktidarda Başbakan olarak ülkeyi yönetmektedir. Merkez Bankası Başkanlığına da Erbakan’ın bir yakın adamı getirilmiştir. Artık bu kadarı yeterli, fazla ayrıntıya girmeye gerek yok…

Sabetayist Yahudi Toplumu unsurları siyasette silinmiş durumdadırlar. İttihat ve Terakkinin devamı olarak kurdukları CHP’nin başında bile bir Müslüman Anadolu Evladı bulunmaktadır. Sermaye, medya, sinema, tiyatro sahalarındaki tekelleri kırılmış ve hızla da silinmektedirler.

Komşuları ile kanlı bıçaklı ve yalnızca İsrail ile dost ve stratejik müttefik olan Türkiye; şimdi artık bütün komşuları ile dost ve stratejik müttefik olup sadece İsrail ile kanlı bıçaklı hale gelmiştir.

İşte bu durumu hazmedemeyen ve kurucu irade olarak oluşturdukları Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet yönetme sevdasından vazgeçemeyen Sabetayist Yahudi unsurları göze göz, dişe diş çok inatçı bir direniş sergilemektedirler. Açıkçası Türkiye Cumhuriyeti ya bizim olacak, biz yöneteceğiz; ya da hiç kimsenin olmayacak, kimseye yönettirmeyiz diyorlar.

Türkiye’de son zamanlarda vuku bulan bu inanılmaz olayların, havsalalara sığmayan işlerin, izah edilemeyen gelişmelerin özünde, yönetimini ellerinden kaçırdıkları Türkiye’yi kimseye yar etmek istemeyen azınlıkçı Sabetayist Yahudi unsurların bu inatçı direnişleri vardır.

Özetlersek; Orta Asya’dan gelip Söğüt kasabasına yerleşen bir Türkmen aşiretinin kurup nihayet İstanbul’u fethederek Bizans İmparatorluğuna son verdiği Osmanlı Devleti; İspanya’dan göç edip Selanik’te yerleşen Yahudilerden Kabalist Haham Sabetay Sevi’nin oluşturduğu ezoterik Sabetayist Topluluğu tarafından oluşturulan Hareket Ordusu ile başkent İstanbul kuşatılarak ele geçirildi. Türkiye Cumhuriyeti böyle kuruldu.

Şimdi ise Millî Görüş hareketini başlatan Erbakan tarafından Türkiye Cumhuriyeti azınlıkçı Sabetayist toplum oligarşisinin elinden alınarak ve bu tarihi kırılma süreci parantez içine alınıp tamir edilerek Yeniden Büyük Türkiye 1000 yıllık Selçuklu ve Osmanlı geçmişi üzerine tekrar inşa edilmektedir.

Bu muhteşem olay ve müthiş gerçeklik henüz aysberg gibi büyük kısmı su altında olduğu için net görülüp kavranması mümkün olamamaktadır. Bundan kaynaklanan direnişin de algılanıp doğru anlaşılması kolay olmamaktadır. Bir de bu yürütülen örtülü mücadelenin adını koymak şu anda kimsenin işine gelmiyor. Bu yüzden belirsizliğini koruyor.

Bu gerçekliği yabancı gözlemciler daha iyi fark edip gözlemleyebilmektedirler. Ancak bu hamur sanırız daha fazla su kaldırmaz, çok yakın bir gelecekte perdeler açılır, olağanüstü muhteşem gerçeklik çıplak gözlerle izlenebilecek açıklıkta sergilenecek diye umuyoruz.

Şu anda bu durumun farkındalığının lüksünü El-Azizciler yaşıyor.

Sayı:591

 

1085 defa okundu...
murat       sakal bıyık   05 Şubat 2010 Cuma 23:51
isa kardeş bu camiada en çok tartışılan bu konulara yorum yapılmaması elbette ilginç,bence sorun sakal bıyık meselesi,aşağıda yukarıda tükürecek yer yok,numanı delice savunanlar,şimdi şapa oturdular,ne desinler ,doğru deseler olmaz yanlışta diyemiyorlar işleri zor..
İsa Yılmaz       Tek Sorun!   05 Şubat 2010 Cuma 10:44
Gazeteyi sürekli takip ediyorum. Gördüğüm tek sorun (Sorun kabul edilirse) Yazılan yazılara yorum yapamamak! Editör o kadar güçlü ve Mantıklı kaleme alıyor ki yazılarını yoruma yer bırakmıyor. Allah Razı Olsun...
Ahmed ERAY       EY YAHUDİ HİÇ BOŞUNA ÇIRPINMA GEBERECEKSİN !   03 Şubat 2010 Çarşamba 16:37
Çıplak gözle görülen realite o ki; Türkiyede birbiri ile mücadele halinde olan iki yapılandırma var... 1.) Sebatayist Oligarşi Yani Cumhuriyetin Kurucusu Olan Temel Zihniyet 2.) ise Bu milletin özünü temsil eden HAK Yani Milli Devlet Yapılanmasıdır. Bu yaşanılanlarda bu iki yapılandırmanın var olduğunun en somut örneğidir. Erbakan yıllardan beri bu dünyanın yahudilere bırakılamayacağını ve bırakmayacaklarını anlattı durdu. Vede Geçtiğimiz Haftalarda türkiyede milli görüş fiilen iktidar olduğunu ve bu fiili durumun hukukileştirileceğini söyledi. Anlaşılan Odurki yahudi erbakanın ellerinde çırpınan bir karga vede bu yaşananlar yahudi karganın son ciyaklamaları. Yahudi karga ERBAKANIN Ellerinde CAN ÇEKİŞMEKTE ve YİNE O ELLERDE GEBERMEYE MAHKUMDUR...
» Tüm yazarları göster KÖŞE YAZARLARI  
ANKET Diğer Anketler
Hürriyet yazarı Oktay Ekşi başyazısında Elazığ yerine El-Aziz ismini halk istemez diye yazdı. Gerçekten öyle mi?
Asla istemem
El-aziz ismini tabii ki isterim
Çok okunanlar Çok yorumlananlar
» HEDEF ADİL DÜZEN
» ELAZIĞSPOR DOLUDİZGİN
» ERBAKAN'A RAĞMEN İTTİFAK ISRARI
» NUMAN KOPMA NOKTASINDA
» Genç/ MİLLİ GÖRÜŞÇÜ BİR TEK ERBAKAN
» ERBAKAN/ '28 ŞUBAT BAŞARILI OLAMADI'
» DEPREMLE İLGİLİ SON GELİŞMELER!
» DÜN DE, BUGÜN DE!
» KERPİÇ EVLERİN FATURASI
» DEPREMLE İLGİLİ SON GELİŞMELER!
» HEDEF ADİL DÜZEN
» Genç/ MİLLİ GÖRÜŞÇÜ BİR TEK ERBAKAN
» ERBAKAN'A RAĞMEN İTTİFAK ISRARI
» Tüm yazarları göster ALINTI YAZILAR  
Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
Tüm hakları sakldır
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz
El-aziz Gazetesi-Ve Zafer Yakındır...
Telefon: 0424.233 93 68
Eposta: info@el-aziz.com