Karakter Boyutu A A A
İHANETİN GÜCÜ
14 Şubat 2010 Pazar 11:58

Cumhuriyetin kurucu iradesinin temsilcisi azınlıkçı bir elidin oluşturduğu zümre oligarşisi; iplerini ellerinden kaçırıp yönetemeyeceği bir ölçüde Türkiyenin büyümesini ve gelişmesini hiçbir zaman istememiştir.

Türkiye gelişmesin, büyümesin, başarmasın isteyen

İHANETİN GÜCÜ

Ağırlıklı olarak ezici Müslüman çoğunluğun etkili olduğu millî irade olgusunu kendileri için potansiyel tehdit ve tehlike olarak gören Cumhuriyet’in kurucu iradesinin temsilcisi azınlıkçı bir elidin oluşturduğu zümre oligarşisi; iplerini ellerinden kaçırıp yönetemeyeceği bir ölçüde Türkiye’nin büyümesini ve gelişmesini hiçbir zaman istememiştir. Bunun için gerekli her türlü çabayı da çok planlı ve bilinçli olarak sinsice, örtülü ve sofistik şekilde sürdürmüştür.

Bu yüzden büyük bir duyarlılıkla Müslümanları olabildiğince devletten, siyasetten, ekonomiden, medyadan, kültür ve sanat hayatından uzak tutmaya çalışmıştır. Bu açıdan bakıldığında Ankara’nın ilk valilerinden Nevzat Tandoğan’ın tarihe ışık tutan şu sözleri fevkalade aydınlatıcı ve önemlidir:

“Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizmle ne işiniz var? Milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekliyse onu da biz getiririz. Size ne oluyor?  Sizin iki vazifeniz var: Biri, çiftçilik yapıp ürün yetiştirmek. İkincisi, çağırdığımızda askere gelmektir.”

Cumhuriyet süsü vererek bir hile rejimi ve köle düzeni kurup yöneten İttihat ve Terakki Partisi’nin devamı ezoterik zihniyetin mensubu bu zümre, Türkiye’nin yalnızca bir tarım ülkesi olmasını istediği için sanayileşmesini özellikle engelledi. Türkiye bu yüzden batıda yaşanan sanayi devrimini planlı şekilde ıskaladı. Tarımın dahi sanayileşmeye yol açacak şekilde gelişmesini önleyerek, büyük Müslüman kitleyi paryalaştırmak için emek yoğun bir geniş istihdam alanı olarak kalmasına özen gösterdi.

Dünya Siyonizmine sırtını dayayarak Türkiye’yi bir Yahudi çiftliği haline getirip yöneten, Sabetayist Toplum oligarşisi elitleri kaymağını yedikleri ülkenin endüstriyel ihtiyaçlarını temin etmek maksadıyla yabancı firmaların distribütörlüklerini aralarında ve yandaşlarıyla paylaşarak bu sayede rekabetsiz haksız kazançlar sağladılar. Sabetayist Toplum mensubu aileler içinden çıkan birtakım dukalıklar ve baronluklarla bir aristokrat kesim oluşturuldu.

Bu elit tabakanın lüks tüketimini ve ülkenin zaruri ithalat gereksinimini karşılamak amacıyla gerekli dövizi temin etmek üzere fındık, incir, çekirdeksiz kuru üzüm, pamuk gibi tarım ürünleri ve bazı madenlerden meydana gelen değişmez birkaç kalem adeta tüm ihracatı oluşturuyordu. İthalat, ihracat kotaya bağlanıp belli ailelere tahsis ediliyordu. Bazen bu aileler tahsis edilen kotalarını gazete ilanlarıyla satışa çıkartarak ikinci ellere devreder külfetsizce avantadan para kazanırdı.

Ülkede döviz bulundurmak yasak ve suç sayılıyordu. Sadece Avrupa’da işçi olarak çalışıp izinli dönenler döviz bulundurma ayrıcalığına sahipti. Geleneksel tarım ürünleri ihracatı ile artık karşılanamaz hale gelen ülkenin döviz ihtiyacını temin etmek için bulunan iblisçe çözüm; Anadolu’ya sığmadıkları için büyük şehirlere göç edip varoşlar oluşturmaya başlayan Müslüman nüfusun köle işçi olarak Avrupa ülkelerine ihraç edilmesi idi.

Böylece Avrupa ülkelerine giden fakir, cahil ve kültürsüz bırakılmış Müslümanlar oralarda asimile olacaklar, ayrıca edindikleri batılı yaşam tarzını Anadolu’ya da getirerek sürdürdükleri dini geleneklerinden de kopup bütünüyle İslam’dan uzaklaştıracaklardı. Ancak böyle olmadı, evdeki bu hesap çarşıya uymadı…

Türkiye’de baskı altında dinini öğrenme ve yaşama imkânı bulamayan Müslüman Anadolu insanı Avrupa’da gördüğü özgürlük ortamında önce ferdi olarak İslam’ı yaşama imkânı buldu. Daha sonra bu ferdi çabalar toplumsal hayata taşınarak Avrupa ülkelerinde giderek çoğalan Müslüman gettolar oluşturdu.

Bu özgürlük ortamından sonuna kadar yararlanan Müslüman Anadolu insanı örgütlenerek kurduğu dernekler aracılığıyla camiler ve külliyeler inşa ederek dini yaşamını ve İslami eğitimini geliştirme çabalarına yoğunlaştı.

Öyle ki Türkiye’ye, batılı yaşam tarzından çok Avrupa’da geliştirdiği İslami yaşam ve anlayışı taşımaya başladı. Müslüman Anadolu halkı baskı ve asimilasyon sonucu unutturulan dinini Avrupa’daki özgürlük ortamında yeniden keşfederek sahiplenmeye başladı.

Özellikle Avrupa ülkelerinde kurulan Millî Görüş dernekleri Türkiye’deki seçimlerde Millî Görüş partilerinin başarısı için her türlü maddi ve manevi desteği sağlayarak ülkenin iç politikasında da oldukça etkili oldular.

Çünkü Türkiye’de İslam irtica ile yaftalanıp suç haline getirilerek Müslümanlar rejim için potansiyel tehdit ve tehlike diye düşman unsurlar olarak telakki ediliyorlardı. Devletin omurgasını oluşturan orduda kurmay subay olmaları büyük bir hassasiyetle önlenen Müslümanlar genellikle er, erbaş, azami astsubay olarak istihdam ediliyorlardı.

Orduda subay-astsubay ayrımına neredeyse aşılamaz bir statü verilmesinin temel amacı Müslümanların ordu kademelerinde üst rütbelere yükselmelerini önlemekti. Bu nedenle gerçek dindar kişilerin ordunun kurmay sınıfında yer alması tamamen imkânsız hale getirilmişti.

Orduda ve diğer kurumlarda dindar gözükebilme lüksü sadece Sabetayist Topluma mensup kişilerin inhisarındaki bir imtiyazdı. Çünkü onlar bazen gerektiğinde iyi polis kötü polis rolü için halkın önüne çıkartılıyorlardı.

Örneğin Mareşal Feyzi Çakmak toplumda çok dindar tanınan biri olmasına karşın bir Sabetayist idi. Buna karşın İslam düşmanı olarak bilinen İsmet İnönü’den daha fazla rejime ve resmi ideolojisine bağlıydı.

Mareşal Feyzi Çakmak’ın Sabetayist olduğu, açık kimlikli bir Yahudi olan ünlü iş adamı Üzeyir Garih’in Nakşî postnişini Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’nin mezarını ziyaret ederken suikasta uğraması üzerine yapılan tartışmalar ve araştırmalar sonucu ortaya çıktı…

Meğerse Şeyh Küçük Hüseyin Efendi yüksek devlet erkânının müridi olduğu bir Sabetayist olarak Nakşî tarikatının şeyhi imiş. Müridi olan Mareşal Feyzi Çakmak öldüğünde mezarının yanına gömülmesini vasiyet etmiş. Bu durumu bilen Üzeyir Garih ilginç şekilde Nakşi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’nin mezarını ziyaret ederken suikasta uğradığı için bütün bu bilgiler medyaya yansıdı.

 Osmanlı Devleti’nde Şeyhülislam dahi olabilen ve Beyaz Müslüman denilen bu sözde Müslüman özde Yahudi olan Sabetayistler Mevlevî, Kadirî ve daha çok da Bektaşi tarikatlarında postnişin olmuşlardır. Soner Yalçın’ın Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı/Efendi-2 adlı eserinde Sabetayist Yahudilerin İslami kesimlerdeki yapılanmalarına ilişkin birçok örnekler yer almaktadır.

Büyüme, gelişme, özellikle de iktidar olma potansiyeline sahip hiçbir parti, Cumhuriyet’in kurucu iradesini temsil eden Sabetayist Toplum unsurlarına kilit noktalarında yer vermeden kurulamaz, kurulsa bile kapatılır. Bu nedenle Millî Görüş partilerinde de Sabetayist unsurlar kaçınılmaz şekilde hep kilit noktalarda yer almışlardır. Bunların en çok bilineni bir Selanik Dönmesi olan Şevket Kazan’dır. 

Şevket Kazan’ın başında bulunduğu şebeke keza bir Sabetayist Beyaz Müslüman olan Numan Kurtulmuş’u uzun süre bir kenarda beklettikten sonra nihayet Erbakan’ın uyduruk kayıp trilyon davasında sahtecilikle suçlanıp mahkûm edilmesi ve ömür boyu siyasi yasaklı yapılması, Recai Kutan’ın da genel başkan olmayı kabul etmemesi üzerine Saadet Partisi’nin başına getirdi.

Türkiye’nin ilelebet azınlıkçı Sabetayist Toplumunun zümre oligarşisi yönetimine mahkûm edilmesi amacıyla ancak bu cemaat mensuplarının kontrol edebilecekleri boyutlarda küçük tutulması, büyüyüp gelişmesinin ve elden çıkmasının önlenmesi için her şeyi ile ta baştan dizayn edildi. Bu yüzden Cumhuriyet’in ilan edildiği 1923’ten 1983 yılına kadar tam 60 yıl boyunca bütün ihracatı 2 milyar $ civarında sabit tutulmuştur.

Başbakan Turgut Özal mevcut şablonu dağıtıp Anadolu insanının önündeki engelleri bir bir kaldırınca; Türkiye zoraki içine sokulduğu bu kabuğunu kırdı ve ekonomisi dünyaya açılarak hızla büyümeye başladı. Bu duruma seyirci kalmayan azınlıkçı Sabetayist Toplum oligarşisi bir ahtapot gibi ANAP iktidarını ve Başbakan Turgut Özal’ı kuşatma altına alarak bunalttı ve nihayet bertaraf edip etkisizleştirdi.

Batılı yaşam tarzı ve sosyetik aile yapısı nedeniyle irtica ile suçlanması mümkün olmayan Başbakan Turgut Özal’ı, halkın gözünden küçük düşürüp partisini eritmek için Sabetayist unsurlar ellerindeki medya gücü ile tüyler ürpertici dehşetli karalama kampanyalarının hedefi yaptılar…

Başbakan Özal, Türkiye’nin ihracatını 10 kat arttırdım dedikçe; onlar sen onu boş ver, damadın davulcu Asım’ı anlat diye tempo tuttular…

Başbakan Özal, “Ben Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü yaptım, Türkiye’yi otobanlarla tanıştırdım” dedikçe; onlar, “Son onları boş ver, kızın Zeynep’in aşk maceralarını anlat, Jaguar arabasından söz et” diye tempo tuttular.

Başbakan Özal, “Bakınız Demirel anahtar teslimi Fransızlara yaptırdığı Keban Barajını 10 yılda zor bitirdi. Ben yerli sermaye ve Türk mühendislere yaptırdığım on katı büyüklüğündeki Atatürk ve Karakaya barajlarını kısa bir sürede bitirdim. Demirel çevreyi kirleten ilkel teknoloji ile çalışan termik santraller kurdu; ben ise ileri teknoloji ile çok daha güçlü termik santraller kurdum” dedikçe; onlar “Sen bunları boş ver, Semra Hanım’ın Papatyalarını, kuruluşların başına getirdiğin prenslerini anlat” şeklinde tempo tuttular.

Bu azınlıkçı Sabetayist Toplum oligarşisi sırf Başbakan Özal ve ANAP iktidarını ülke yönetiminden uzaklaştırmak için Davulu Delen Jaguar Partisi adını taşıyan ve amblemi de böyle çizilen bir partinin resmen kurulmasını, TRT’de propaganda yapmasını ve seçime katılmasını temin etti.

Ülke yönetiminin ellerinden gittiğini gördüklerinde bu azınlıkçı Sabetayist Toplum oligarşisi mensupları gözü dönmüşçesine böyle hırçınlaşabiliyor, en akılamaz şeylere tevessül edebiliyor ve alabildiğine bayağılaşıp rezilleşebiliyorlar.

Azınlıkçı Sabetayist Toplum unsurlarının kontrolündeki medyanın sergilediği bu azgın muhalefet karşısında hiçbir iktidarın ayakta duramayacağı görüldüğü için alternatif medya oluşturma çabalarına girişildi. Bu medya 12 Eylül 1980 öncesi aynı şeyi Erbakan’a karşı yapmıştı.

Erbakan “Yeniden Büyük Türkiye olmak için ağır sanayimizi, savunma sanayimizi kuracağız, uçağımızı, tankımızı kendimiz yapacağız, hızla kalkınmak için 100 bin motor yapacağız, iş makinelerimizi kendimiz üreteceğiz.” dedikçe adeta çıldırıyor, ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Erbakan’a en çok Türkiye’yi büyük, güçlü ve bağımsız bir ülke yapmak istediği ve bunu başaracağına inandıkları için ifrit kesilip düşman oluyorlardı.

Erbakan’ın bu çabalarını tiye alıp alay konusu yaparak “Hep hayali temeller atıyor; planları yok, projeleri yok, sermaye yok” diye adeta tefe koyuyorlardı. Erbakan sayesinde kazanılan Kıbrıs zaferini mal ederek Karaoğlan lakabını taktıkları ve en dürüst lider diye lanse ettikleri CHP lideri Bülent Ecevit de sanayileşme karşıtlığında elinden geleni ardına koymuyordu.

Demagoji ustası sözde dürüst Ecevit Erbakan’ın sözlerini çarpıtarak 100 bin motor sözünü değiştirip 100 bin uçak ve 100 bin tank şekline sokuyor, sonra da üzerinde şöyle yorumlar yapıyordu: 

Sayın Erbakan sen ne diyorsun ya? Koca Varşova Paktı’nın bile ancak 10 bin tankı var; sen 100 bin tank nasıl yapacaksın? Diyelim ki 100 bin uçak yaptın peki 100 bin pilot nasıl yetiştireceksin? Diyerek halkı yanıltıp Erbakan’ı gülünç duruma düşürmeye çalışırken bütün basın ve devletin TRT’si bunları tüm ülkeye duyurmak için seferber oluyor, döne döne her gün tekrarlıyordu. Erbakan’ın gerçekte ne dediği bilinmediği için herkes, kendi partilileri bile bu sözlerini palavra olarak algılıyorlardı.

Oysa bugün Türkiye Erbakan’ın bütün bu dediklerini yapmakta olan bir ülkedir!

Erbakan, bir yandan partisi içinden fitne fesat kumkumaları çalıştırılarak zora sokulurken öte yandan laiklik ve rejim karşıtlığı ile suçlanıp irtica ile yaftalanarak devlet için potansiyel tehdit ve tehlike unsuru olarak lanse ediliyordu.

Bütün bu her şeye rağmen Erbakan ve Millî Görüş’ten kurtuluş olmadığını gördükleri için Sabetayist unsurlar “Erbakan demokrasi trenini rayından çıkardı, bu böyle gitmez; sistemin tekrar rayına oturtulması bir askeri darbe olmadan olmaz” diye açık açık yazıp çizmeye başladılar!

Türkiye 12 Eylül 1980 askeri darbe sürecine bu amaçla sokuldu. Bu maksatla sağ ve sol anarşi Sabetayist oligarşi tarafından örgütlendi. Alevi-Sünni gerginliğini ve kitlesel kanlı olayları onlar planlayıp provoke ettiler. Nihayet ABD’de 12 Eylül darbe planı yapılıp uygulamaya sokuldu.

12 Eylül 1980 darbe planının bir de derin amacı vardı. Aslında daha önce 12 Mart 1971 askeri muhtırasını da Türkiye’de artık tehlikeli olmaya başlayan Erbakan ve İslami gelişmeyi bertaraf etmek için ABD planlamıştı…

Nasıl ki 28 Şubat 1997’de başlatılan post modern darbe sürecinde ABD’den ithal edilen Kemal Derviş, Ecevit Başbakanlığı’ndaki DSP-MHP-ANAP hükümetine tepeden indirildiyse; o zaman da Nihat Erim Başbakanlığı’nda kurulan 12 Mart Hükümetine yine ABD’den ithal edilen Atilla Karaosmanoğlu ve Sadi Koçaş iki Başbakan Yardımcısı olarak kabineye tepeden kondurulmuştu.

Fakat 12 Mart Muhtırasını veren generaller Erbakan’ın kurduğu millî derin devlet tarafından kontrol altına alındılar. Bu sayede Müslümanlara karşı başlatılması beklenen irtica avı yerine komünistlere karşı bir temizlik harekâtı başlatıldı. Bu arada bazı işbirlikçi Müslüman unsurlar da temizlikten nasibini aldılar.

Bu yüzden 12 Mart Muhtırasında imzaları bulunan iki generalden Faruk Gürler’in, ABD desteğini arkasına alan Süleyman Demirel tarafından Cumhurbaşkanı olması engellendi ve yerine bir Sabetayist olan emekli amiral Fahri Korutürk seçildi. Diğer general Muhsin Batur ise 12 Eylül öncesi kendisini aday gösteren CHP’nin lideri Bülent Ecevit tarafından Cumhurbaşkanı seçilmesi engellendi. Böylece ayrıca bilinçli şekilde darbeye de zemin hazırlandı!

İşte ABD kendi planladığı 12 Mart 1971 Muhtıra sürecinin amacından saptırılıp millî derin devlet kontrolüne girmesi üzerine; Ecevit’in kontrgerilla diye nitelediği bu derin yapılanmayı dağıtıp bertaraf etmek ve kökünü kazımak amacıyla bu kez 12 Eylül 1980 darbesini planladı. Bu nedenle Ecevit ve Demirel’in haberi vardı; bu ikili ve Sabetayist Toplum unsurları desteklediler de.

 Melih Aşık’ın son günlerde Nazlı Ilıcak’ı, 12 Eylül Darbesini destekleyen yazılarını ortaya çıkarıp darbecilikle suçlaması bundan. Ama bir tek Nazlı Ilıcak değil, o dönem köşe yazarlarının büyük çoğunluğu darbeden hem haberdardılar, hem de öncesinde teşvik edip sonrasında bir süre desteklediler…

Ne zaman ki Kenan Evren Sivas’ta düzenlenen mitingde yaptığı konuşmada “Hiç kimse bu tencereyi kirletenlere yeniden teslim etmemizi beklemesin, kolay temizlemedik biz bunu” şeklindeki sözlerinden, ülke yönetimine Demirel-Ecevit ikilisinin gelmesine izin verilmeyeceği anlaşılınca öncesi ve sonrasında darbeyi destekleyenlerin alayı bu kez topluca saldırıya geçti. Ama artık işleri biraz zordu; çünkü onlar saldırılarını arttırdıkça darbe yönetimi de sertleşiyordu.

Oysa köşe yazarları açık seçik “Bu darbe kaçınılmazdı; çünkü Erbakan’ın raydan çıkardığı demokrasi trenini başka türlü rayına oturtmanın bir yolu yoktu. Demokrasimiz asla zarar görmeyecektir. Siyasi parti iktidarlarının toplumsal tepkileri göze alamadıkları için çıkaramadıkları bir takım temel yasalar ve düzenlemeler yapıldıktan sonra yeniden en kısa sürede demokrasiye geçilecek ve sistem yeniden rayına oturtulacaktır.” şeklinde hep yazıp çiziyorlardı.

Bu beklenenler olmayıp işler tersine gidince ve ülke yeniden 12 Mart sendromuna girince çokları apışıp ne yapacaklarını şaşırdılar. Bunlardan biri de Ilıcakların Tercüman’ında yazan Rauf Tamer’di. “Daha önce Kenan Evren idin şimdi Kenan Evrensel oldun” diyedarbeyi selamlayan Rauf Tamer, bu belirsizlik dönemi canına tak ettiğinde köşesinde şunları yazdı:

“Ben ülkenin stratejisini bilen yönetimden sorumlu biri değilim. Ben bir köşe yazarı olarak heykeltıraş gibiyim. Benim ne yapmam gerektiğini söyleyin ki ona göre yontayım. Her gün yazmak durumunda olan bir yazar olarak daha ne zamana kadar ne yapacağım söylenmeden belirsizliği yontmaya devam edebilirim. Yeter artık, ne yapacaksak söyleyin ona göre yontalım. Önümüzü göremez, ne yontacağımız bilemez olduk.”

İşte size demokrat bir yazarın 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında profilini ortaya koyan bir yazısının özeti… Ve bu yazılar şu anda gazete arşivlerinde duruyor. Ne yazık ki aklı başında bir tarafsız araştırmacı bunları bulup ortaya çıkararak ülkenin nasıl günlerden bugünlere geldiğini gözler önüne seremiyor.

Hele şu yandaş medya diye yaftalanan gazete ve televizyon mensupları çuvallarla laf edip yazı yazacaklarına; 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası yazılanları bir inceleyip araştırsalar neler çıkacak ortaya neler…

Açıkçası, 12 Mart 1971 Muhtırasından sonra 12 Eylül 1980 Darbesi de ABD ve içerideki işbirlikçisi Sabetayist Toplum oligarşisinin kontrolünden çıkmış, Erbakan’ın kurduğu ve yönettiği millî derin devletin kontrolüne girmişti!

Bu ikinci kez tersine giden durumu düzeltmek ve Millî Görüş’ün siyasi kazanımlarını yok etmek üzere bir taşla iki kuş vurmak üzere Turgut ve Korkut Özal kardeşler görevlendirildi. Başka bir deyişle Turgut Özal 4 eğilimi birleştiren ANAP’ı kurup iktidar olacak, bu halita içerisinde Millî Görüş eritilecek ve kontrolden çıkan Kenan Evren liderliğindeki darbe yönetiminden de hesap sorulacaktı.

Bu amaçla gelen bir ABD Yahudi heyeti Çankaya köşküne çıkıp Cumhurbaşkanı Kenan Evren’i ziyaret etmişti. Bu sayede, darbe yönetiminden icazetli General Turgut Sunalp liderliğinde kurulan Milliyetçi Demokrasi Partisi ile Necdet Calp liderliğinde kurulan Halkçı Parti yalnızca 1983 Seçimine girecekken bunlara ANAP da eklendi.

Ancak yine hesap tutmadı. Çünkü Turgut Özal Başbakan olunca 12 Eylül yönetiminden hesap sormak şöyle dursun tam aksine Kenan Evren’le kucaklaşıp tam bir işbirliği içine girdi. İşte bu yüzden Turgut Özal’ın yaptığı ihanet olarak telakki edildi ve Yahudi Töresi uygulanarak suikast girişimine hedef yapıldı!

Turgut Özal,  başlatılan yıkıcı kampanyalar art arda dev dalgalar gibi üzerine gelip bir de suikast girişimine muhatap olunca ANAP’ı Yıldırım Akbulut’a bırakıp can havliyle kendini Kenan Evren’den boşalan Köşke attı. Ama bu çare değildi. Çünkü kısa süre sonra hem ANAP Mesut Yılmaz’ın eline geçti hem de Köşkte de kendisine huzur verilmedi.

Masonik medya Turgut Özal’ın karşısına -küllerinden kendini yaratan efsane edebiyatı ile- yeniden Süleyman Demirel’i allayıp pullayıp çıkartarak milletin önüne koydu. Böylece Demirel 6 kez gittim 7. kez geldim diyerek bir kez daha Başbakan olmuştu. Ama o da beklendiği gibi ne 12 Eylül yönetiminden ne de Özal’dan hesap sorabilmişti. Tam aksine Özal öldüğünde Köşke kapağı atarak bu yükten kurtulmayı becermişti.

Bu dağınık siyasi ortamdan yararlanan Erbakan liderliğindeki Refah Partisi 1994’te yerel seçimde ve 1995’te genel seçimde birinci parti oldu. Aslında beklenen Refah Partisi’nin tek başına iktidarı idi. Ancak Erbakan birtakım önlemler alarak birinci parti olma noktasında tutmayı başardı!

Nitekim daha 1993 yılında Günaydın Gazetesi için Aytunç Altındal’ın kendisi ile yaptığı bir röportajda Erbakan Refah Partisi’nin iktidara getirilmek istendiğini ifade edip “tedirginliğini” hissettirmişti. Peki, neden Erbakan iktidar yapılmak isteniyordu ve bu “tedirginliğin” nedeni ne idi?

Çünkü millî derin devlet üzerinden ülke yönetiminin iplerini elinde tutan Erbakan kamufle olduğu konumdan çıkartılıp resmen iktidara getirilerek açık hedef haline getirilmek isteniyordu. Yani 28 Şubat post modern darbe süreci daha o zaman planlanmıştı! Erbakan tedbir olarak; tek başına iktidar olmak yerine, irtica suçlamaları karşısında kalkan yapabileceği bir ortakla birlikte hükümet kurmayı planlıyordu…

Bu yüzden verdiği tüm tavizlere karşın ANAP ile koalisyon görüşmelerinden son aşamada, gelen baskı üzerine Mesut Yılmaz vazgeçti. Çünkü Erbakan ile birlikte Mesut Yılmaz yerine Tansu Çiller harcanmak isteniyordu.

Nihayet beklenen oldu Erbakan Başbakanlığında Refah-Yol adı verilen koalisyonla 54. Hükümet kuruldu. Ve BU KEZ SİLAHSIZ KUVVETLER denilerek 28 Şubat post modern darbe süreci başlatıldı… Ancak Erbakan yeterince hazırlıklıydı!

Bu süreçte Başbakanlığa getirilen Bülent Ecevit, Erbakan ve Millî Görüş’ü kast ederek bunların partilerini kapatmak yetmez köklerini kazımak lazım derken aynı zamanda daha önce kontrgerilla diye tanımladığı millî derin devlet yapılanmasının tamamen tasfiye edilmesini de kast ediyordu.

Erbakan gayet şık bir demokratik manevra ile ve son derece ilkeli bir şekilde erken seçime gidilmek üzere koalisyon protokolü gereği dönüşümlü Başbakanlığı ortağı Tansu Çiller’e devretmek üzere kahir bir ekseriyeti temsil eden milletvekillerinin imzalarını taşıyan dilekçeyi Cumhurbaşkanı Demirel’in önüne koydu. Demirel başka yönde hareket ettiği için koalisyon hükümeti sona erdi ve Erbakan yine millî derin devlet mekanizmasının direksiyonuna geçip kısa sürede 28 Şubatçıların dumanını attırdı...

28 Şubat sürecine öncülük eden, destek veren, katkı yapan herkesin adeta anasını ağlattı. Sermaye, medya, siyaset, sivil toplum kuruluşları ve askeri bürokraside tüm sorumluları tasfiye etti. Hatta 28 Şubat sürecinde Ecevit’e destek veren, Kanal-D’ye çıkarak Başbakan Erbakan’ı istifaya davet eden Fethullah Gülen Hoca Efendi ile Mesut Yılmaz ile dirsek temasında bulunan Prof. Esat Coşan Hoca Efendi de bu tasfiye dalgasından nasiplerini almış oldular.

Bu nedenle bütün dünya güllük gülistanlık iken Türkiye büyük bir ekonomik kriz ve siyasi kaos yaşadı. Bülent Ecevit başbakanlığındaki DSP-MHP-ANAP koalisyonu erken seçime gittiği 3 Kasım 2002’de bütünüyle barajın altında kalarak bugünkü AKP iktidarı ezici bir çoğunlukla iktidar oldu.

Turgut Özal’a yüklenen misyon bu kez Recep Tayip Erdoğan’a yüklenmişti. Millî Görüş’ün kökünü kazıyacak ve tersyüz edilen 28 Şubat’ın aksine giden gidişatını rayına oturtup süreci tamamlayacaktı. Ama heyhat yine olmadı, yine hesapları tutmadı. AKP iktidarı 1000 yıl süreceği ifade edilen 28 Şubat sürecinin bitişi oldu.

Çünkü tıpkı Turgut Özal ve ANAP iktidarı gibi Recep Tayip Erdoğan ve AKP iktidarı da millî derin devlet kontrolüne girdi. Başbakan Erdoğan da kendisini destekleyip AKP’yi iktidar yapan ABD Yahudi lobisi ve Türkiye’deki uzantısı azınlıkçı Sabetayist Toplum oligarşisine dirsek çevirerek Millî Görüş politikaları paralelinde icraatlara girişmek zorunda bırakıldı.

Özal’ın başlattığı şekilde ülke ekonomisi dışa açılmasını sürdürüyor, ihracat katlanarak artmaya devam ediyor, ülke kalkınıyor. Dahası Millî Görüş’ün öngördüğü şahsiyetli dış politikalar izleniyor, yeniden büyük ve lider ülke doğrultusunda Türkiye liderliğinde fiilen İslam Birliği kurulma aşamasına getiriliyor.

Buna karşın tıpkı Başbakan Özal ve ANAP iktidarına yapıldığı gibi Başbakan Erdoğan ve AKP iktidarına karşı da yine dehşetengiz karalama kampanyaları, yine ağır hakaretler, yine yıkıcı ve yıpratıcı kampanyalar, yine suikast girişimleri ve üstüne üstlük darbe girişimleri devam ediyor.

Evet, Türkiye’nin gelişmesini, büyümesini, başarısını istemeyen ve her yola başvurarak engellemeye çalışan ihanet yapılanmaları var güçleriyle ama artık son kez direniyorlar…

Buna karşın Ergenekon Davası büyük bir dirayetle yürütülüyor. Darbe hazırlıklarının üzerine kararlılıkla gidiliyor. Kozmik odalar denilen haremi ismetlerine giriliyor. Ki bunlar düşman telakki edilen Müslüman millete karşı komplo planlarının saklandığı yerler dışında ne olabilir? EMASYA protokolü iptal ediliyor. İç tehdit ve potansiyel tehlike diye ülkenin Müslüman halkını düşman olarak niteleyen sakat anlayışa son veriliyor. Böylece gidişat hızlandırılıyor…

Türkiye; daha önce tüm komşu ülkelerle kanlı bıçaklı olup sadece İsrail ile dost ve stratejik müttefik iken, şimdi tam aksine tüm komşuları ile dost ve müttefik olup sadece İsrail ile kanlı bıçaklı konuma gelmiş bulunuyor!

Türkiye’nin küresel büyük krize rağmen kalkınmasını ve gelişmesini sürdürdüğünü, büyük bir ekonomik potansiyele sahip olduğunu, ABD’nin Irak işgalinden yalnızca Türkiye’nin kazançlı çıkıp bölgesinde güçlü bir lider olarak ortaya çıktığını batılı gözlemciler de sıkça dile getiriyorlar.

Bütün bunlar Türkiye’nin tek başına AKP iktidarında Millî Görüş doğrultusunda yönetildiğini gösteriyor. AKP iktidarı içeride ve dışarıda yürüttüğü politikalarla Millî Görüş’e her gün biraz daha yaklaşırken Genel Başkan Numan Kurtulmuş aksine Saadet Partisi’ni Erbakan’dan koparmaya ve Millî Görüş çizgisinden saptırıp uzaklaştırmaya çalışıyor!

Aslında MHP ve CHP de eski politikalarından giderek uzaklaşıp Millî Görüş’e yaklaşıyor. ABD ve Avrupa Birliği karşıtlığında, gerekse ırkçı emperyalizmine mesafeli duruşlarında Millî Görüş çizgisine sürekli yaklaşıyorlar. Yani herkes Mersin’e Numan Kurtulmuş tersine gidiyor!

Sayı: 592

 

2175 defa okundu...
Ahmet       İhanet   10 Şubat 2010 Çarşamba 17:41
EL AZİZ Gazetesinin sıradan bir gazete olmadığı ispatlanmıştır EL AZİZ Gazetesinin iman şuuru ile okuyanlar KUTLU bir dönemin habercisi olduğunu kavrayabilirler MEHDİYET dönemi KAİNATIN Sahibi YÜCE ALLAHIN sevgili kulu MEHDİ ERBAKANI saygıyla Azimle selamlıyorum HAK GELDİ BATIL ZAİL OLDU
mesud akgül       İHANETİN MAĞLUP EDEMEDİĞİ ERBAKAN.   10 Şubat 2010 Çarşamba 11:01
Milli Görüşün Aziz Lideri Erbakan Ajans 5’e vermiş olduğu röportaj da “Başbakanken ben bir yandan masanın üzerinde günlük görevleri yapmak, heyetleri kabul etmek gibi faaliyetleri sürdürdüğüm bir çalışma masam vardı, bir de arkada hazırlık yapmaya mahsus bir çalışma odası. Hep heyetler gelip gittikçe onlar çok vakit alıyor. Daima düşünmüşümdür ki, ben keşke iki kişi olsaydım da birisi bu heyetlerle meşgul olsaydı, birisi de içerde asıl temel meseleleri düşünüp tanzim etseydi.”şeklin de bir açıklamada bulundu. Açıklamanın içeriği derinlemesine incelendiği zaman El-aziz gazetesinin yıllardır anlatmaya çalıştığı Erbakan gerçeği ile karşı karşıya kalınmaktadır. El-aziz gazetesi Erbakan’ı bir buz dağına,Aysberge benzetmekte,görünen kısmından çok daha önemli olan görünmeyen kısmının ise derinlerde olduğunu yazmaktadır.Erbakan’ın siyaseti Milli Görüş inancını topluma tebliğ etmek ve bu inanca bağlı toplumsal bir taban oluşturmak için yaptığını gerçek faaliyetinin ve hazırlığının ise Devlette kurmuş olduğu Milli Derin Devletle gerçekleştirdiği gerçeğini ,Erbakan da Ajans 5’ e vermiş olduğu söyleşide” ben keşke iki kişi olsaydım da birisi bu heyetlerle meşgul olsaydı, birisi de içerde asıl temel meseleleri düşünüp tanzim etseydi.” açıklaması ile doğrulamıştır.Erbakan iki kişi olsaydım derken gerçekte kendisinin iki farklı yöntemle çalışmalar yaptığını,heyetlerle ,resmi kabullerle meşgul olmak için siyasetle ilgilendiğini,diğer yandan asıl temel meseleleri düşünüp tanzim etmek için ise Milli Derin Devleti kurup yönettiğini ,feraset ehli olanlara izah etmeye çalışmıştır.Erbakan Ajans5 teki söyleşisinde” Şimdi bu düşüncemizin ışığı altında Allah’a şükürler olsun temel meseleleri düşünüp tanzime temel bakımından Cenab-ı Allah lütfedip daha büyük fırsat vermiştir. Dolayısı ile şu andaki çalışmalarımız, daha önceki çalışmalarımızdan herhangi bir şekilde daha önemsiz değil ” açıklaması ise ,El-aziz gazetesinin Erbakan’ın 1400 yıl evvel kainatın Efendisi Hz.Muhammed AS.tarafından müjdelenmiş olan Hz. Mehdi olduğunun kanıtıdır.Çünkü Hz.Mehdinin en önemli görevi Dünyayı Deccalin (Siyonizmin) zulmünden kurtarıp ,Adil bir Dünya için yeniden tanzim etmesidir.
» Tüm yazarları göster KÖŞE YAZARLARI  
Çok okunanlar Çok yorumlananlar
SAADET PARTİSİ’NDEKİ ERGENEKONCU KİM!
El-Aziz'in yıllardır dikkat çektiği ve dikkatli olmaya çağırdığı Milli Görüşçüleri bir kez de Adnan Hoca uyarıyor
DENİZLİSPOR: 0 ELAZIĞSPOR: 1
Bordo Beyazlılar zorlu Denizli deplasmanında M. Ozan'ın kafa golüyle 3 puanın sahibi olurken 19. Hafta sonunda en yakın rakibi ile aradaki puan farkını 4'e çıkardı...
ADNAN HOCA’NIN SÖZÜNÜ ETTİĞİ ERGENEKONCU
Adnan Oktar A9'daki programında kendisini yıllar önce ziyaret eden ve ziyaret esnasında polis baskınının gerçekleştiği bir MSP'linin Ergenekoncu olduğundan söz etmişti. Fatih Altaylı 06.01.2000 tarihinde Hürriyette yazdığı dönemde bu kişinin kim olduğunu açıkça yazmış. İşte o Ergenekoncu...
TÜRKİYE YENİDEN İSLAM’A DÖNÜŞ YOLUNDA
Türkiye Cumhuriyetinin önemli resmi kutlamalarından olan19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramındaki törenler artık stadyumlarda yapılmayacak...
ASİLTÜRK'E ZOR SORULAR...
Geçtiğimiz hafta Habertürk'te yayınlanan programda Ergenekon ve Balyozdan tutuklanan subaylar için 'Onlar kahraman' diyen Saadet Partisi'nin önde gelen ismi Oğuzhan Asiltürk'e tepkiler sürüyor. Milat gazetesi yazarı Nevzat Çiçek de bugünkü yazısında Asiltürk'ün açıklamasına tepki göstererek, bazı sorular yöneltti.
ASİLTÜRK'E ERGENEKON TEPKİSİ BÜYÜYOR
Müntesiplerinin bile çok fazla savunamadığı Ergenekon terör örgütünü SP'nin ağabeyi diye lanse edilen Oğuzhan Asiltürk'ün savunması tüm kesimlerde büyük tepki yarattı.
İKİ KRİPTO ERGENEKON’DA BULUŞTU
1 Şubat 2012 tarihinde Kanal A Televizyonu'nun konuyla ilgili görüşlerine başvurduğu Şevket Kazan konuya bihaber rolleri yaparak, Asiltürkle aynı görüşleri savundu ve Ergenekona destek çıktı
» SAADET PARTİSİ’NDEKİ ERGENEKONCU KİM!
» DENİZLİSPOR: 0 ELAZIĞSPOR: 1
» ADNAN HOCA’NIN SÖZÜNÜ ETTİĞİ ERGENEKONCU
» TÜRKİYE YENİDEN İSLAM’A DÖNÜŞ YOLUNDA
» ASİLTÜRK'E ZOR SORULAR...
» ASİLTÜRK'E ERGENEKON TEPKİSİ BÜYÜYOR
» İKİ KRİPTO ERGENEKON’DA BULUŞTU
OĞUZHAN ASİLTÜRK’E GÖRE YAHUDİLERLE POZ VEREN İLKER BAŞBUĞ ABD KARŞITI VATANSEVER GENERAL!
OĞUZHAN ASİLTÜRK'E GÖRE KUDÜSTE AĞLAMA DUVARI ÖNÜNDE DUA EDEN, KÖKTEN DİNCİ YAHUDİLERLE POZ VEREN İLKER BAŞBUĞ ABD KARŞITI VATANSEVER GENERAL!
İKİ KRİPTO ERGENEKON’DA BULUŞTU
1 Şubat 2012 tarihinde Kanal A Televizyonu'nun konuyla ilgili görüşlerine başvurduğu Şevket Kazan konuya bihaber rolleri yaparak, Asiltürkle aynı görüşleri savundu ve Ergenekona destek çıktı
Elazığ’ın nüfusu 558.556
Elazığ'ın nüfusu, 2011 Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonuçlarına göre 558.556...
ASİLTÜRK'E ZOR SORULAR...
Geçtiğimiz hafta Habertürk'te yayınlanan programda Ergenekon ve Balyozdan tutuklanan subaylar için 'Onlar kahraman' diyen Saadet Partisi'nin önde gelen ismi Oğuzhan Asiltürk'e tepkiler sürüyor. Milat gazetesi yazarı Nevzat Çiçek de bugünkü yazısında Asiltürk'ün açıklamasına tepki göstererek, bazı sorular yöneltti.
SAADET PARTİSİ’NDEKİ ERGENEKONCU KİM!
El-Aziz'in yıllardır dikkat çektiği ve dikkatli olmaya çağırdığı Milli Görüşçüleri bir kez de Adnan Hoca uyarıyor
TÜRKİYE YENİDEN İSLAM’A DÖNÜŞ YOLUNDA
Türkiye Cumhuriyetinin önemli resmi kutlamalarından olan19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramındaki törenler artık stadyumlarda yapılmayacak...
EL-AZİZ’İ DOĞRULAYAN İTİRAFLAR
El-Aziz Gazetesi'nin 12 Eylül'le ilgili olarak yıllardır ortaya koyduğu gerçekler yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyor...
» OĞUZHAN ASİLTÜRK’E GÖRE YAHUDİLERLE POZ VEREN İLKER BAŞBUĞ ABD KARŞITI VATANSEVER GENERAL!
» İKİ KRİPTO ERGENEKON’DA BULUŞTU
» Elazığ’ın nüfusu 558.556
» ASİLTÜRK'E ZOR SORULAR...
» SAADET PARTİSİ’NDEKİ ERGENEKONCU KİM!
» TÜRKİYE YENİDEN İSLAM’A DÖNÜŞ YOLUNDA
» EL-AZİZ’İ DOĞRULAYAN İTİRAFLAR
» Tüm yazarları göster ALINTI YAZILAR  

bayrak



                                      
El-aziz Gazetesi-Ve Zafer Yakındır...
Telefon: 0424.238 01 31
Eposta: osmangurses23@hotmail.com