Türkiye gelişmesin,
büyümesin, başarmasın isteyen
İHANETİN GÜCÜ
Ağırlıklı olarak ezici
Müslüman çoğunluğun etkili olduğu millî irade olgusunu kendileri
için potansiyel tehdit ve tehlike olarak gören Cumhuriyet’in kurucu
iradesinin temsilcisi azınlıkçı bir elidin oluşturduğu zümre oligarşisi;
iplerini ellerinden kaçırıp yönetemeyeceği bir ölçüde Türkiye’nin büyümesini ve
gelişmesini hiçbir zaman istememiştir. Bunun için gerekli her türlü çabayı da
çok planlı ve bilinçli olarak sinsice, örtülü ve sofistik şekilde sürdürmüştür.
Bu yüzden büyük bir
duyarlılıkla Müslümanları olabildiğince devletten, siyasetten, ekonomiden,
medyadan, kültür ve sanat hayatından uzak tutmaya çalışmıştır. Bu açıdan
bakıldığında Ankara’nın ilk valilerinden Nevzat Tandoğan’ın tarihe ışık tutan
şu sözleri fevkalade aydınlatıcı ve önemlidir:
“Ulan öküz Anadolulu!
Sizin milliyetçilikle, komünizmle ne işiniz var? Milliyetçilik lazımsa bunu biz
yaparız. Komünizm gerekliyse onu da biz getiririz. Size ne oluyor? Sizin iki vazifeniz var: Biri, çiftçilik
yapıp ürün yetiştirmek. İkincisi, çağırdığımızda askere gelmektir.”
Cumhuriyet süsü
vererek bir hile rejimi ve köle düzeni kurup yöneten İttihat ve Terakki
Partisi’nin devamı ezoterik zihniyetin mensubu bu zümre, Türkiye’nin yalnızca
bir tarım ülkesi olmasını istediği için sanayileşmesini özellikle engelledi.
Türkiye bu yüzden batıda yaşanan sanayi devrimini planlı şekilde ıskaladı.
Tarımın dahi sanayileşmeye yol açacak şekilde gelişmesini önleyerek, büyük
Müslüman kitleyi paryalaştırmak için emek yoğun bir geniş istihdam alanı olarak
kalmasına özen gösterdi.
Dünya Siyonizmine
sırtını dayayarak Türkiye’yi bir Yahudi çiftliği haline getirip yöneten,
Sabetayist Toplum oligarşisi elitleri kaymağını yedikleri ülkenin endüstriyel
ihtiyaçlarını temin etmek maksadıyla yabancı firmaların distribütörlüklerini
aralarında ve yandaşlarıyla paylaşarak bu sayede rekabetsiz haksız kazançlar
sağladılar. Sabetayist Toplum mensubu aileler içinden çıkan birtakım dukalıklar
ve baronluklarla bir aristokrat kesim oluşturuldu.
Bu elit tabakanın lüks
tüketimini ve ülkenin zaruri ithalat gereksinimini karşılamak amacıyla gerekli
dövizi temin etmek üzere fındık, incir, çekirdeksiz kuru üzüm, pamuk gibi tarım
ürünleri ve bazı madenlerden meydana gelen değişmez birkaç kalem adeta tüm
ihracatı oluşturuyordu. İthalat, ihracat kotaya bağlanıp belli ailelere tahsis
ediliyordu. Bazen bu aileler tahsis edilen kotalarını gazete ilanlarıyla satışa
çıkartarak ikinci ellere devreder külfetsizce avantadan para kazanırdı.
Ülkede döviz
bulundurmak yasak ve suç sayılıyordu. Sadece Avrupa’da işçi olarak çalışıp
izinli dönenler döviz bulundurma ayrıcalığına sahipti. Geleneksel tarım
ürünleri ihracatı ile artık karşılanamaz hale gelen ülkenin döviz ihtiyacını
temin etmek için bulunan iblisçe çözüm; Anadolu’ya sığmadıkları için büyük
şehirlere göç edip varoşlar oluşturmaya başlayan Müslüman nüfusun köle işçi
olarak Avrupa ülkelerine ihraç edilmesi idi.
Böylece Avrupa
ülkelerine giden fakir, cahil ve kültürsüz bırakılmış Müslümanlar oralarda
asimile olacaklar, ayrıca edindikleri batılı yaşam tarzını Anadolu’ya da
getirerek sürdürdükleri dini geleneklerinden de kopup bütünüyle İslam’dan
uzaklaştıracaklardı. Ancak böyle olmadı, evdeki bu hesap çarşıya uymadı…
Türkiye’de baskı
altında dinini öğrenme ve yaşama imkânı bulamayan Müslüman Anadolu insanı
Avrupa’da gördüğü özgürlük ortamında önce ferdi olarak İslam’ı yaşama imkânı
buldu. Daha sonra bu ferdi çabalar toplumsal hayata taşınarak Avrupa
ülkelerinde giderek çoğalan Müslüman gettolar oluşturdu.
Bu özgürlük ortamından
sonuna kadar yararlanan Müslüman Anadolu insanı örgütlenerek kurduğu dernekler
aracılığıyla camiler ve külliyeler inşa ederek dini yaşamını ve İslami
eğitimini geliştirme çabalarına yoğunlaştı.
Öyle ki Türkiye’ye,
batılı yaşam tarzından çok Avrupa’da geliştirdiği İslami yaşam ve anlayışı
taşımaya başladı. Müslüman Anadolu halkı baskı ve asimilasyon sonucu
unutturulan dinini Avrupa’daki özgürlük ortamında yeniden keşfederek
sahiplenmeye başladı.
Özellikle Avrupa
ülkelerinde kurulan Millî Görüş dernekleri Türkiye’deki seçimlerde Millî Görüş
partilerinin başarısı için her türlü maddi ve manevi desteği sağlayarak ülkenin
iç politikasında da oldukça etkili oldular.
Çünkü Türkiye’de İslam
irtica ile yaftalanıp suç haline getirilerek Müslümanlar rejim için potansiyel
tehdit ve tehlike diye düşman unsurlar olarak telakki ediliyorlardı. Devletin
omurgasını oluşturan orduda kurmay subay olmaları büyük bir hassasiyetle
önlenen Müslümanlar genellikle er, erbaş, azami astsubay olarak istihdam
ediliyorlardı.
Orduda subay-astsubay
ayrımına neredeyse aşılamaz bir statü verilmesinin temel amacı Müslümanların
ordu kademelerinde üst rütbelere yükselmelerini önlemekti. Bu nedenle gerçek
dindar kişilerin ordunun kurmay sınıfında yer alması tamamen imkânsız hale
getirilmişti.
Orduda ve diğer
kurumlarda dindar gözükebilme lüksü sadece Sabetayist Topluma mensup kişilerin
inhisarındaki bir imtiyazdı. Çünkü onlar bazen gerektiğinde iyi polis kötü
polis rolü için halkın önüne çıkartılıyorlardı.
Örneğin Mareşal Feyzi
Çakmak toplumda çok dindar tanınan biri olmasına karşın bir Sabetayist idi.
Buna karşın İslam düşmanı olarak bilinen İsmet İnönü’den daha fazla rejime ve
resmi ideolojisine bağlıydı.
Mareşal Feyzi
Çakmak’ın Sabetayist olduğu, açık kimlikli bir Yahudi olan ünlü iş adamı Üzeyir
Garih’in Nakşî postnişini Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’nin mezarını ziyaret
ederken suikasta uğraması üzerine yapılan tartışmalar ve araştırmalar sonucu
ortaya çıktı…
Meğerse Şeyh Küçük
Hüseyin Efendi yüksek devlet erkânının müridi olduğu bir Sabetayist olarak
Nakşî tarikatının şeyhi imiş. Müridi olan Mareşal Feyzi Çakmak öldüğünde
mezarının yanına gömülmesini vasiyet etmiş. Bu durumu bilen Üzeyir Garih ilginç
şekilde Nakşi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’nin mezarını ziyaret ederken suikasta
uğradığı için bütün bu bilgiler medyaya yansıdı.
Osmanlı Devleti’nde Şeyhülislam dahi olabilen
ve Beyaz Müslüman denilen bu sözde Müslüman özde Yahudi olan
Sabetayistler Mevlevî, Kadirî ve daha çok da Bektaşi tarikatlarında postnişin
olmuşlardır. Soner Yalçın’ın Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı/Efendi-2 adlı
eserinde Sabetayist Yahudilerin İslami kesimlerdeki yapılanmalarına ilişkin
birçok örnekler yer almaktadır.
Büyüme, gelişme,
özellikle de iktidar olma potansiyeline sahip hiçbir parti, Cumhuriyet’in kurucu
iradesini temsil eden Sabetayist Toplum unsurlarına kilit noktalarında yer
vermeden kurulamaz, kurulsa bile kapatılır. Bu nedenle Millî Görüş partilerinde
de Sabetayist unsurlar kaçınılmaz şekilde hep kilit noktalarda yer almışlardır.
Bunların en çok bilineni bir Selanik Dönmesi olan Şevket Kazan’dır.
Şevket Kazan’ın
başında bulunduğu şebeke keza bir Sabetayist Beyaz Müslüman olan
Numan Kurtulmuş’u uzun süre bir kenarda beklettikten sonra nihayet Erbakan’ın
uyduruk kayıp trilyon davasında sahtecilikle suçlanıp mahkûm edilmesi ve
ömür boyu siyasi yasaklı yapılması, Recai Kutan’ın da genel başkan olmayı kabul
etmemesi üzerine Saadet Partisi’nin başına getirdi.
Türkiye’nin ilelebet
azınlıkçı Sabetayist Toplumunun zümre oligarşisi yönetimine mahkûm edilmesi
amacıyla ancak bu cemaat mensuplarının kontrol edebilecekleri boyutlarda küçük
tutulması, büyüyüp gelişmesinin ve elden çıkmasının önlenmesi için her şeyi ile
ta baştan dizayn edildi. Bu yüzden Cumhuriyet’in ilan edildiği 1923’ten 1983
yılına kadar tam 60 yıl boyunca bütün ihracatı 2 milyar $ civarında sabit
tutulmuştur.
Başbakan Turgut Özal
mevcut şablonu dağıtıp Anadolu insanının önündeki engelleri bir bir kaldırınca;
Türkiye zoraki içine sokulduğu bu kabuğunu kırdı ve ekonomisi dünyaya açılarak
hızla büyümeye başladı. Bu duruma seyirci kalmayan azınlıkçı Sabetayist Toplum
oligarşisi bir ahtapot gibi ANAP iktidarını ve Başbakan Turgut Özal’ı kuşatma
altına alarak bunalttı ve nihayet bertaraf edip etkisizleştirdi.
Batılı yaşam tarzı ve
sosyetik aile yapısı nedeniyle irtica ile suçlanması mümkün olmayan
Başbakan Turgut Özal’ı, halkın gözünden küçük düşürüp partisini eritmek için
Sabetayist unsurlar ellerindeki medya gücü ile tüyler ürpertici dehşetli
karalama kampanyalarının hedefi yaptılar…
Başbakan Özal, Türkiye’nin
ihracatını 10 kat arttırdım dedikçe; onlar sen onu boş ver, damadın
davulcu Asım’ı anlat diye tempo tuttular…
Başbakan Özal, “Ben
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü yaptım, Türkiye’yi otobanlarla tanıştırdım”
dedikçe; onlar, “Son onları boş ver, kızın Zeynep’in aşk maceralarını anlat,
Jaguar arabasından söz et” diye tempo tuttular.
Başbakan Özal, “Bakınız
Demirel anahtar teslimi Fransızlara yaptırdığı Keban Barajını 10 yılda zor
bitirdi. Ben yerli sermaye ve Türk mühendislere yaptırdığım on katı büyüklüğündeki
Atatürk ve Karakaya barajlarını kısa bir sürede bitirdim. Demirel çevreyi
kirleten ilkel teknoloji ile çalışan termik santraller kurdu; ben ise ileri
teknoloji ile çok daha güçlü termik santraller kurdum” dedikçe; onlar “Sen
bunları boş ver, Semra Hanım’ın Papatyalarını, kuruluşların başına getirdiğin
prenslerini anlat” şeklinde tempo tuttular.
Bu azınlıkçı
Sabetayist Toplum oligarşisi sırf Başbakan Özal ve ANAP iktidarını ülke
yönetiminden uzaklaştırmak için Davulu Delen Jaguar Partisi adını
taşıyan ve amblemi de böyle çizilen bir partinin resmen kurulmasını, TRT’de
propaganda yapmasını ve seçime katılmasını temin etti.
Ülke yönetiminin
ellerinden gittiğini gördüklerinde bu azınlıkçı Sabetayist Toplum oligarşisi
mensupları gözü dönmüşçesine böyle hırçınlaşabiliyor, en akılamaz şeylere
tevessül edebiliyor ve alabildiğine bayağılaşıp rezilleşebiliyorlar.
Azınlıkçı Sabetayist
Toplum unsurlarının kontrolündeki medyanın sergilediği bu azgın muhalefet
karşısında hiçbir iktidarın ayakta duramayacağı görüldüğü için alternatif medya
oluşturma çabalarına girişildi. Bu medya 12 Eylül 1980 öncesi aynı şeyi
Erbakan’a karşı yapmıştı.
Erbakan “Yeniden
Büyük Türkiye olmak için ağır sanayimizi, savunma sanayimizi kuracağız,
uçağımızı, tankımızı kendimiz yapacağız, hızla kalkınmak için 100 bin motor
yapacağız, iş makinelerimizi kendimiz üreteceğiz.” dedikçe adeta
çıldırıyor, ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Erbakan’a en çok Türkiye’yi büyük,
güçlü ve bağımsız bir ülke yapmak istediği ve bunu başaracağına inandıkları
için ifrit kesilip düşman oluyorlardı.
Erbakan’ın bu
çabalarını tiye alıp alay konusu yaparak “Hep hayali temeller atıyor;
planları yok, projeleri yok, sermaye yok” diye adeta tefe koyuyorlardı.
Erbakan sayesinde kazanılan Kıbrıs zaferini mal ederek Karaoğlan
lakabını taktıkları ve en dürüst lider diye lanse ettikleri CHP lideri Bülent
Ecevit de sanayileşme karşıtlığında elinden geleni ardına koymuyordu.
Demagoji ustası sözde
dürüst Ecevit Erbakan’ın sözlerini çarpıtarak 100 bin motor sözünü
değiştirip 100 bin uçak ve 100 bin tank şekline sokuyor, sonra da
üzerinde şöyle yorumlar yapıyordu:
Sayın Erbakan sen ne
diyorsun ya? Koca Varşova Paktı’nın bile ancak 10 bin tankı var; sen 100 bin
tank nasıl yapacaksın? Diyelim ki 100 bin uçak yaptın peki 100 bin pilot nasıl
yetiştireceksin? Diyerek halkı
yanıltıp Erbakan’ı gülünç duruma düşürmeye çalışırken bütün basın ve devletin
TRT’si bunları tüm ülkeye duyurmak için seferber oluyor, döne döne her gün
tekrarlıyordu. Erbakan’ın gerçekte ne dediği bilinmediği için herkes, kendi
partilileri bile bu sözlerini palavra olarak algılıyorlardı.
Oysa bugün Türkiye
Erbakan’ın bütün bu dediklerini yapmakta olan bir ülkedir!
Erbakan, bir yandan
partisi içinden fitne fesat kumkumaları çalıştırılarak zora sokulurken öte
yandan laiklik ve rejim karşıtlığı ile suçlanıp irtica ile yaftalanarak devlet
için potansiyel tehdit ve tehlike unsuru olarak lanse ediliyordu.
Bütün bu her şeye
rağmen Erbakan ve Millî Görüş’ten kurtuluş olmadığını gördükleri için
Sabetayist unsurlar “Erbakan demokrasi trenini rayından çıkardı, bu böyle
gitmez; sistemin tekrar rayına oturtulması bir askeri darbe olmadan olmaz”
diye açık açık yazıp çizmeye başladılar!
Türkiye 12 Eylül 1980
askeri darbe sürecine bu amaçla sokuldu. Bu maksatla sağ ve sol anarşi Sabetayist
oligarşi tarafından örgütlendi. Alevi-Sünni gerginliğini ve kitlesel kanlı
olayları onlar planlayıp provoke ettiler. Nihayet ABD’de 12 Eylül darbe planı
yapılıp uygulamaya sokuldu.
12 Eylül 1980 darbe
planının bir de derin amacı vardı. Aslında daha önce 12 Mart 1971 askeri
muhtırasını da Türkiye’de artık tehlikeli olmaya başlayan Erbakan ve İslami
gelişmeyi bertaraf etmek için ABD planlamıştı…
Nasıl ki 28 Şubat
1997’de başlatılan post modern darbe sürecinde ABD’den ithal edilen
Kemal Derviş, Ecevit Başbakanlığı’ndaki DSP-MHP-ANAP hükümetine tepeden
indirildiyse; o zaman da Nihat Erim Başbakanlığı’nda kurulan 12 Mart Hükümetine
yine ABD’den ithal edilen Atilla Karaosmanoğlu ve Sadi Koçaş iki Başbakan
Yardımcısı olarak kabineye tepeden kondurulmuştu.
Fakat 12 Mart
Muhtırasını veren generaller Erbakan’ın kurduğu millî derin devlet
tarafından kontrol altına alındılar. Bu sayede Müslümanlara karşı başlatılması
beklenen irtica avı yerine komünistlere karşı bir temizlik harekâtı
başlatıldı. Bu arada bazı işbirlikçi Müslüman unsurlar da temizlikten nasibini
aldılar.
Bu yüzden 12 Mart
Muhtırasında imzaları bulunan iki generalden Faruk Gürler’in, ABD desteğini
arkasına alan Süleyman Demirel tarafından Cumhurbaşkanı olması engellendi ve
yerine bir Sabetayist olan emekli amiral Fahri Korutürk seçildi. Diğer general
Muhsin Batur ise 12 Eylül öncesi kendisini aday gösteren CHP’nin lideri Bülent
Ecevit tarafından Cumhurbaşkanı seçilmesi engellendi. Böylece ayrıca bilinçli
şekilde darbeye de zemin hazırlandı!
İşte ABD kendi
planladığı 12 Mart 1971 Muhtıra sürecinin amacından saptırılıp millî derin
devlet kontrolüne girmesi üzerine; Ecevit’in kontrgerilla diye
nitelediği bu derin yapılanmayı dağıtıp bertaraf etmek ve kökünü kazımak
amacıyla bu kez 12 Eylül 1980 darbesini planladı. Bu nedenle Ecevit ve
Demirel’in haberi vardı; bu ikili ve Sabetayist Toplum unsurları desteklediler
de.
Melih Aşık’ın son günlerde Nazlı Ilıcak’ı, 12
Eylül Darbesini destekleyen yazılarını ortaya çıkarıp darbecilikle suçlaması
bundan. Ama bir tek Nazlı Ilıcak değil, o dönem köşe yazarlarının büyük
çoğunluğu darbeden hem haberdardılar, hem de öncesinde teşvik edip sonrasında
bir süre desteklediler…
Ne zaman ki Kenan
Evren Sivas’ta düzenlenen mitingde yaptığı konuşmada “Hiç kimse bu tencereyi
kirletenlere yeniden teslim etmemizi beklemesin, kolay temizlemedik biz bunu”
şeklindeki sözlerinden, ülke yönetimine Demirel-Ecevit ikilisinin gelmesine
izin verilmeyeceği anlaşılınca öncesi ve sonrasında darbeyi destekleyenlerin
alayı bu kez topluca saldırıya geçti. Ama artık işleri biraz zordu; çünkü onlar
saldırılarını arttırdıkça darbe yönetimi de sertleşiyordu.
Oysa köşe yazarları
açık seçik “Bu darbe kaçınılmazdı; çünkü Erbakan’ın raydan çıkardığı
demokrasi trenini başka türlü rayına oturtmanın bir yolu yoktu. Demokrasimiz
asla zarar görmeyecektir. Siyasi parti iktidarlarının toplumsal tepkileri göze
alamadıkları için çıkaramadıkları bir takım temel yasalar ve düzenlemeler
yapıldıktan sonra yeniden en kısa sürede demokrasiye geçilecek ve sistem
yeniden rayına oturtulacaktır.” şeklinde hep yazıp çiziyorlardı.
Bu beklenenler olmayıp
işler tersine gidince ve ülke yeniden 12 Mart sendromuna girince çokları apışıp
ne yapacaklarını şaşırdılar. Bunlardan biri de Ilıcakların Tercüman’ında yazan
Rauf Tamer’di. “Daha önce Kenan Evren idin şimdi Kenan Evrensel oldun” diyedarbeyi selamlayan Rauf Tamer, bu belirsizlik dönemi canına tak ettiğinde
köşesinde şunları yazdı:
“Ben ülkenin
stratejisini bilen yönetimden sorumlu biri değilim. Ben bir köşe yazarı olarak
heykeltıraş gibiyim. Benim ne yapmam gerektiğini söyleyin ki ona göre yontayım.
Her gün yazmak durumunda olan bir yazar olarak daha ne zamana kadar ne
yapacağım söylenmeden belirsizliği yontmaya devam edebilirim. Yeter artık, ne
yapacaksak söyleyin ona göre yontalım. Önümüzü göremez, ne yontacağımız bilemez
olduk.”
İşte size demokrat bir
yazarın 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında profilini ortaya koyan bir yazısının
özeti… Ve bu yazılar şu anda gazete arşivlerinde duruyor. Ne yazık ki aklı
başında bir tarafsız araştırmacı bunları bulup ortaya çıkararak ülkenin nasıl
günlerden bugünlere geldiğini gözler önüne seremiyor.
Hele şu yandaş
medya diye yaftalanan gazete ve televizyon mensupları çuvallarla laf edip
yazı yazacaklarına; 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası yazılanları bir inceleyip
araştırsalar neler çıkacak ortaya neler…
Açıkçası, 12 Mart 1971
Muhtırasından sonra 12 Eylül 1980 Darbesi de ABD ve içerideki işbirlikçisi
Sabetayist Toplum oligarşisinin kontrolünden çıkmış, Erbakan’ın kurduğu ve
yönettiği millî derin devletin kontrolüne girmişti!
Bu ikinci kez tersine
giden durumu düzeltmek ve Millî Görüş’ün siyasi kazanımlarını yok etmek üzere
bir taşla iki kuş vurmak üzere Turgut ve Korkut Özal kardeşler görevlendirildi.
Başka bir deyişle Turgut Özal 4 eğilimi birleştiren ANAP’ı kurup iktidar
olacak, bu halita içerisinde Millî Görüş eritilecek ve kontrolden çıkan Kenan
Evren liderliğindeki darbe yönetiminden de hesap sorulacaktı.
Bu amaçla gelen bir
ABD Yahudi heyeti Çankaya köşküne çıkıp Cumhurbaşkanı Kenan Evren’i ziyaret
etmişti. Bu sayede, darbe yönetiminden icazetli General Turgut Sunalp
liderliğinde kurulan Milliyetçi Demokrasi Partisi ile Necdet Calp liderliğinde
kurulan Halkçı Parti yalnızca 1983 Seçimine girecekken bunlara ANAP da eklendi.
Ancak yine hesap
tutmadı. Çünkü Turgut Özal Başbakan olunca 12 Eylül yönetiminden hesap sormak
şöyle dursun tam aksine Kenan Evren’le kucaklaşıp tam bir işbirliği içine
girdi. İşte bu yüzden Turgut Özal’ın yaptığı ihanet olarak telakki
edildi ve Yahudi Töresi uygulanarak suikast girişimine hedef yapıldı!
Turgut Özal, başlatılan yıkıcı kampanyalar art arda dev
dalgalar gibi üzerine gelip bir de suikast girişimine muhatap olunca ANAP’ı
Yıldırım Akbulut’a bırakıp can havliyle kendini Kenan Evren’den boşalan Köşke
attı. Ama bu çare değildi. Çünkü kısa süre sonra hem ANAP Mesut Yılmaz’ın eline
geçti hem de Köşkte de kendisine huzur verilmedi.
Masonik medya Turgut
Özal’ın karşısına -küllerinden kendini yaratan efsane edebiyatı ile-
yeniden Süleyman Demirel’i allayıp pullayıp çıkartarak milletin önüne koydu.
Böylece Demirel 6 kez gittim 7. kez geldim diyerek bir kez daha Başbakan
olmuştu. Ama o da beklendiği gibi ne 12 Eylül yönetiminden ne de Özal’dan hesap
sorabilmişti. Tam aksine Özal öldüğünde Köşke kapağı atarak bu yükten
kurtulmayı becermişti.
Bu dağınık siyasi
ortamdan yararlanan Erbakan liderliğindeki Refah Partisi 1994’te yerel seçimde
ve 1995’te genel seçimde birinci parti oldu. Aslında beklenen Refah Partisi’nin
tek başına iktidarı idi. Ancak Erbakan birtakım önlemler alarak birinci parti
olma noktasında tutmayı başardı!
Nitekim daha 1993
yılında Günaydın Gazetesi için Aytunç Altındal’ın kendisi ile yaptığı bir röportajda
Erbakan Refah Partisi’nin iktidara getirilmek istendiğini ifade edip “tedirginliğini”
hissettirmişti. Peki, neden Erbakan iktidar yapılmak isteniyordu ve bu “tedirginliğin”
nedeni ne idi?
Çünkü millî derin
devlet üzerinden ülke yönetiminin iplerini elinde tutan Erbakan kamufle
olduğu konumdan çıkartılıp resmen iktidara getirilerek açık hedef haline
getirilmek isteniyordu. Yani 28 Şubat post modern darbe süreci daha o
zaman planlanmıştı! Erbakan tedbir olarak; tek başına iktidar olmak yerine, irtica
suçlamaları karşısında kalkan yapabileceği bir ortakla birlikte hükümet kurmayı
planlıyordu…
Bu yüzden verdiği tüm
tavizlere karşın ANAP ile koalisyon görüşmelerinden son aşamada, gelen baskı
üzerine Mesut Yılmaz vazgeçti. Çünkü Erbakan ile birlikte Mesut Yılmaz yerine
Tansu Çiller harcanmak isteniyordu.
Nihayet beklenen oldu
Erbakan Başbakanlığında Refah-Yol adı verilen koalisyonla 54. Hükümet kuruldu.
Ve BU KEZ SİLAHSIZ KUVVETLER denilerek 28 Şubat post modern darbe süreci
başlatıldı… Ancak Erbakan yeterince hazırlıklıydı!
Bu süreçte
Başbakanlığa getirilen Bülent Ecevit, Erbakan ve Millî Görüş’ü kast ederek bunların
partilerini kapatmak yetmez köklerini kazımak lazım derken aynı zamanda
daha önce kontrgerilla diye tanımladığı millî derin devlet
yapılanmasının tamamen tasfiye edilmesini de kast ediyordu.
Erbakan gayet şık bir
demokratik manevra ile ve son derece ilkeli bir şekilde erken seçime gidilmek
üzere koalisyon protokolü gereği dönüşümlü Başbakanlığı ortağı Tansu Çiller’e
devretmek üzere kahir bir ekseriyeti temsil eden milletvekillerinin imzalarını
taşıyan dilekçeyi Cumhurbaşkanı Demirel’in önüne koydu. Demirel başka yönde
hareket ettiği için koalisyon hükümeti sona erdi ve Erbakan yine millî derin
devlet mekanizmasının direksiyonuna geçip kısa sürede 28 Şubatçıların
dumanını attırdı...
28 Şubat sürecine
öncülük eden, destek veren, katkı yapan herkesin adeta anasını ağlattı.
Sermaye, medya, siyaset, sivil toplum kuruluşları ve askeri bürokraside tüm
sorumluları tasfiye etti. Hatta 28 Şubat sürecinde Ecevit’e destek veren,
Kanal-D’ye çıkarak Başbakan Erbakan’ı istifaya davet eden Fethullah Gülen Hoca
Efendi ile Mesut Yılmaz ile dirsek temasında bulunan Prof. Esat Coşan Hoca
Efendi de bu tasfiye dalgasından nasiplerini almış oldular.
Bu nedenle bütün dünya
güllük gülistanlık iken Türkiye büyük bir ekonomik kriz ve siyasi kaos yaşadı.
Bülent Ecevit başbakanlığındaki DSP-MHP-ANAP koalisyonu erken seçime gittiği 3
Kasım 2002’de bütünüyle barajın altında kalarak bugünkü AKP iktidarı ezici bir
çoğunlukla iktidar oldu.
Turgut Özal’a yüklenen
misyon bu kez Recep Tayip Erdoğan’a yüklenmişti. Millî Görüş’ün kökünü
kazıyacak ve tersyüz edilen 28 Şubat’ın aksine giden gidişatını rayına
oturtup süreci tamamlayacaktı. Ama heyhat yine olmadı, yine hesapları tutmadı.
AKP iktidarı 1000 yıl süreceği ifade edilen 28 Şubat sürecinin bitişi
oldu.
Çünkü tıpkı Turgut
Özal ve ANAP iktidarı gibi Recep Tayip Erdoğan ve AKP iktidarı da millî
derin devlet kontrolüne girdi. Başbakan Erdoğan da kendisini destekleyip
AKP’yi iktidar yapan ABD Yahudi lobisi ve Türkiye’deki uzantısı azınlıkçı
Sabetayist Toplum oligarşisine dirsek çevirerek Millî Görüş politikaları
paralelinde icraatlara girişmek zorunda bırakıldı.
Özal’ın başlattığı
şekilde ülke ekonomisi dışa açılmasını sürdürüyor, ihracat katlanarak artmaya
devam ediyor, ülke kalkınıyor. Dahası Millî Görüş’ün öngördüğü şahsiyetli
dış politikalar izleniyor, yeniden büyük ve lider ülke doğrultusunda
Türkiye liderliğinde fiilen İslam Birliği kurulma aşamasına getiriliyor.
Buna karşın tıpkı
Başbakan Özal ve ANAP iktidarına yapıldığı gibi Başbakan Erdoğan ve AKP
iktidarına karşı da yine dehşetengiz karalama kampanyaları, yine ağır
hakaretler, yine yıkıcı ve yıpratıcı kampanyalar, yine suikast girişimleri ve
üstüne üstlük darbe girişimleri devam ediyor.
Evet, Türkiye’nin
gelişmesini, büyümesini, başarısını istemeyen ve her yola başvurarak
engellemeye çalışan ihanet yapılanmaları var güçleriyle ama artık son kez
direniyorlar…
Buna karşın Ergenekon
Davası büyük bir dirayetle yürütülüyor. Darbe hazırlıklarının üzerine
kararlılıkla gidiliyor. Kozmik odalar denilen haremi ismetlerine giriliyor. Ki
bunlar düşman telakki edilen Müslüman millete karşı komplo planlarının
saklandığı yerler dışında ne olabilir? EMASYA protokolü iptal ediliyor. İç
tehdit ve potansiyel tehlike diye ülkenin Müslüman halkını düşman olarak
niteleyen sakat anlayışa son veriliyor. Böylece gidişat hızlandırılıyor…
Türkiye; daha önce tüm
komşu ülkelerle kanlı bıçaklı olup sadece İsrail ile dost ve stratejik müttefik
iken, şimdi tam aksine tüm komşuları ile dost ve müttefik olup sadece İsrail
ile kanlı bıçaklı konuma gelmiş bulunuyor!
Türkiye’nin küresel
büyük krize rağmen kalkınmasını ve gelişmesini sürdürdüğünü, büyük bir ekonomik
potansiyele sahip olduğunu, ABD’nin Irak işgalinden yalnızca Türkiye’nin
kazançlı çıkıp bölgesinde güçlü bir lider olarak ortaya çıktığını batılı
gözlemciler de sıkça dile getiriyorlar.
Bütün bunlar Türkiye’nin
tek başına AKP iktidarında Millî Görüş doğrultusunda yönetildiğini gösteriyor.
AKP iktidarı içeride ve dışarıda yürüttüğü politikalarla Millî Görüş’e her gün
biraz daha yaklaşırken Genel Başkan Numan Kurtulmuş aksine Saadet Partisi’ni
Erbakan’dan koparmaya ve Millî Görüş çizgisinden saptırıp uzaklaştırmaya
çalışıyor!
Aslında MHP ve CHP de
eski politikalarından giderek uzaklaşıp Millî Görüş’e yaklaşıyor. ABD ve Avrupa
Birliği karşıtlığında, gerekse ırkçı emperyalizmine mesafeli duruşlarında Millî
Görüş çizgisine sürekli yaklaşıyorlar. Yani herkes Mersin’e Numan Kurtulmuş
tersine gidiyor!
Sayı: 592

































