Sivil totaliter rejimle
korkutularak savunulmak istenen
ZÜMRE OLİGARŞİSİ
Özellikle Ergenekon Davasına
karşı çıkan çevrelerce askeri darbe tehlikesi abartılarak AKP iktidarı ile
oluşturulmakta olan sivil totaliter rejime meşruiyet kazandırılmak isteniyor
şeklinde uzun süredir bir kampanya başlatılıp feryat-figan yaygaralar
kopartılıyor. Bu çevrelerin en çok dillendirdikleri iddialar şöyle:
1- Özgür medya baskı altına
alınıyor, gerçekleri yazamaz, AKP iktidarı eleştirilemez hale getiriliyor.
Aydın Doğan’a bu amaçla vergi cezası kesildi.
2-AKP iktidarı yandaş bir
medya oluşturuyor.
3-Bağımsız yargı siyasi baskı
altına alınmak ve ortadan kaldırılmak isteniyor. Yargı bu yüzden yıpratılıp
itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor. Yayınlanan Stratejik Taslak bu niyeti açığa
vuran bir belgedir.
4-Ergenekon Davasında hep
belli zihniyetteki insanlar soruşturulup yargılanıyor. Tüm operasyonlar iktidar
karşıtlarını suçlamaya, töhmet altında bırakmaya, itibarsızlaştırma ve
etkisizleştirmeye yönelik yapılıyor.
5- Hükümeti denetleyebilecek
kurumlar, mekanizmalar siyasi baskı altına alınıp işlemez hale getiriliyor.
Kuvvetler ayrılığı ilkesi ortadan kaldırılıyor.
6-Türk Silahlı Kuvvetleri
darbe planları yapmakla suçlanıp etkisizleştirilerek rejimi koruma ve kollama
kabiliyetinden yoksun bırakılıyor. Orduya karşı komplolar tertipleniyor.
7-Siyasi partiler yasası
parti içi demokrasiye imkân vermediği için bu antidemokratik uygulamalar aynı
şekilde ülke yönetimine de yansıyor.
8-Dünyanın hiçbir demokratik
ülkesinde bulunmayan % 10’luk yüksek seçim barajı farklılıkların parlamentoya
yansımasına imkân vermiyor bu yüzden çoğunluğun azınlıkları ezmesine yol açıyor.
Bu da ülkenin bölünmesine yol açıyor.
9-Cumhuriyet’in “kurucu
iradesi” ülke yönetiminden, çeşitli kurumlardan tasfiye edilip totaliter,
faşist bir sivil baskı rejimi oluşturulmaya çalışılıyor.
10-Bütün bu çabalar açık
yüreklilikle kamuoyunda tartışılarak değil, gerçek niyetler gizlenerek örtülü
şekilde yürütülüyor.
11-Tehlikenin farkında
olanlar komplo teorisi üretmekle suçlanarak etkisizleştiriliyor ve yandaş medya
darbe tehlikesi çığırtkanlığı yaparak olup bitenin üzerini örtüyor.
12-Bu büyük planın arkasında
Türkiye’nin üniter yapısını, ulusal ideolojisini ve laik rejimini ortadan
kaldırıp yerine Türkiye’nin bölge jandarmalığını yapacak şekilde bir yeşil
kuşak ve ılımlı İslam projesi yürüten ABD var.
Şimdi tüm bu iddiaları ve
arka planlarını irdeleyip asıl gerçekliği olabildiğince çıplak gözlerle
görülebilir duruma getirmeye çalışalım…
1- Özgür medya baskı altına
alınıyor, gerçekleri yazamaz, AKP iktidarı eleştirilemez hale getiriliyor.
Aydın Doğan’a bu amaçla vergi cezası kesildi.
Bir kere Türkiye’de daha önce
özgür bir medya olduğu varsayımı asılsız bir kuyruklu yalan. Çünkü Türkiye
Cumhuriyeti kurulurken Osmanlı dönemindeki çok partili hayata son verilip kurucu
irade olarak azınlıkçı Sabetayist Topluma dayalı oligarşik bir tekparti
diktatörlüğü kuruldu ve basındaki çeşitlilik de ortadan kaldırılıp tam bir
tekel oluşturuldu.
Çok partili hayata geçiş de
dış dayatmalar sonucu bu oligarşik yönetimin büyük Müslüman kitleye karşı
planlı bir komplosu olarak gerçekleştirildi. Ali Fethi Okyar’a kurdurulan Serbest
Cumhuriyet Fırkası (partisi) kontrolden çıkınca kapatıldı ve plan
başarısızlığa uğradı. Daha sonra aynı zihniyetin mensubu İttihatçı Celal Bayar
ve Adnan Menderes öncülüğünde kurulan DP de 10 yıllık bir uygulamadan sonra
yine kontrolden çıkınca 27 Mayıs 1960 darbesiyle kanlı bir şekilde o da tasfiye
edildi. Bu kez iki partili muvazaalı dönem CHP-AP ile yürütüldü. Bu süreç de
Millî Görüş partileri ile işlemez hale geldi.
Bu durum 12 Eylül 1980
darbesi sonrasında kökten değiştirilmek üzere harekete geçildi. İlk kez rejimin
kurucu iradesini temsil eden CHP de diğer partilerle birlikte
kapatılarak ülke siyaseti bir zümrenin tekelinden çıkarılmak üzere köklü
değişikliklere girişildi. Bu süreçte Sabetayist basın baronu Erol Simavi,
gazetelerini satıp Yahudilerin bir yeryüzü cenneti olan Avusturya’ya gidip
yerleşmek zorunda kalınca Türkiye çok sesli bir medyaya doğru yelken açmaya
başladı.
Başta Erol Simavi’nin hürriyetim
dediği Hürriyet Gazetesi ve Milliyet olmak üzere Sabetayist Cemaatin önemli
gazeteleri Aydın Doğan’ın yönetimine bırakıldı. Aydın Doğan kurduğu ve satın
aldığı televizyonlarla Erol Simavi kadar etkili olamasa da fiziki çapı
itibariyle ülke tarihinin en büyük medya patronu haline geldi.
Ancak 12 Eylül çizgisindeki
devlet yönetimi Aydın Doğan’a büyük mali imkânlar sağlayarak giderek daha çok
kontrol altına girmesini sağladı. Nitekim 12 Eylül 1980 askeri darbe sürecini
tersyüz etmeye yönelik başlatılan 28 Şubat post modern darbe sürecine
destek veren Dinç Bilgin Grubu ve daha sonra Uzan Grubu tasfiye edilirken Aydın
Doğan Grubuna dokunulmadı. Dahası Aydın Doğan hızını arttırarak büyümeye devam
etti.
Son olarak Aydın Doğan’a
kesilen vergi cezası tasfiye amacına hizmet etse bile haksız olduğu çok fazla
iddia edilememektedir. Çünkü aslında bir bakıma daha önce peşkeş çekilen devlet
imkânları şimdi geri alınmaktadır.
Demek ki bu imkânlar bilinçli
olarak kontrol edilebilir şekilde Aydın Doğan’a sağlanmıştı. Kesilen vergi
cezası için bizzat çok fazla sesi çıkmadığına göre ekonomik gücünü koruyup
medya gücünden vazgeçmek üzere uzlaşılabileceği izlenimi doğmaktadır. Bu
ihtimal bazen Cumhuriyet’in kurucu iradesini temsil ettiğini söyleyen
çevrelerin şiddetli tepkilerine yol açmaktadır.
Özellikle bu projeyi
yürüttüğü varsayılan Hürriyet’in eski Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’e
karşı bu çevrelerden çok sert eleştiriler yöneltilmektedir. Ertuğrul Özkök
devlet ile Aydın Doğan arasındaki ilişkilerde kilit rol üstlendiği için 20 yıl
boyunca basının amiral gemisi denilen Hürriyet’in kaptan köşkünde kaldı. Bu
görevden ayrılması ise Doğan Medya Grubunun da daha öncekiler gibi dağıtılacağı
intibaını uyandırmaktadır.
Sonuçta Türkiye’de sözü
edilen özgür medya diye bir şey hiç olmadı. Aslında bu, dünyanın en ileri
demokrasilerinde de hiçbir zaman olmadı. İşte bu gerçekliği gözler önüne seren
çarpıcı bir örnek:
‘Dünya tarihinin şu anına dek, Amerika'da ‘Özgür
bağımsız basın’ diye bir şey olmamıştır. Bunu siz de biliyorsunuz, biz de...’
diye başlıyor sözlerine; ‘Hiçbiriniz düşündüklerinizi olduğu gibi yazmaya
cesaret edemezsiniz. Bunu yapmaya kalktığınızda yazdıklarınızın önceden
basılmayacağını bilirsiniz çünkü. Çalıştığım gazete bana düşüncelerimi özgürce
yazmam için değil, tersine yazmamam için haftalık bir ücret ödüyor. İçinizde
benzer biçimde benzer ücret alan başkaları da vardır. Düşüncelerini açıkça
yazacak kadar salak olan herhangi biri, sokakta başka bir iş arıyor olacaktır.
Gazetemin herhangi bir sayısında düşüncelerimi apaçık yazmaya izin verseydim,
24 saat dolmadan işimden atılırdım. Gazetecilerin işi; gerçeği yok etmek, düpedüz
yalan söylemek, saptırmak, kötülemek, servet sahiplerine dalkavukluk etmek,
kendi gündelik ekmeği uğruna yurdunu ve soyunu satmaktır. Bunu siz de
biliyorsunuz, ben de… Öyleyse şimdi burada ‘bağımsız özgür basının’ (!)
‘şerefine’ (!) kadeh kaldırmak saçmalığı da nereden çıktı? Bizler, sahnenin
arkasındaki zengin adamların oyuncakları, kullarıyız. Bizler ipleri çekilince
zıplayan oyuncak kuklalarız...
Onlar ipleri çekiyorlar ve biz dans
ediyoruz.
Yeteneklerimiz, olanaklarımız ve yaşamlarımız,
hepsi başkalarının malı.
Bizler entelektüel fahişeleriz.’
Not: Swinton toplantıyı şaşkın bakışlar arasında
terk etti… Gazeteden istifa etti ve kimseden para almaksızın 'John Swinton's paper’ diye
tek yapraklı bir ‘gazete’ çıkartmaya başladı.”
***
Evet, ABD’deki özgür ve bağımsız
medyanın hali pürmelâlini gördünüz!
İşte Dünya Siyonizminin hâkim olduğu sözde
demokratik ülkelerdeki sözde özgür medyanın iç yüzü budur. Bu gerçekliği
içinden birinin tüm çıplaklığı ile gözler önüne sermesi göz yaşartıcı bir
manzara oluşturmaktadır. Baskı altına alınmak isteniyor denilen Türkiye’deki özgür
ve bağımsız medya da ABD’deki medyanın bir versiyonundan ibarettir. Yani
sözü edilen Sabetayist masonik medyadır.
Ancak şu anda alabildiğine çeşitlenen ve
kartelleşmeye çok fazla imkân bırakmayan medya yapılanması, hiçbir demokratik
batılı ülkede olmadığı kadar Türkiye’de bir gerçek özgür medyanın oluşmasına
giderek daha fazla yol açmaktadır. Tekelci medya anlayışına sahip entelektüel
fahişe niteliğindeki unsurların kopardığı yaygaraların nedeni de bu tekelin
kırılmakta oluşudur.
2-AKP iktidarı yandaş bir medya oluşturuyor.
Aslında AKP iktidarının bir yandaş medya
oluşturacak kabiliyeti yoktur. Yandaş medya oluşturuluyor suçlaması ile
engellenmek istenen de Türkiye’deki medya çeşitlenmesi ile sağlanan azınlıkçı
Sabetayist Toplumun medyadaki tekelinin kırılmasıdır. Bu süreç ise AKP iktidarı
ile değil, Turgut Özal’ın Başbakanlığındaki ANAP iktidarı döneminde başlatıldı.
Bu yüzden şimdi Başbakan Erdoğan ve AKP iktidarına yönelik başlatılan
saldırıların benzeri Başbakan Özal ve ANAP’a da yine aynı çevrelerce
yöneltilmişti. Şimdi ise yandaş damgası vurularak mahalle baskısı oluşturulmak
isteniyor.
3-Bağımsız yargı siyasi baskı altına alınmak ve
ortadan kaldırılmak isteniyor. Yargı bu yüzden yıpratılıp itibarsızlaştırılmaya
çalışılıyor. Yayınlanan Stratejik Taslak bu niyeti açığa vuran bir belgedir.
Türkiye’de bağımsız ve
tarafsız bir yargı hiçbir zaman olmadı. Özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında
yargı baskıcı yönetimin hegemonyasını tesis etmeye yönelik tamamen keyfi bir
mekanizmadan ibaretti. Daha sonraları azınlıkçı Sabetayist Toplum oligarşisinin
büyük Müslüman çoğunluğu ilelebet yönetebilmesini sağlamaya yönelik resmi
ideolojiyi korumak amacıyla dizayn edilip sistemleştirildi. Zaten yargı
sözcüleri rejimin bir koruyucu unsuru olarak tarafsız olmadığını, yanlı
olduğunu pervasızca belirtiyor!
Şimdi yaşanan gelişmelerden
ve gidişattan, toplumun tüm kesimleri ve tüm bireyleri karşısında mutlak
tarafsızlığı temin etmeye yönelik bir yargı reformu hazırlığı sezildiği için bağımsız
yargı ortadan kaldırılıyor diye yaygara kopartılıyor. Oysa tarafsız ve
bağımsız bir yargı yok ortada, hiçbir zaman da olmadı. Tamamen azınlıkçı
Sabetayist Toplumun ülkedeki iktidarını korumak amacıyla dizayn edilmiş bir
oligarşik zümre yargısıdır söz konusu olan. Bu imtiyazlı sınıfa hizmet veren
yargı yerine herkese eşit davranan bir adil yargı kurulsun istenmiyor.
4-Ergenekon Davasında hep
belli zihniyetteki insanlar soruşturulup yargılanıyor. Tüm operasyonlar iktidar
karşıtlarını suçlamaya, töhmet altında bırakmaya, itibarsızlaştırma ve
etkisizleştirmeye yönelik yapılıyor.
Doğrusu bu iddianın
gerçekliği yadsınamaz. Çünkü Ergenekon Davasında yargılanan suçlar, resmi
ideolojiyi korumak adına devlet gücü ve otoritesi ile işlenen suçlardır.
Dolayısıyla niteliği ne olursa olsun tamamı siyasi suçlardır. Bunlar
yürürlükteki yasalara göre suç sayılsa da aslında zımnen rejimin kurucu
iradesi mensupları için bir hak ve görev olarak belirlenmiştir. Bu yüzden
Ergenekon Davasındaki yargılamalar yürürlükteki yasalara şeklen uygun düşse de
özüne aykırıdır. Çünkü yerine getirilmesi gereken bir koruma ve kollama görevi
suç olarak telakki edilmektedir.
5- Hükümeti denetleyebilecek kurumlar,
mekanizmalar siyasi baskı altına alınıp işlemez hale getiriliyor. Kuvvetler
ayrılığı ilkesi ortadan kaldırılıyor.
Bununla anlatılmak istenen,
rejimin kurucu iradesini temsil eden güçleri bir yana bırakıp milli
iradenin gereğini yapmaya çalışan siyasi iktidarın, rejimin koruyucu
emniyet supapları gibi işlev yapan kurumların etkisinde kalmayıp bağımsız
hareket etmesinin verdiği rahatsızlıktır. Kast edilen bu kurumlar TSK, yüksek yargı, MİT, YÖK, Medya ve TÜSİAD
gibi sivil toplum kuruluşlarıdır.
Dokunulmazlıkların
kaldırılmasının sürekli gündemde tutulmasının da asıl nedeni milli iradeyi
temsil eden siyasal iktidarın, rejimin kurucu iradesini temsil eden
kurumlar karşısında savunmasız bırakılmasıdır. Zaten son derece zayıf konumda
bulunan milletvekillerinin dokunulur duruma getirilip rejimi koruma ve
kollamada taraflı olduğuna bizzat açıkça vurgu yapan yargının insafına terk
edilmesidir.
Özellikle siyasi partiler
üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallanan Yargının bu vesayetinin kaldırılması
için terör ve şiddeti yöntem olarak kullanmayan partilerin kapatılmasının
imkânsız hale getirilmesi gerekirken; aksine dokunulmazlıkları da kaldırılarak
milletvekilleri de şamar oğlanına çevrilmek isteniyor. Her şey, milli
iradeden korkan azınlıkçı zümre oligarşisinin Müslüman büyük çoğunluğu
ilelebet yönetme garantisinin sağlanabilmesi için; gerisi demagoji ve
çarpıtmadır.
6-Türk Silahlı Kuvvetleri
darbe planları yapmakla suçlanıp etkisizleştirilerek rejimi koruma ve kollama
kabiliyetinden yoksun bırakılıyor. Orduya karşı komplolar tertipleniyor.
Gerçekleştirilip hayata
geçirilen birçok askeri darbe, değişik yöntemlerle yapılan bir sürü askeri
müdahale ve sayısız darbe girişimi ile orijinal darbe planı ortada iken hala
pişkince askerin asılsız darbe planları yapmakla suçlandığını
söyleyebilmenin nasıl bir şarlatanlık olduğunu izaha kelime bulamıyoruz.
Türk Silahlı Kuvvetleri,
bağrından çıktığı milletinin milli iradesi ile oluşan siyasi
iktidarların emrinde ülkeyi dış düşmandan koruması gerekirken; rejimin kurucu
iradesini temsil eden Sabetayist Toplum oligarşisini, potansiyel tehdit ve
tehlike addettiği Müslüman millet karşısında koruma misyonunu nasıl
yüklenebilir? Korunup kollanmada aslolan azınlıkçı zümrenin oluşturduğu
ideolojik rejim mi; yoksa millet ve ülke midir?
Her rejim konjonktürel olarak
gerektikçe ve imkân bulundukça her zaman değiştirilebilir ama ülke ve millet
öyle midir?
Orduya karşı kimsenin komplo
yapma isteği de imkânı da yoktur. Ancak orduyu kontrolleri altında tutan
birtakım unsurların millete karşı komplo yapma imkânlarının olduğu defalarca
görülüp yaşanmış bir olgudur.
Bir kere orduya verilen resmi
ideolojiyi ve rejimi koruyup kollama görevi ordunun milletin ve ülkenin
güvenliği ve bekası için değil; rejimin kurucu iradesini temsil eden
zümre oligarşisinin güvenliği ve bekası için dizayn edildiğini göstermektedir.
Şimdi Türk Silahlı
Kuvvetleri için iç tehdit kavramı algılamasına son verilerek asli görevi olarak
ülkenin ve milletin güvenliğinin ve bekasının dış tehditlere karşı korunması
olarak yeniden tanzim edilmesi gündemdedir. Çünkü olağanüstü haller dışında iç
güvenlikten sorumlu olan emniyet teşkilatıdır. Bütün medeni ülkelerde bu
böyledir.
7-Siyasi partiler yasası
parti içi demokrasiye imkân vermediği için bu antidemokratik uygulamalar aynı
şekilde ülke yönetimine de yansıyor.
Bu konu, genel anlamda
değil, sadece konjonktürel olarak zaman zaman gündeme getirilip sonra takipsiz
bırakılmaktadır. Örneğin bir karı-koca ürünü olan DSP seçimden birinci çıkıp
Bülent Ecevit’i Başbakanlığa taşımasına ve demokrasinin zerresine bile izin
vermemesine rağmen ciddi anlamda parti içi demokrasi olmadığı suçlamasına
muhatap yapılmamıştır. Çünkü karı-koca Sabetayist olan Ecevitler ile rejimin kurucu
iradesi arasında herhangi bir sıkıntı söz konusu değildi.
Ama örneğin Deniz Baykal
Sabetayist kökenli olmadığı için bazen hizipçilikle, bazen parti içi
demokrasiye imkân vermemekle ısrarla suçlanmıştır. Bazen de Sabetayist kökenli
bile olsalar kontrolden çıkan partiler parti içi demokrasiye yer vermemekle
suçlanmıştır.
Örneğin Tansu Çiller
Sabetayist kökenli olmasına karşın parti içi demokrasiye yer vermemekle
suçlanırken keza Sabetayist bir aile mensubu olan Mesut Yılmaz çok despotça
partisini yönettiği halde parti içi demokrasiye yer vermemekle suçlanmamıştır.
Bunca partisi kapatılan
Erbakan da parti içi demokrasiye yer vermemekle suçlanmıştır. Oysa Millî Görüş
partilerinden onca kopmalar gerçekleştiren ayrılıkçılar her zaman açıkça
Erbakan’ı medya üzerinden eleştirdikleri halde hiç biri hakkında hiçbir şekilde
disiplin kurulu işletilmiş ve tek bir kişi dahi ihraç edilmiş değildir. Buna
karşın Numan Kurtulmuş Sabetayist olduğu için Millî Görüşçüleri pervasızca
Saadet Partisi’nden tasfiye ederken parti içi demokrasiye yer vermemekle asla
suçlanmamaktadır.
8-Dünyanın hiçbir demokratik
ülkesinde bulunmayan % 10’luk yüksek seçim barajı farklılıkların parlamentoya
yansımasına imkân vermiyor bu yüzden çoğunluğun azınlıkları ezmesine yol
açıyor. Bu da ülkenin bölünmesine yol açıyor.
Bugünkü baraj kapatılan
Millî Selamet Partisi yerine kurulan Refah Partisi’nin Meclis’e girmesini
önlemek için konuldu. Refah Partisi bu barajı aşıp nihayet birinci parti oldu
ve Erbakan bu sayede 54. Hükümeti kurdu. Ondan sonra bu seçim barajı
konjonktürel olarak zaman zaman temcit pilavı gibi ısıtılıp gündeme getirildi
ve geri çekildi.
Şu anda yüksek seçim
barajının kaldırılmak istenmesinin 3 temel nedeni var. Birincisi, AKP
iktidarını dağıtıp bir koalisyon hükümeti kurdurmak… İkincisi, BDP’yi Meclis’e
güçlü bir grupla sokmak… Üçüncüsü ise Saadet Partisi ile Numan Kurtulmuş’u
Meclis’e sokup kurulacak bir koalisyon hükümetine almak…
Sabetayistlerin hızlı
ulusalcı kesilip mangalda kül bırakmamasına bakmayın siz, BDP türü partilerin
Meclis’e taşınması için her zaman her türlü doğrudan ya da dolaylı desteği
vermişlerdir.
9-Cumhuriyet’in kurucu
iradesi ülke yönetiminden, çeşitli kurumlardan tasfiye edilip totaliter, faşist
bir sivil baskı rejimi oluşturulmaya çalışılıyor.
Aslında Cumhuriyet
Fransız Jakobenlerinden kötü bir kopya ile tam bir totaliter rejim olarak ırkçı
prensiplerle kuruldu. Ancak Türkçülük ideolojisi Sabetayist Yahudi unsurlar
tarafından kurulup geliştirildi. Yalnızca ilk Meclis demokratik ve milli
iradeyi temsil edecek şekilde kuruldu. Sonra bu Meclis dağıtıldı ve neredeyse
milletvekillerinin tamamı Sabetayist unsurlardan oluşturuldu.
Dolayısıyla hiçbir zaman
Cumhuriyet’in kurucu iradesi ile milli irade örtüşmedi, tam
aksine sürekli karşılıklı bir iktidar mücadelesi yürütüldü. Bugün de yaşanan bu
iki irade arasındaki iktidar mücadelesinden başka bir şey değildir.
Yaşanan bütün bu gayri tabii sorunlar, milletimizden ülke iktidarını hile,
entrika ve zorbalıkla gasp eden azınlıkçı bir zümrenin bu iktidarı milli
iradeye bırakmak istememesinden, Sabetayist oligarşinin Müslüman Milletimizi ilelebet
yönetme tutkusundan vazgeçmemesinden kaynaklanmaktadır.
10-Bütün bu çabalar açık
yüreklilikle kamuoyunda tartışılarak değil, gerçek niyetler gizlenerek örtülü
şekilde yürütülüyor.
Sabetayistler güçlerini
sırtlarını dayadıkları Dünya Siyonizminden ve içeride son derece iyi örgütlenip
mükemmelce gizlemelerinden almaktadırlar. Öyle ki millet çoğunluğuna bu
yapılanmanın varlığını bile anlatıp kabul ettirmenin mümkünatı yoktur.
Çünkü her şeyi
sembollerle, astarlı sözcük ve kavramlarla anlatıyorlar… Şimdiye kadar siyasi
partiler kontrollerinde iken kendi iradelerinden milli irade diye söz
ediyorlardı. Bugün ellerinde hiçbir siyasi parti kalmadığı için kurucu irade
demeye başladılar. Çünkü Osmanlı’yı dağıtıp bu devleti onlar kurdu.
Cumhuriyet, laiklik, çağdaşlık, demokrasi derken de zümrevi
Sabetayist Toplum oligarşisinin Türkiye’yi yönetmesini kast ediyorlar. Bu
ülkeyi sokakta bulmadık, başka Türkiye yok derken de Sabetayist Toplumun kurucu
irade olarak ülkeyi ilelebet yönetme hakkından asla vazgeçilemeyeceğini
anlatmak istiyorlar.
Ancak devlet, siyaset,
ekonomi, medya ve sivil toplum kuruluşları neredeyse bütünüyle ellerinden
çıkmış vaziyette. Dayandıkları dış güç olarak ABD de artık ikiye bölünmüştür ve
bir kesimi AKP iktidarını desteklemektedir. Avrupa Birliği de keza öyle
bölünmüş durumdadır. İsrail ise sürekli güç kaybediyor.
11-Tehlikenin farkında
olanlar komplo teorisi üretmekle suçlanarak etkisizleştiriliyor ve yandaş medya
darbe tehlikesi çığırtkanlığı yaparak olup bitenin üzerini örtüyor.
Şimdiye kadar
Siyonizm’den, Yahudi hâkimiyetinden, Sabetayist Toplum oligarşisinden söz
edenleri; her taşın altında Yahudi aramakla, komplo teorisi üretmekle
suçluyorlardı. Şimdi ise askeri darbe planlarından, çeteleşmeden, Ergenekon
örgütünden söz edenleri komplo teorisi üretmekle suçluyorlar!
Ve en önemlisi, “Laik cumhuriyeti,
kuvvetler ayrılığı esasına dayanan demokratik anayasal düzeni yıkıp yerine
totaliter bir İslami düzen kurmak isteyen bir zihniyet TSK’ni darbe planları
ile yıpratıyor ve Atatürkçüleri Ergenekon Terör örgütü mensubu diye
yargılatıyor. Bunun bir karşı darbe olduğu gerçekliği ise komplo teorisi
olarak niteleniyor” diyerek, şimdiye kadar kendilerine yöneltilen
suçlamaları onlar muhataplarına yöneltiyorlar.
Böylece önemli bir
gerçek ortaya çıkmaktadır… Sabetayist Toplum oligarşisinin Türkiye’de büyük
Müslüman çoğunluk üzerinde bir hile rejimi ve köle düzeni kurduklarını
söyleyenler komplo teorisi üretmekle suçlanırken; bu suçlamaya muhatap olanlar bir
komplonun yapılmasının ilk şartı herhangi bir komplo olmadığına herkesi
inandırmaktır diyorlardı.
Şimdi ise tam tersi bir
durum söz konusudur. Sabetayist Toplum oligarşisi mensupları, ulusal ve
üniter devlet yapısına, laik Cumhuriyet’e, TSK’ne, bağımsız yargıya, çağdaş
demokrasiye karşı bir sivil totaliter darbe yapılmaktadır. Ortaya konulan bu
gerçeklik, komplo teorisi denilerek üzeri örtülmek isteniyor demektedirler.
Bu durumda kendilerini,
yapılanmalarını ve niyetlerini gizleyip iyice kamufle eden iki karşıt güç ve
iradenin varlığından söz etmek kaçınılmazdır. Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan
siyasi iktidar mücadelesinin iki derin tarafı vardır. Ve bu derin
niyet/yapılanma topluma başka türlü yansıtılmaktadır. Çünkü her iki taraf da
mevcut konjonktürde taktik ve stratejik olarak varlığını kabul etmek ve açıktan
mücadele etmek istememektedir.
Bize göre bu taraflardan
biri Osmanlı Devletini yıkarak Cumhuriyet’i kuran kurucu irade
temsilcisi azınlıkçı Sabetayist Toplum oligarşisi; diğeri ise 1000 yıllık
Selçuklu ve Osmanlı İslam medeniyetini güncelleştirerek yeniden kurmaya çalışan
ve bu uğurda 40 yıldır mücadele eden Millî Görüş yapılanmasıdır. Her iki cephe
mensupları da dikkatle ve özenle kendilerini saklayıp mükemmelce kamufle ederek
topluma başka türlü bir görüntü vererek bu iktidar mücadelesini sürdürüyorlar.
12-Bu büyük planın arkasında
Türkiye’nin üniter yapısını, ulusal ideolojisini ve laik rejimini ortadan
kaldırıp yerine Türkiye’nin bölge jandarmalığını yapacağı şekilde bir yeşil
kuşak ve ılımlı İslam projesi yürüten ABD var.
Sırtını Dünya Siyonizmine
dayayıp Osmanlı Devleti’ni yıkan ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Sabetayist
Toplum, büyük Müslüman kitle üzerinde kurduğu bu hegemonik baskıcı rejiminin
yıkılıp yerine Adil Düzen kurulmak istendiğini biliyor. Ancak Adil
Düzen kurma iddiasındaki Millî Görüş ABD ve Batı karşıtıdır.
Bu yüzden AKP
iktidarının ABD ve batı tarafından desteklendiğini söyleyip gözden düşürmeye
çalışıyor. Esasen ABD bugün iki farklı iktidar mücadelesine sahne olduğu için
bir taraf -ki onlar Katolik Hıristiyan’dır- gerçekten İsrail’i samimiyetle
desteklemiyor, aksine AKP iktidarını destekliyor.
İsrail ile ABD’deki bu
kesim arasında da örtülü ama şiddetli bir iktidar mücadelesi var. Bu iktidar
mücadelesi ABD’deki her iki parti içinde de devam ediyor. Yani Demokratlar ve Cumhuriyetçiler
kendi aralarında Siyonist ve Hıristiyan olarak iki farklı kampa bölünmüş
durumdalar ve ABD’de bir iktidar mücadelesi yürütüyorlar.
Hatta o kadar ki, önceki
Başkan Bush’un Savunma Bakanı Rumsfeld’i, ABD işgal kuvvetlerini Irak’ta
bilinçli olarak yenilgiye uğratmak için yeterli asker, araç, gereç ve lojistik
destek yapmamakla suçlayıp sonunda görevden aldırdılar!
Şu anda Katolikler
Irak’ı Türkiye’ye emanet edip ABD işgal güçlerini çekmek istiyorlar.
Siyonistler ise verdikleri görüntünün tam aksine, İslam Birliği’ni engellemek
için bir Şii kuşak oluşturmak amacıyla Irak’ı İran’a bağlamaya çalışıyorlar.
Ancak bu gizli niyet dünya kamuoyuna başka türlü anlatılıp yansıtılıyor.
Bu durum iç politikada
ABD Türkiye’yi bölgenin jandarması yapmaya çalışıyor şeklinde Siyonistler
ve içerideki uzantıları tarafından kullanılıyor. Oysa Türkiye gerçekten
güçlenip bölgede lider konumuna geliyor. Bu gerçekliği çarpıtıp gölgelemeğe ve
lider ülke Türkiye’yi uydu ülke Türkiye gibi yansıtmaya çalışıyorlar.
Siyonistlerle
Hıristiyanlar arasındaki bu iktidar mücadelesi Avrupa Birliği’nde de söz
konusudur. Hıristiyanlar Türkiye’nin bir Hıristiyan kulübü olarak AB’a
girmesini istemiyorlar. Türkiye’nin stratejik ortak olmasını ve İslam
Dünyasının lideri olarak iyi siyasi ve ekonomik ilişkiler kurulmasını
istiyorlar. Siyonistler ise Türkiye’yi
AB içine alıp eritmek ve nihayet İsrail’e vilayet yapmak istiyorlar.
Bu yüzden Türkiye’deki
örtülü iktidar mücadelesinde her iki taraf da ABD ve Avrupa Birliği’nde kendine
arka çıkan güçler bulabiliyor. Bu durumu Sabetayist Toplum unsurları iç
politikada AKP iktidarı aleyhine kullanarak işbirlikçi olarak göstermeye
çalışıyorlar. Seçimlerde de bunu en büyük suçlama nedeni olarak kullanıyorlar.
Halen, resmen
yürürlükteki rejimin sahibi ve kurucu iradesinin temsilcisi konumunda
bulunan Sabetayist Yahudi Topluma ait zümre oligarşisi fiilen tüm sahalardaki
gücünü yitirmiş bulunuyor. Sermaye ve medyada artık tekel konumunda değiller,
süratle de eriyorlar. Siyasette ise sıfırı tüketmiş durumdalar.
Çünkü iktidarda bulunan
AKP de, ana muhalefet CHP de kontrollerinde değil. Meclis’teki üçüncü parti MHP
de onların güdümünden çıkmış durumdadır. BDP de onlarını inisiyatifinde değil.
Şu anda hiçbir siyasi partiyi gönül rahatlığı ile destekleyebilecek durumda
değiller.
Yalnızca Numan
Kurtulmuş’un Genel Başkan olmasından beri Saadet Partisi’ni şevkle
destekliyorlar. Hiçbir parti liderine gösterilmeyen büyük ilgiyi masonik medya
Numan Kurtulmuş’a gösteriyor. Ekranlara çıkarmak için adeta sıraya girmişler,
paylaşamıyorlar. Ama tüm bu çabalara rağmen Saadet Partisi anketlerde gerilemiş
gözüküyor. Yani Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da oluyor.
Bütün bu süreç, içeride
ve dışarıda Sabetayist Toplumun kurucu irade olarak temsil ettiği zümre
oligarşisinin aleyhine işliyor. Bu yüzden tam bir panik içerisindeler. Gözleri
dönmüş şekilde her şeyi yapabilecek, ellerinden geleni artlarına bırakmayacak
haldeler.
Ancak devleti ve ülke
yönetimini çok büyük ölçüde onlardan devralan milli irade temsilcisi
güçler her şeyi kontrol altına almış durumda oldukları için ne yapsalar ülkede
yaprak kımıldatamıyorlar. Sivil totaliter bir rejim kuruluyor diyerek
milleti korkutarak oligarşik zümre yönetimlerini sürdürme çabaları da hiçbir
sonuç vermiyor, verecek gibi de değil.
Açıkçası Türkiye’nin
yönetimi kurucu iradenin temsilcisi zümre oligarşisinin elinden çıkıp millî
iradenin temsilcisi güçlerin eline geçiyor. Yaşananlar bu sürecin
yol açtığı tabii sıkıntılardır.
Sayı: 593

































