Karakter Boyutu A A A
YARGI DEVREYE SOKULDU
25 Şubat 2010 Perşembe 23:59

Ergenekon Davası ile cuntacı generaller yargı önüne çıkartılıp tutuklanarak yaptıkları darbe plânları ile kirli çamaşırları gözler önüne serilirken artık askerler için durumdan vazife çıkarmak olacak iş değildi. Bu kez de yüksek yargı organları devreye sokularak durumdan vazife çıkarma denemelerine girişildi.

Orduda durumdan vazife çıkaracak cuntacı olmayınca

YARGI DEVREYE SOKULDU

Türkiye’de kimsenin adını doğru koyamadığı örtülü ve kansız bir iktidar mücadelesi, millî irade temsilcileri ile rejimin kurucu iradesini temsil eden azınlıkçı Sabetayist Topluma ait zümre oligarşisi arasında cereyan etmektedir. Millî iradenin karşısındaki asıl güç ne ordudur, ne yargıdır, ne medyadır ne de diğerleridir. Ama bütün hepsinin içinde yuvalanıp paravan yaparak arkasına saklanan ve kendini çok iyi kamufle eden darbeci, komplocu, baskıcı, tepeden inmeci, dayatmacı kadim İttihatçı zihniyettir.

Tanzimat'la gün ışığına çıkıp Islahat Fermanı ve Meşrutiyet ile devam eden, nihayet Osmanlı Devletini tasfiye edip yerine Cumhuriyet’i kurarak noktalayan bu zihniyet, milletimiz ile takriben iki asırlık iktidar mücadelesi yürüten bir derin yapılanmaya sahiptir.

Dünya Siyonizmine sırtını dayayarak ele geçirdiği devletin içinde örgütlenen ve her sahadaki yapılanmalarla ülkenin kontrolünü elinde tutan bu zihniyete karşı son 40 yıldır Millî Görüş tarafından köklü ve son derece iyi planlanmış, programlanmış bir iktidar mücadelesi yürütülerek büyük aşamalar gerçekleştirilmiş bulunmaktadır.

Saraya nüfuz eden Sabetayist Yahudi unsurların himayeleriyle Osmanlı Devleti’nin gizli başkenti haline getirilen ve nüfusunun % 70’i Yahudi olan Selanik’te illegal bir siyasi örgüt olarak kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti İstanbul ve İzmir başta olmak üzere birçok önemli merkezde şubeler açıp faaliyetler yürütüyordu.

Bu süreç, bir mizansen olarak tertiplenen 31 Mart İrtica Ayaklanmasını bastırmak gerekçesiyle Selanik’te oluşturulup trenle yola çıkarılan Hareket Ordusu’nun İstanbul’da başına geçirilen Sabetayist Mahmut Şevket Paşa komutasında Sarayı kuşatarak Sultan II. Abdülhamit’i tahttan indirmesi ve Selanik’e sürmesiyle büyük bir aşama kaydetti.

Bilinçli şekilde Osmanlı Devletini birçok cephede savaşa sokarak üst üste yenilgiler almasını sağlayan, 90 bin askeri Sarıkamış dağlarında kara gömen ve Çanakkale Savaşında eli silah tutmamış talebeleri cepheye sürüp milletin geleceğini yok eden İttihat ve Terakki zihniyetinin iktidarında nihayet işbirliği içerisinde oldukları İngilizlerin İstanbul’u işgal etmelerine çanak tutuldu.

İngilizler, işgal ettikleri başkent İstanbul’da Osmanlı Hükümetini yıkıp Meclis-i Mebusan’ı dağıtırken; işbirlikçi İttihatçıları el altından destekleyip Ankara’da yeni devleti kurmalarını sağladılar. Son Padişah Vahdettin’i hile ve entrika ile İngiliz Donanmasına ait bir savaş gemisi ile İstanbul’dan uzaklaştıran İngilizlerin işgalci müttefikleri Yunanlılar, İtalyanlar ve Fransızlar aldıkları bir talimatla Anadolu illerinden çekilerek Ankara Hükümetinin elini güçlendirip itibarını yükseltiyor, böylece milletin güven ve desteği sağlanıyordu.

Dünya Siyonizminin güdümündeki İngiltere, böylece tavşana kaç tazıya kovala taktiği ile adeta bir tiyatro oynatarak Ankara’da yeni yönetimi kuran İttihatçı paşalara göstermelik bir sözde kurtuluş savaşı armağan etti. Bu göstermelik mizansen şikeli zaferle gözünü boyadıkları milletin desteğini alan İttihatçı generaller toplanan ilk Meclis’i dağıtarak atama ile neredeyse tamamı Sabetayistlerden oluşan ikinci dönem Meclis’i oluşturdular.

Lozan Anlaşması imzalanıp Cumhuriyet ilan edilmek üzere iken İngilizler İstanbul’un işgalini sadece bir formalite olarak sona erdirdiler. İngilizler 6 Ekim 1923’te işgale son verdiklerini ilan ettikten 3 hafta sonra da 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi. Bu tarihi gerçekler -jakoben dikta yönetimlerince sahte bir tarih icat edilip propaganda ile dayatılarak üstü örtülmek istenmesine karşın- kesinlikle mümkün olamadı.

Cumhuriyet ilan edilip 13 asırlık İslam Hilafetine son verilerek yeryüzü Müslümanları başsız bırakılırken tüm Osmanlı Hanedanı yurt dışına sürüldü. CHP olarak yeniden örgütlenen İttihat ve Terakki unsurları tarafından kurulan Fransız tipi jakoben seküler rejim Osmanlı dönemindeki çok partili hayata son vererek bir tek parti diktası, farklı görüş ve düşüncelerdeki gazeteleri de ortadan kaldırarak yandaş bir basın oluşturdu.

Milyonlarca kilometre karelik Osmanlı İmparatorluğunu dağıtıp 770 bin kilometre karelik bir Türkiye kuran İttihatçılar kendileri için rakip olacak iki önemli Hıristiyan azınlıktan Ermenileri Tehcir ile sürerken Rumları da Mübadele ile temizlediler. Mübadele ile adeta bir taştan iki kuş vurdular…

Çünkü Anadolu’daki Rumları Yunanistan’a gönderip Balkanlardaki Sabetayist Yahudileri sözde Müslüman diye getirip onların yurtlarına yerleştirdiler. Balkanlardan Müslüman diye getirtilen Sabetayist Yahudiler sadece göçtürülen Rumların yurtlarına yerleştirilmediler, Tehcir ile sürülen Ermeni yurtlarına da yerleştirildiler. Nitekim bir Sabetayist ve mason olan Sadrazam Talat Paşa’nın not defterindeki kayıtlara göre Balkanlardan getirilen 174 Sabetayist Yahudi aile Elazığ’da Rızaiye ve Nailbey mahallelerindeki Ermeni evlerine yerleştirilmişler.

İleride Hıristiyan Batı Dünyası ve Rusya’nın desteğini alarak kendilerine rakip çıkacağını düşündükleri Rum ve Ermeni nüfustan Dünya Siyonizminin desteği ile Anadolu’yu arındıran Sabetayist Yahudiler büyük Müslüman kitleyi ise Haim Nahum plânını uygulayarak paryalaştırdılar.

Büyük Müslüman çoğunluğu devletten, siyasetten, ekonomiden, bilim, kültür ve sanat sahalarından dışlayıp kırsal alana mahkûm ettiler; fakir, cahil ve güçsüz bıraktılar; dinlerinden uzaklaştırıp şanlı mazileri ile alâkalarını kestiler. Böylece Müslümanlar paryalaştırılarak üzerinde bir hile rejimi ve köle düzeni kurdular.

Ankara’nın ilk valilerinden Nevzat Tandoğan’ın şu ünlü sözleri bilinçli ve plânlı şekilde bu olgunun hayata geçirildiğinin tam bir belgesi, özeti ve itirafıdır:

“Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizmle ne işiniz var? Milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekliyse onu da biz getiririz. Size ne oluyor? Sizin iki vazifeniz var: Biri, çiftçilik yapıp ürün yetiştirmek. İkincisi, çağırdığımızda askere gelmektir.”

İşte Erbakan, bu “Öküz Anadolulu”yu Millî Görüş partileri ile örgütleyip hile rejimi ve köle düzeni zincirlerini kırarak iktidara taşımak için -şanlı bir hayat ve muhteşem bir ömür adadığı- 40 yıldır zorlu bir mücadele yürütüyor.

Millî Görüş’ün bu destansı mücadelesiyle bugün gelinen noktada bütün siyasi kariyerlerini Erbakan’a borçlu bulunan 3 zat Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Başbakan olarak devletin zirvesinde görev yapmaktadırlar.

Sabetayist Yahudilerin kurduğu İttihat ve Terakki’nin devamı olan CHP’nin bile başında bugün bir “Öküz Anadolulu” bulunmaktadır. Keza Sabetayist Yahudiler tarafından temelleri atılan Türkçülüğün temsilcisi MHP’nin de başına bir başka “Öküz Anadolulu” getirilmiş bulunuyor.

Sonuç itibariyle siyasette sıfırı tüketen Sabetayist Toplum oligarşisi daha önce millî iradeyi temsil ettiğini söylerken artık bunu söyleyemez duruma geldiği içindir ki kurucu irade adına bir meşruiyet dava etmektedir. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı müteveffa Prof. Dr. Türkân Saylan’ın son günlerinde sarf ettiği şu sözler bu gerçekliğin bir çarpıcı ifadesidir:

“Biz asılız. Dolayısıyla bu ülkede bizim istemediğimiz bir şeyin olması mümkün değildir!”

Türkiye Cumhuriyeti’ni azınlıkçı bir zümre oligarşisi şeklinde kuran Sabetayist Yahudi Toplumu Millî Görüş’ün 40 yıllık başarılı mücadelesi sonunda sadece siyasette sıfırı tüketmedi; bürokraside, sivil toplum kuruluşlarında da adeta silindi, sermaye ve medyadaki tekeli de kırılıp bu sahalarda da hızla marjinalleşmeye devam ediyor.

Bugünkü duruma aslında 28 Şubat sürecinin millî derin devlet tarafından tersyüz edilip Sabetayist Toplum oligarşisinin tasfiye edilme sürecine sokulması ile gelindi. Oysa bu post modern darbe sürecinde 12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 darbesi ile bertaraf edilemeyen Millî Görüş’ün; 28 Şubat Başbakanı Ecevit’in “Bunların partilerini kapatmak yetmez, köklerinin kazınması lazım” sözleriyle ifade edildiği gibi tamamen yok edilip silinmesi hedefleniyordu.

Ve bugün yaşananların 28 Şubat’ın rövanşı olarak nitelenmesi öylesine bir iddia değildir. Basının amiral gemisi denilen Hürriyet’in kaptan köşkünde bu gelişmelerin son 20 yılını içinden yaşayan biri olarak Ertuğrul Özkök eğer “Bu yaşananlar 28 Şubat post modern darbesinin rövanşıdır” diyorsa mutlaka dikkate alıp üzerinde önemle durmak gerekir.

Bilindiği gibi 28 Şubat 1997’de başlatılan post modern darbe süreci ülkeyi yönetmekte olan 54. Hükümetin Başbakanı Erbakan’a karşı başlatılmış ve cuntacı generallerin durumdan vazife çıkardığı şeklinde izah edilmişti.

Ergenekon Davası ile cuntacı generaller yargı önüne çıkartılıp tutuklanarak yaptıkları darbe plânları ile kirli çamaşırları gözler önüne serilirken artık askerler için durumdan vazife çıkarmak olacak iş değildi. Bu kez de yüksek yargı organları devreye sokularak durumdan vazife çıkarma denemelerine girişildi.

Aslında yüksek yargı organları baştan beri hile rejimi ve köle düzeni için koruma ve kollama görevi yapan emniyet supabı niteliğinde bir işleve sahipti. Nitekim bu durumu gizleme gereği bile duymaksızın “yargı bağımsızdır ama tarafsız değildir, rejimden yana taraftır” demekten çekinmiyorlar.

Peki, tarafsız ve dolayısıyla adil olmayan yüksek yargı organları kime karşı bağımsızdır?

Elbette ki millî iradeye karşı bağımsızdır. Ancak asla mutlak bağımsız değildir; kurucu iradeyi temsil eden azınlıkçı Sabetayist Yahudi Toplum oligarşisine karşı bağımlı ve sorumludur. Çünkü yüksek yargı mensupları sahip oldukları mevkileri bu zümre oligarşisini oluşturan masonik yapılanmaya borçludurlar. Cumhurbaşkanının sözünü ettiği fasit daire aslında bu yapılanmadır.

28 Şubat post modern darbe sürecinde brifing aldıkları cuntacı generalleri cübbeleriyle ayakta alkışlayan yüksek yargı mensupları, ordu içerisindeki cuntacı unsurlar tasfiye edildikleri için şimdi durumdan vazife çıkarma operasyonları onlar eliyle yürütülmektedir.

Ne var ki bu süreçte onların tabirleriyle KÖŞK ve YÖK kaleleri düşmüş bulunduğundan ve cuntacı generaller de Ergenekon Davasında daha önceki durumdan vazife çıkarmalarının hesabını vermekle başları dertte olduklarından yüksek yargı organları üzerlerine kalan durumdan vazife çıkarma misyonlarını yerine getirmede yalnızdırlar. Hatta kendi içlerinde bile bölünüp birlik ve bütünlüklerini yitirmiş durumdadırlar.

Asıl önemli husus, şimdi orduyu ve yargıyı, daha önceleri de devletin ve ülkenin tüm kurum ve kuruluşlarını millî irade karşısında kurucu iradeyi koruyup kollama görevi ve bilinci ile donatıp kendisini mükemmelce kamufle eden yapılanmanın kamuoyunun çıplak gözlerle görebileceği şekilde boncuk gibi ortaya çıkarılabilmesidir.

Şu anda görüş, düşünce ve kanaat sahibi birçok kişi bu gerçekliği olanca çıplaklığı ile görüp fark etseler de henüz pek kimse kral çıplak deme cesaretini gösterememektedir. Ülkede kamuoyu oluşturan büyük medya kuruluşları yanında henüz buluğa eren çocuk konumunda olan El-Aziz Gazetesi’nin kral çıplak şeklinde attığı çığlıklar ise kimse tarafından pek ciddiye alınmak istenmemektedir.

Şimdi son olaya bir bakalım… Yalnız sakın kimse ülkenin bunca hukuk otoritesi dururken size bu konuda söz düşmez diye bize çıkışmasın; al haberi çocuktan atasözündeki gibi aksine bizim diyeceklerimize mutlaka kulak verilsin.

 Çünkü zannedildiği gibi hukuk otoritelerinin üstlendiği misyon, bildikleri gerçekleri asla samimiyetle ortaya koyup kamuoyunun istifadesine sunmak ve aydınlatmak değildir. Tam aksine yandaş yargıyı savunmak için hukuk bilgilerini kullanıp gerçekleri çarpıtarak ve bilgi kirliliği oluşturarak kamuoyunu yanıltmaktır. Son günlerde bu dezenformasyon işini en iyi beceren şu üç şarlatan hukukçunun neredeyse her televizyon programında baş köşede demirbaş olarak yer alıp öne çıktıkları görülüyor: Prof. Dr. Süheyl Batum, Prof. Dr. Ümit Kabasakal ve Prof. Dr. Ersan Şen.

Nasıl ki gerçek dini tahrif edip dejenere etmek ancak din ulemasının yapabileceği bir iş ise ve tarih boyunca bu hep böyle olmuşsa; hukuku amuda kaldırıp gerçekleri tersyüz etmek de bizim gibi çoluk çocuk işi değil, sadece hukuk otoritelerinin yapabileceği bir nitelikli sofistike iştir.

Nitekim kamuoyunda alabildiğine tartışılarak oluşturulan bilgi kirliliği ile anlaşılmaz hale getirilmeye çalışılan son olay aslında çok basittir. HSYK yargı görevi olan bir kuruluş değil, sadece yargı mensuplarının özlük işlerini ve atamalarını düzenleyen bir kuruldur. Yapacağı atama ve görevlendirmeler de belli zamanlara ve kurallara bağlanmıştır.

Dolayısıyla HSYK her canı istediğinde savcı ve hâkimleri görevden alamaz. Eğer Erzurum Savcısının yaptığı bir hata varsa bu HSYK’yı ilgilendirmez. Müfettiş yollama ve soruşturma yetkisi Adalet Bakanına verilmiştir. Adalet Bakanının bu yetki ve sorumluluğunu yerine getirip getirmediği HSYK’yı ilgilendiren bir konu değildir. Zaten sonuçta dosyalar Yargıtay’a geleceği için savcıların yaptığı kasıtlı bir hukuksuzluk varsa cezasız kalmaz.

Kaldı ki savcıların taleplerini yerinde bulup tutuklama kararı veren bağımsız mahkemedir. Ne HSYK, ne Yargıtay ve ne de bir başka merci bağımsız mahkemelerin yargılamasına ve savcılar tarafından yürütülen gizli olması gereken soruşturmaya hiçbir şekilde müdahale edemez. Ama bu müdahale açıkça ve pervasızca HSYK tarafından yapılmıştır. Şimdi yandaş hukukçular buna kılıf bulup savunmak için adeta yırtınıp paralanmaktadırlar.

Bu olayda kimine göre yetki gaspı, kimine göre yetki aşımı yapan HSYK durumdan vazife çıkarıp Erzurum savcılarını görevden alarak soruşturmaya yön vermek üzere müdahale etmiştir. Peki, HSYK neden buna gerek duymuş, elini taşın altına koyup yok yere bunca eleştirinin hedefi olmuştur? HSYK üyelerini adeta şövalyeler gibi iktidar mücadelesi için cepheye süren güç ve irade kime aittir? Asıl üzerinde durulması gereken en önemli husus budur!

Bunu ancak Adalet Bakanının görevlendirmesi gereken müfettişlerin hazırlayacakları raporlarına dayanarak yapması mümkün iken; üzerine vazife olmadığı halde doğrudan olaya el atıp yürütülmekte olan bir soruşturmaya operasyonel müdahalede bulunarak resmen suç işledi.

İşte hukuk otoritesi görünümlü şövalyeler bu suçu taammüden işleyen HSYK’yı profesyonel avukatlara taş çıkartırcasına var güçleriyle savunmakta ve meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadırlar. Tek amaçları aldıkları hukuk nosyonlarını millî irade temsilcileri ile kurucu irade temsilcileri arasındaki iktidar mücadelesinde kamuoyunu yanıltmak için olabildiğince herkesin kafasını karıştırmak için kullanmaktır.

Ne var ki kamuoyunu yanıltmaya çalışan bu şövalye hukukçulara karşı gerçek hukukçular mücadele ederken asıl önemli husus gözlerden kaçmaktadır: Bu ülkenin ordusunu ve yargısını, daha önce de YÖK aracılığıyla üniversitelerini millî irade karşısında kurucu irade adına mücadele etmek üzere bir misyon yükleyip cepheye süren ve çıplak gözle görülemeyen bu gücün mahiyeti nedir? Bunlar kimlerdir ve bu mücadeleyi niçin yapmaktadırlar? Milletle ne alıp veremedikleri var?

Oysa normalde müfettiş gönderip olayı inceletmesi gereken Adalet Bakanı, şayet kasıt ya da ihmal sonucu bu görevini yapmıyorsa muhalefet gensoru ile olayı Meclis’e getirebilir. Kaldı ki muhalefetin ideolojik davranmayıp gerçekten inandırıcı olması halinde kendi içinde bir koalisyon olan AKP iktidarı yekvücut olup gensoruyu reddedemez.

Gensoruların etkisiz kalıp sonuç vermemesi, muhalefetin bu imkânı ideolojik ve gereksiz yere kullanması nedeniyledir. Özellikle kendi içinde bir koalisyon olan AKP gibi partiler, ciddi ve toplum tarafından desteklenen bir gensoru karşısında kolay birlik ve bütünlük sağlayamazlar.

AKP yönetimi iç koalisyon durumunun farkında olduğu için bütün gelişmeler karşısında son derece haklı konumda bulunmaya özenle dikkat göstermektedir. Muhalefetin özensizliği ve ideolojik takıntıları nedeniyle AKP yönetimi parti içindeki farklılıkları telafi edip birlik ve bütünlük sağlamada hiç zorlanmıyor. Aslında muhalefet partilerinin iktidara dolaylı destek vermek için bunu bilinçli yaptıkları da düşünülebilir. Siyasetin her türlü cilvesi var.

Başbakan Erdoğan’ın karizmatik liderliği nedeniyle kimse gıkını çıkartamıyor şeklindeki iddialar ise çok tutarlı değildir. Çünkü AKP içerisinde tutarlı olabileceklerine inansalar muhalefet edebilecek çok farklı ve etkin konumda bir hayli kişi var. Bunların içinde hiç kuşkusuz ki kurucu irade temsilcisi çok sayıda kişi de var. Ama haklı ve tutarlı olabilecekleri pozisyonlar yakalayamadıkları için seslerini çıkartamıyorlar. Çünkü pisipisine harcanmak istemiyorlar.

Öte yandan yüksek yargı kuruluşlarının millî iradeyi temsil eden siyasi iktidar karşısında kurucu iradeyi temsil eden güçler adına mücadele vermeye soyunması, konumunu tartışmalı hale getirip reform isteklerine haklılık kazandırmaktadır. Devletin tüm zirvelerini millî irade temsilcileri ellerinde tuttukları için reform isteklerinin haklılık kazanması eskiden olduğu gibi göz ardı edilir gibi değildir. Nitekim yargıda reform isteği devletin zirvesinden, Cumhurbaşkanından geldi.

Kamuoyunda, yeni bir anayasa ve yargıda reform gibi konular artık ortak bir genel arzu haline gelmiş bulunuyor. Kamuoyunun böyle oluşmasında, farklı konjonktürlerde bunu isteyen kurucu irade temsilcilerinin de büyük bir payı vardır. Değişik konjonktürlerde farklı tutumlar belirleyerek zikzak çizdikleri için tutarlılıklarını ve inandırıcılıklarını da yitirmiş durumdadırlar.

Zaten kurucu irade temsilcilerinin asıl aşamadıkları en büyük handikapları, son derece iyi yetişmiş kadrolarına rağmen üstün bir siyasi akla sahip olamayışlarıdır. Sultan II. Abdülhamit tahttan indirildikten sonra siyasi akıl üstünlüğünü Sabetayist İttihatçılara kaptıran Osmanlının onca yetişmiş mükemmel kadrolarına rağmen bir türlü iki yakası bir araya gelmediği gibi; şimdi siyasi akıl üstünlüğünü yitiren kurucu irade temsilcilerinin bütün her sahada son derece iyi yetişmiş kadrolarına rağmen iki yakası bir araya gelmemektedir.

Çünkü 12 Mart 1971 Muhtırasından bu yana sürekli onlar kaybediyor, hem de arkalarında ABD ve Avrupa Birliği, dahası Dünya Siyonizmi olmasına rağmen. Çünkü CHP’li Nihat Erim Başbakanlığında kurulan 12 Mart hükümetinde ABD’den ithal edilen iki teknokrat Başbakan Yardımcısına (Sadi Koçaş ve Atilla Karaosmanoğlu) yer verilmesine rağmen durum aleyhlerine işledi.

12 Eylül 1980 darbesini bizim çocuklar başardı dedikleri ABD işbirlikçisi unsurlar yapmış olmalarına rağmen bu gidişat aleyhlerine devam etti. Turgut Özal’a onlar, 4 eğilimi birleştirsin, Millî Görüş’ü içerisinde eritip bitirsin diye ANAP’ı kurdurdular yine kesin sonuç alamadılar ve durum aleyhlerine işlemeye devam etti.

28 Şubat sürecini de Millî Görüş’ün kökünü kazımak için onlar başlattılar ama sonuç almak şöyle dursun bu kendileri için tam bir felaket oldu. Nitekim Millî Görüş’ün kökünü kazımak için kurdurdukları bu AKP’den nasıl kurtuluruz diye adeta akla karayı seçmiş durumdalar.

Ne tek başına iktidarlar, ne koalisyonlar gidişatın kurucu irade lehine dönmesini sağlayamadı. Tansu Çiller’i “Bir First Lady’nin topuk sesleri” diye lanse edip onlar getirdiler; ondan da kurtuluncaya kadar neler çektiler.

Şu anda gelinen noktada sermayedeki tekelleri kırıldı hızla eriyorlar… Medya tekelleri kırıldığı için yandaş medya diye feryat figan çağrışıyorlar. Siyasette bittiler… Adeta müktesep hakları gibi gördükleri devletin zirvelerindeki yerlerinde nicedir yeller esiyor. Ellerinden Merkez Bankası gitti, YÖK gitti, TOBB gitti… Sendikalar gitmiş durumda… Ellerinde bir tek Türk Tabipler Odası ile Türkiye Eczacılar Birliği ve birkaç tane baro kaldı. Onları da her cepheye sürdükleri için militarize olmuşlar, hiçbir saygınlıkları, itibarları, etkileri kalmamış.

Kurucu irade temsilcisi azınlıkçı Sabetayist Toplum unsurlarının bugüne kadar tek kazandıkları yeni mevzi, Genel Başkanlığına Numan Kurtulmuş’u getirdikleri Saadet Partisi’dir. Ama elbette ki en büyük hüsranı en kısa zamanda Saadet Partisi’nde yaşayacaklardır.

Öyle yağma mı var? Erbakan bütün ülke yönetiminin iplerini elinde tutsun da kendisinin bizzat temsil ettiği Millî Görüş’ün Partisi Saadet’in başında bir Sabetayist Yahudi otursun. Bu hiç olacak şey midir?

Erbakan’ın Millî Görüş mücadelesi ile sağladığı asıl büyük başarısı, bütün kesimleri içine alan, gerçekleştirdiği Türkiye’deki köklü toplumsal değişimdir. Bugün 30 yıl önce Türkiye’yi terk etmiş biri dönecek olsa milletimizi tanıyamaz…

Erbakan’ın sağ-sol yok; hak var batıl var dediği yıllarda bu sözleri adeta arı vızıltısı gibi etkisiz kalırken; sessiz sedasız adeta iğne ile kuyu kazarcasına bir çalışma sonucu mucizevî bir şekilde petek petek bal üretilerek ülke ihya edilip âbâd oldu.

Türkiye büyük bir siyasi şuura sahip oldu. Toplumda bugün artık batıdan ithal edilen bir hastalık olarak sağ-sol ayrımı diye bir şey kalmadı, tamamen bitti. Onun yerine hak ve batıl ayrımı ile eş anlamlı olan millî ve gayrimillî ayrımı geçerli kılındı.

Kendilerine ulusalcı diyenler de ABD, AB ve İsrail karşıtı olarak, açıkça kabullenmeseler de zımnen Millî Görüşçü olmuşlardır. ABD, AB ve İsrail yanlısı küreselci, liberal kesimler ise hakim ekseriyetten bugün en marjinal konuma düşmüş bulunuyorlar.

Toplumsal zihniyet yapısını ve siyasi paradigmayı değiştiren Erbakan Millî Görüş’ü fiilen iktidar yapmışken; mevcut statükonun şeklî yapısının korunması mümkün müdür?

Bu yüzden, Türkiye’de yaşanan süreç, fiilen iktidarda olan Millî Görüş’ün hukuki statüye de kavuşmasına yönelik artık sonuna yaklaşan bir siyasi mücadelededir. Bir başka deyişle Türkiye yönetiminden kurucu iradenin uzaklaştırılıp yerine millî iradenin ikame edilmesi sürecidir yaşanan.

Bundan başkası lafügüzaf ve mugalâtadır.

Sayı: 594

 

1860 defa okundu...
yusuf ayyıldız       SİYONİZMİN SON ÇIRPINIŞI!   26 Şubat 2010 Cuma 11:04
Sabetayist Oligarşi,gücünü Dünya Siyonizm'den ve mükemmelce tasarlanan ve uygulanan kamuflajından almaktadır.50 senedir düdüklü tencerede kaynatılıp pelteleştirilen toplum,aslına dönmeye başlayınca,kaleleri tek tek kaybeden Sebatayist zümrenin yargıdaki yapılanmasıda çatırdamaya başladı.Çünkü elleride kalan tek kale ;yargıdır.En yoğun ve en güçlü yapılanması bu kurumdadır.Toplumun her kesimi ve her bireyini kapsayacak şekilde,mutlak tarafsızlığı temin etmek ve adil bir yargı reformu hazırlığı sezildiği için yaygara koparılıyor.Halbu ki;tarafsız ve bağımsız olduğu iddia edilen yargı,her zaman sebatayist Zümre Oligarşisi için işledi.Hiç bir zaman ülkede ezilen çoğunluk için,haksız ve adaletsiz bir şekilde 4 sefer partisi kapatılan Erbakan Hoca için bu yargı hiç oralı bile olmadı.Oyüzden bu Sebatayist yapılanmanın en yoğun olduğu bu kuruma bir çeki-düzen verilmesi gerekiyordu.Kopartılan yaygaranın sebebi de,Elit tabakaya verilen hizmet yerine,eşit ve adil bir yargı olmasını istemedikleri içindir.Siyonizm hiç bir zaman yanlış tuşa basmaz.Kendilerini gizledikleri esrarengiz kamuflaj içinde,yaptıkları ve uyguladıkları her planda en ince ayrıntıya kadar dikkat eden Siyonizm,Türkiye'deki yapılanmasında son kalesi olan yargıda yaptıkları peş peşe hatalar,belli ki;Erbakan Hoca'nın onların planlarının içerisine kendi planını yerleştirmesinden kaynaklanmaktadır.Bunu fark eden Küresel Siyonizm,o yüzden Türkiye'de ''Bağımsız Yargı siyasi baskı altına alınmak ve ortadan kaldırılmak isteniyor''diye içi boş olan bir yaygara koparıyor.Erbakan Hoca'nın ''Milli Görüş 40 yıldır fiilen iktidardadır.Şimdi ise bu fiili iktidarı,hukukileştireceğiz,resmileştireceğiz.Bunu da yaptığımız 6 aylık plan doğrultusunda uygulayacağız.''ifadesi ile yargının bu süreç doğrultusunda dizayn edilmesi gerekiyordu.İşte kopartılan yaygara,yahudinin son kalesi olan,Yargı'nın avuçlarının içerisinden kayıp gitmesi,ve Milli Görüş'ün Hukuki İktidarının ilan edilmesine az bir zaman kalmasıdır.Siyonizm'in son çırpınışı bundan ibarettir.!!!
mesud akgül       NARKOZLANMIŞ İNSAN TOPLULUKLARI   24 Şubat 2010 Çarşamba 08:41
Kamuoyu oluşturma imkanlarını ellerinde bulunduran,Yahudi-Masonik güç odakları,propaganda gücü ile insanları adete büyüleyerek düşünemeyen,muhakeme edemeyen birer Robot sürüsü haline getirdiler.Bilindiği gibi Papağanların en önemli özellikleri,iyi, sürekli ve ısrarcı bir eğitim aldıklarında,konuşabilmeleridir.Yalnız papağanlar kendi özgür akıl ve iradeleri ile düşünüp hareket edemezler.Sadece kendilerine ezberletilen kelimeleri,cümleleri tekrarlayıp dururlar.Günümüzde insanların ve toplumun büyük çoğunluğu aslında Papağandan farksızdırlar.Siyonist merkezler,yönettikleri kitle iletişim araçlarını kullanarak,kendi fikirlerini başkalarının da fikri haline getirirler.Allahın verdiği aklı kullanmaktan aciz büyük kalabalıklar ve çoğunluklar ise ,tıpkı Papağan gibi Medya tarafından kendilerine ezberletilmiş, öğretilmiş,dayatılmış olan Masonik fikirleri, kendi fikirleriymiş gibi sahiplenip onlarla kendilerini avuturlar. Asıl tehlikeli olan ise bunun farkında bile olmamalarıdır. Büyük çoğunluk ve kalabalıklar maalesef günümüzde Papağanlaştırılmış, Atomize edilmiş bireylerden oluşmaktadır. İnsanlar düşünmekten, aklını kullanmaktan,araştırmaktan,muhakeme etmekten uzaklaştıkça farkında olmadan Papağanlar sınıfına katılan birey olurlar.Sahiplendikleri Fikirleri,düşünceleri,yaklaşımları,doğru veya yanlış kriterleri,değer yargıları,kutsalları aslında kendilerine ait olmayan, gerçekte kamuoyu oluşturma imkanlarını ellerinde bulunduran güç odaklarının kendilerine öğrettiklerinden başka bir şey değildir.Başkalaştırılmışlardır,değiştirilmişlerdir,dönüşüme uğramışlardır,ancak bu gerçeği bile kabullenmek istemezler.Çağımızda yaşayan insanların büyük çoğunluğu Önüne konan yemeği yemek zorunda kalan Felçli hastalar gibi ,Sabetayist-Masonik Medyanın Aklen ,Fikren ,düşünce olarak Felç ettikleri ve önlerine koyduğu zehirli fikirleri çiğneyip afiyetle yiyen ve çevrelerine de mikrop yayan felçli hastalar gibidirler. Durun bu yemek zehirli,sakın yemeyin,yerseniz ölürsünüz” diye kendilerini uyaranları ise dinlemeyip ,yuttukları zehirli fikirleri kusmaya çalışırlar.Kendi bildiğin bir doğruyu söylemek,başkalarının öğrettiği binlerce yanlıştan daha iyidir.Birinci ihtimalde insansındır,ikincisinde ise Papağandan bir farkın yoktur.
» Tüm yazarları göster KÖŞE YAZARLARI  
Çok okunanlar Çok yorumlananlar
SAADET PARTİSİ’NDEKİ ERGENEKONCU KİM!
El-Aziz'in yıllardır dikkat çektiği ve dikkatli olmaya çağırdığı Milli Görüşçüleri bir kez de Adnan Hoca uyarıyor
DENİZLİSPOR: 0 ELAZIĞSPOR: 1
Bordo Beyazlılar zorlu Denizli deplasmanında M. Ozan'ın kafa golüyle 3 puanın sahibi olurken 19. Hafta sonunda en yakın rakibi ile aradaki puan farkını 4'e çıkardı...
ADNAN HOCA’NIN SÖZÜNÜ ETTİĞİ ERGENEKONCU
Adnan Oktar A9'daki programında kendisini yıllar önce ziyaret eden ve ziyaret esnasında polis baskınının gerçekleştiği bir MSP'linin Ergenekoncu olduğundan söz etmişti. Fatih Altaylı 06.01.2000 tarihinde Hürriyette yazdığı dönemde bu kişinin kim olduğunu açıkça yazmış. İşte o Ergenekoncu...
TÜRKİYE YENİDEN İSLAM’A DÖNÜŞ YOLUNDA
Türkiye Cumhuriyetinin önemli resmi kutlamalarından olan19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramındaki törenler artık stadyumlarda yapılmayacak...
ASİLTÜRK'E ZOR SORULAR...
Geçtiğimiz hafta Habertürk'te yayınlanan programda Ergenekon ve Balyozdan tutuklanan subaylar için 'Onlar kahraman' diyen Saadet Partisi'nin önde gelen ismi Oğuzhan Asiltürk'e tepkiler sürüyor. Milat gazetesi yazarı Nevzat Çiçek de bugünkü yazısında Asiltürk'ün açıklamasına tepki göstererek, bazı sorular yöneltti.
ASİLTÜRK'E ERGENEKON TEPKİSİ BÜYÜYOR
Müntesiplerinin bile çok fazla savunamadığı Ergenekon terör örgütünü SP'nin ağabeyi diye lanse edilen Oğuzhan Asiltürk'ün savunması tüm kesimlerde büyük tepki yarattı.
İKİ KRİPTO ERGENEKON’DA BULUŞTU
1 Şubat 2012 tarihinde Kanal A Televizyonu'nun konuyla ilgili görüşlerine başvurduğu Şevket Kazan konuya bihaber rolleri yaparak, Asiltürkle aynı görüşleri savundu ve Ergenekona destek çıktı
» SAADET PARTİSİ’NDEKİ ERGENEKONCU KİM!
» DENİZLİSPOR: 0 ELAZIĞSPOR: 1
» ADNAN HOCA’NIN SÖZÜNÜ ETTİĞİ ERGENEKONCU
» TÜRKİYE YENİDEN İSLAM’A DÖNÜŞ YOLUNDA
» ASİLTÜRK'E ZOR SORULAR...
» ASİLTÜRK'E ERGENEKON TEPKİSİ BÜYÜYOR
» İKİ KRİPTO ERGENEKON’DA BULUŞTU
OĞUZHAN ASİLTÜRK’E GÖRE YAHUDİLERLE POZ VEREN İLKER BAŞBUĞ ABD KARŞITI VATANSEVER GENERAL!
OĞUZHAN ASİLTÜRK'E GÖRE KUDÜSTE AĞLAMA DUVARI ÖNÜNDE DUA EDEN, KÖKTEN DİNCİ YAHUDİLERLE POZ VEREN İLKER BAŞBUĞ ABD KARŞITI VATANSEVER GENERAL!
İKİ KRİPTO ERGENEKON’DA BULUŞTU
1 Şubat 2012 tarihinde Kanal A Televizyonu'nun konuyla ilgili görüşlerine başvurduğu Şevket Kazan konuya bihaber rolleri yaparak, Asiltürkle aynı görüşleri savundu ve Ergenekona destek çıktı
ASİLTÜRK'E ZOR SORULAR...
Geçtiğimiz hafta Habertürk'te yayınlanan programda Ergenekon ve Balyozdan tutuklanan subaylar için 'Onlar kahraman' diyen Saadet Partisi'nin önde gelen ismi Oğuzhan Asiltürk'e tepkiler sürüyor. Milat gazetesi yazarı Nevzat Çiçek de bugünkü yazısında Asiltürk'ün açıklamasına tepki göstererek, bazı sorular yöneltti.
SAADET PARTİSİ’NDEKİ ERGENEKONCU KİM!
El-Aziz'in yıllardır dikkat çektiği ve dikkatli olmaya çağırdığı Milli Görüşçüleri bir kez de Adnan Hoca uyarıyor
EL-AZİZ’İ DOĞRULAYAN İTİRAFLAR
El-Aziz Gazetesi'nin 12 Eylül'le ilgili olarak yıllardır ortaya koyduğu gerçekler yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyor...
TÜRKİYE YENİDEN İSLAM’A DÖNÜŞ YOLUNDA
Türkiye Cumhuriyetinin önemli resmi kutlamalarından olan19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramındaki törenler artık stadyumlarda yapılmayacak...
Elazığ’ın nüfusu 558.556
Elazığ'ın nüfusu, 2011 Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonuçlarına göre 558.556...
» OĞUZHAN ASİLTÜRK’E GÖRE YAHUDİLERLE POZ VEREN İLKER BAŞBUĞ ABD KARŞITI VATANSEVER GENERAL!
» İKİ KRİPTO ERGENEKON’DA BULUŞTU
» ASİLTÜRK'E ZOR SORULAR...
» SAADET PARTİSİ’NDEKİ ERGENEKONCU KİM!
» EL-AZİZ’İ DOĞRULAYAN İTİRAFLAR
» TÜRKİYE YENİDEN İSLAM’A DÖNÜŞ YOLUNDA
» Elazığ’ın nüfusu 558.556
» Tüm yazarları göster ALINTI YAZILAR  

bayrak



                                      
El-aziz Gazetesi-Ve Zafer Yakındır...
Telefon: 0424.238 01 31
Eposta: osmangurses23@hotmail.com