Orduda durumdan vazife çıkaracak cuntacı olmayınca
YARGI DEVREYE SOKULDU
Türkiye’de kimsenin adını doğru
koyamadığı örtülü ve kansız bir iktidar mücadelesi, millî irade temsilcileri ile rejimin kurucu iradesini temsil eden azınlıkçı Sabetayist Topluma ait zümre
oligarşisi arasında cereyan etmektedir. Millî
iradenin karşısındaki asıl güç ne ordudur, ne yargıdır, ne medyadır ne de
diğerleridir. Ama bütün hepsinin içinde yuvalanıp paravan yaparak arkasına
saklanan ve kendini çok iyi kamufle eden darbeci, komplocu, baskıcı, tepeden
inmeci, dayatmacı kadim İttihatçı
zihniyettir.
Tanzimat'la gün ışığına
çıkıp Islahat Fermanı ve Meşrutiyet ile devam eden, nihayet
Osmanlı Devletini tasfiye edip yerine Cumhuriyet’i kurarak noktalayan bu
zihniyet, milletimiz ile takriben iki asırlık iktidar mücadelesi yürüten bir
derin yapılanmaya sahiptir.
Dünya Siyonizmine sırtını
dayayarak ele geçirdiği devletin içinde örgütlenen ve her sahadaki yapılanmalarla
ülkenin kontrolünü elinde tutan bu zihniyete karşı son 40 yıldır Millî Görüş
tarafından köklü ve son derece iyi planlanmış, programlanmış bir iktidar
mücadelesi yürütülerek büyük aşamalar gerçekleştirilmiş bulunmaktadır.
Saraya nüfuz eden Sabetayist
Yahudi unsurların himayeleriyle Osmanlı Devleti’nin gizli başkenti haline getirilen ve nüfusunun % 70’i Yahudi olan
Selanik’te illegal bir siyasi örgüt olarak kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti
İstanbul ve İzmir başta olmak üzere birçok önemli merkezde şubeler açıp
faaliyetler yürütüyordu.
Bu süreç, bir mizansen olarak
tertiplenen 31 Mart İrtica Ayaklanmasını
bastırmak gerekçesiyle Selanik’te oluşturulup trenle yola çıkarılan Hareket Ordusu’nun İstanbul’da başına
geçirilen Sabetayist Mahmut Şevket Paşa komutasında Sarayı kuşatarak Sultan II.
Abdülhamit’i tahttan indirmesi ve Selanik’e sürmesiyle büyük bir aşama
kaydetti.
Bilinçli şekilde Osmanlı Devletini
birçok cephede savaşa sokarak üst üste yenilgiler almasını sağlayan, 90 bin
askeri Sarıkamış dağlarında kara gömen ve Çanakkale Savaşında eli silah
tutmamış talebeleri cepheye sürüp milletin geleceğini yok eden İttihat ve
Terakki zihniyetinin iktidarında nihayet işbirliği içerisinde oldukları
İngilizlerin İstanbul’u işgal etmelerine çanak tutuldu.
İngilizler, işgal ettikleri
başkent İstanbul’da Osmanlı Hükümetini yıkıp Meclis-i Mebusan’ı dağıtırken;
işbirlikçi İttihatçıları el altından destekleyip Ankara’da yeni devleti
kurmalarını sağladılar. Son Padişah Vahdettin’i hile ve entrika ile İngiliz Donanmasına
ait bir savaş gemisi ile İstanbul’dan uzaklaştıran İngilizlerin işgalci
müttefikleri Yunanlılar, İtalyanlar ve Fransızlar aldıkları bir talimatla
Anadolu illerinden çekilerek Ankara Hükümetinin elini güçlendirip itibarını
yükseltiyor, böylece milletin güven ve desteği sağlanıyordu.
Dünya Siyonizminin güdümündeki
İngiltere, böylece tavşana kaç tazıya
kovala taktiği ile adeta bir tiyatro oynatarak Ankara’da yeni yönetimi
kuran İttihatçı paşalara göstermelik bir sözde kurtuluş savaşı armağan etti. Bu göstermelik mizansen şikeli
zaferle gözünü boyadıkları milletin desteğini alan İttihatçı generaller
toplanan ilk Meclis’i dağıtarak atama ile neredeyse tamamı Sabetayistlerden
oluşan ikinci dönem Meclis’i oluşturdular.
Lozan Anlaşması imzalanıp
Cumhuriyet ilan edilmek üzere iken İngilizler İstanbul’un işgalini sadece bir
formalite olarak sona erdirdiler. İngilizler 6 Ekim 1923’te işgale son
verdiklerini ilan ettikten 3 hafta sonra da 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan
edildi. Bu tarihi gerçekler -jakoben dikta yönetimlerince sahte bir tarih icat
edilip propaganda ile dayatılarak üstü örtülmek istenmesine karşın- kesinlikle
mümkün olamadı.
Cumhuriyet ilan edilip 13 asırlık
İslam Hilafetine son verilerek yeryüzü Müslümanları başsız bırakılırken tüm
Osmanlı Hanedanı yurt dışına sürüldü. CHP olarak yeniden örgütlenen İttihat ve
Terakki unsurları tarafından kurulan Fransız tipi jakoben seküler rejim Osmanlı
dönemindeki çok partili hayata son vererek bir tek parti diktası, farklı görüş
ve düşüncelerdeki gazeteleri de ortadan kaldırarak yandaş bir basın oluşturdu.
Milyonlarca kilometre karelik
Osmanlı İmparatorluğunu dağıtıp 770 bin kilometre karelik bir Türkiye kuran
İttihatçılar kendileri için rakip olacak iki önemli Hıristiyan azınlıktan
Ermenileri Tehcir ile sürerken
Rumları da Mübadele ile
temizlediler. Mübadele ile adeta bir taştan iki kuş vurdular…
Çünkü Anadolu’daki Rumları
Yunanistan’a gönderip Balkanlardaki Sabetayist Yahudileri sözde Müslüman diye
getirip onların yurtlarına yerleştirdiler. Balkanlardan Müslüman diye
getirtilen Sabetayist Yahudiler sadece göçtürülen Rumların yurtlarına
yerleştirilmediler, Tehcir ile
sürülen Ermeni yurtlarına da yerleştirildiler. Nitekim bir Sabetayist ve mason
olan Sadrazam Talat Paşa’nın not defterindeki kayıtlara göre Balkanlardan
getirilen 174 Sabetayist Yahudi aile Elazığ’da Rızaiye ve Nailbey
mahallelerindeki Ermeni evlerine yerleştirilmişler.
İleride Hıristiyan Batı Dünyası ve
Rusya’nın desteğini alarak kendilerine rakip çıkacağını düşündükleri Rum ve
Ermeni nüfustan Dünya Siyonizminin desteği ile Anadolu’yu arındıran Sabetayist
Yahudiler büyük Müslüman kitleyi ise Haim Nahum plânını uygulayarak
paryalaştırdılar.
Büyük Müslüman çoğunluğu
devletten, siyasetten, ekonomiden, bilim, kültür ve sanat sahalarından dışlayıp
kırsal alana mahkûm ettiler; fakir, cahil ve güçsüz bıraktılar; dinlerinden
uzaklaştırıp şanlı mazileri ile alâkalarını kestiler. Böylece Müslümanlar paryalaştırılarak
üzerinde bir hile rejimi ve köle düzeni kurdular.
Ankara’nın ilk valilerinden Nevzat
Tandoğan’ın şu ünlü sözleri bilinçli ve plânlı şekilde bu olgunun hayata
geçirildiğinin tam bir belgesi, özeti ve itirafıdır:
“Ulan
öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizmle ne işiniz var? Milliyetçilik
lazımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekliyse onu da biz getiririz. Size ne
oluyor? Sizin iki vazifeniz var: Biri, çiftçilik yapıp ürün yetiştirmek.
İkincisi, çağırdığımızda askere gelmektir.”
İşte Erbakan, bu “Öküz Anadolulu”yu Millî Görüş partileri ile örgütleyip hile rejimi ve köle düzeni zincirlerini kırarak iktidara taşımak
için -şanlı bir hayat ve muhteşem bir ömür adadığı- 40 yıldır zorlu bir
mücadele yürütüyor.
Millî Görüş’ün bu destansı
mücadelesiyle bugün gelinen noktada bütün siyasi kariyerlerini Erbakan’a borçlu
bulunan 3 zat Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Başbakan olarak devletin
zirvesinde görev yapmaktadırlar.
Sabetayist Yahudilerin kurduğu
İttihat ve Terakki’nin devamı olan CHP’nin bile başında bugün bir “Öküz Anadolulu” bulunmaktadır. Keza
Sabetayist Yahudiler tarafından temelleri atılan Türkçülüğün temsilcisi MHP’nin de başına bir başka “Öküz Anadolulu” getirilmiş bulunuyor.
Sonuç itibariyle siyasette sıfırı
tüketen Sabetayist Toplum oligarşisi daha önce millî iradeyi temsil ettiğini söylerken artık bunu söyleyemez
duruma geldiği içindir ki kurucu irade adına
bir meşruiyet dava etmektedir. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı
müteveffa Prof. Dr. Türkân Saylan’ın son günlerinde sarf ettiği şu sözler bu
gerçekliğin bir çarpıcı ifadesidir:
“Biz
asılız. Dolayısıyla bu ülkede bizim istemediğimiz bir şeyin olması mümkün
değildir!”
Türkiye Cumhuriyeti’ni azınlıkçı
bir zümre oligarşisi şeklinde kuran Sabetayist Yahudi Toplumu Millî Görüş’ün 40
yıllık başarılı mücadelesi sonunda sadece siyasette sıfırı tüketmedi;
bürokraside, sivil toplum kuruluşlarında da adeta silindi, sermaye ve medyadaki
tekeli de kırılıp bu sahalarda da hızla marjinalleşmeye devam ediyor.
Bugünkü duruma aslında 28 Şubat
sürecinin millî derin devlet tarafından
tersyüz edilip Sabetayist Toplum oligarşisinin tasfiye edilme sürecine
sokulması ile gelindi. Oysa bu post
modern darbe sürecinde 12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 darbesi ile
bertaraf edilemeyen Millî Görüş’ün; 28 Şubat Başbakanı Ecevit’in “Bunların partilerini kapatmak yetmez,
köklerinin kazınması lazım” sözleriyle ifade edildiği gibi tamamen yok
edilip silinmesi hedefleniyordu.
Ve bugün yaşananların 28 Şubat’ın rövanşı olarak nitelenmesi
öylesine bir iddia değildir. Basının amiral gemisi denilen Hürriyet’in kaptan
köşkünde bu gelişmelerin son 20 yılını içinden yaşayan biri olarak Ertuğrul
Özkök eğer “Bu yaşananlar 28 Şubat post
modern darbesinin rövanşıdır” diyorsa mutlaka dikkate alıp üzerinde önemle
durmak gerekir.
Bilindiği gibi 28 Şubat 1997’de
başlatılan post modern darbe süreci
ülkeyi yönetmekte olan 54. Hükümetin Başbakanı Erbakan’a karşı başlatılmış ve
cuntacı generallerin durumdan vazife
çıkardığı şeklinde izah edilmişti.
Ergenekon Davası ile cuntacı
generaller yargı önüne çıkartılıp tutuklanarak yaptıkları darbe plânları ile
kirli çamaşırları gözler önüne serilirken artık askerler için durumdan vazife çıkarmak olacak iş
değildi. Bu kez de yüksek yargı organları devreye sokularak durumdan vazife çıkarma denemelerine
girişildi.
Aslında yüksek yargı organları
baştan beri hile rejimi ve köle düzeni
için koruma ve kollama görevi yapan emniyet supabı niteliğinde bir işleve
sahipti. Nitekim bu durumu gizleme gereği bile duymaksızın “yargı bağımsızdır ama tarafsız değildir, rejimden yana taraftır”
demekten çekinmiyorlar.
Peki, tarafsız ve dolayısıyla adil
olmayan yüksek yargı organları kime karşı bağımsızdır?
Elbette ki millî iradeye karşı bağımsızdır. Ancak asla mutlak bağımsız değildir; kurucu iradeyi temsil eden azınlıkçı
Sabetayist Yahudi Toplum oligarşisine karşı bağımlı ve sorumludur. Çünkü yüksek
yargı mensupları sahip oldukları mevkileri bu zümre oligarşisini oluşturan
masonik yapılanmaya borçludurlar. Cumhurbaşkanının sözünü ettiği fasit daire aslında bu yapılanmadır.
28 Şubat post modern darbe sürecinde brifing aldıkları cuntacı generalleri
cübbeleriyle ayakta alkışlayan yüksek yargı mensupları, ordu içerisindeki
cuntacı unsurlar tasfiye edildikleri için şimdi durumdan vazife çıkarma operasyonları onlar eliyle
yürütülmektedir.
Ne var ki bu süreçte onların
tabirleriyle KÖŞK ve YÖK kaleleri düşmüş
bulunduğundan ve cuntacı generaller de Ergenekon Davasında daha önceki durumdan vazife çıkarmalarının hesabını
vermekle başları dertte olduklarından yüksek yargı organları üzerlerine kalan durumdan vazife çıkarma misyonlarını
yerine getirmede yalnızdırlar. Hatta kendi içlerinde bile bölünüp birlik ve
bütünlüklerini yitirmiş durumdadırlar.
Asıl önemli husus, şimdi orduyu ve
yargıyı, daha önceleri de devletin ve ülkenin tüm kurum ve kuruluşlarını millî irade karşısında kurucu iradeyi koruyup kollama görevi ve
bilinci ile donatıp kendisini mükemmelce kamufle eden yapılanmanın kamuoyunun
çıplak gözlerle görebileceği şekilde boncuk gibi ortaya çıkarılabilmesidir.
Şu anda görüş, düşünce ve kanaat
sahibi birçok kişi bu gerçekliği olanca çıplaklığı ile görüp fark etseler de
henüz pek kimse kral çıplak deme
cesaretini gösterememektedir. Ülkede kamuoyu oluşturan büyük medya kuruluşları
yanında henüz buluğa eren çocuk konumunda olan El-Aziz Gazetesi’nin kral çıplak şeklinde attığı çığlıklar
ise kimse tarafından pek ciddiye alınmak istenmemektedir.
Şimdi son olaya bir bakalım…
Yalnız sakın kimse ülkenin bunca hukuk
otoritesi dururken size bu konuda söz düşmez diye bize çıkışmasın; al haberi çocuktan atasözündeki gibi
aksine bizim diyeceklerimize mutlaka kulak verilsin.
Çünkü zannedildiği gibi hukuk otoritelerinin
üstlendiği misyon, bildikleri gerçekleri asla samimiyetle ortaya koyup
kamuoyunun istifadesine sunmak ve aydınlatmak değildir. Tam aksine yandaş
yargıyı savunmak için hukuk bilgilerini kullanıp gerçekleri çarpıtarak ve bilgi
kirliliği oluşturarak kamuoyunu yanıltmaktır. Son günlerde bu dezenformasyon
işini en iyi beceren şu üç şarlatan hukukçunun neredeyse her televizyon
programında baş köşede demirbaş olarak yer alıp öne çıktıkları görülüyor: Prof.
Dr. Süheyl Batum, Prof. Dr. Ümit Kabasakal ve Prof. Dr. Ersan Şen.
Nasıl ki gerçek dini tahrif edip
dejenere etmek ancak din ulemasının yapabileceği bir iş ise ve tarih boyunca bu
hep böyle olmuşsa; hukuku amuda kaldırıp gerçekleri tersyüz etmek de bizim gibi
çoluk çocuk işi değil, sadece hukuk otoritelerinin yapabileceği bir nitelikli
sofistike iştir.
Nitekim kamuoyunda alabildiğine
tartışılarak oluşturulan bilgi kirliliği ile anlaşılmaz hale getirilmeye
çalışılan son olay aslında çok basittir. HSYK yargı görevi olan bir kuruluş
değil, sadece yargı mensuplarının özlük işlerini ve atamalarını düzenleyen bir
kuruldur. Yapacağı atama ve görevlendirmeler de belli zamanlara ve kurallara
bağlanmıştır.
Dolayısıyla HSYK
her canı istediğinde savcı ve hâkimleri görevden alamaz. Eğer Erzurum
Savcısının yaptığı bir hata varsa bu HSYK’yı ilgilendirmez. Müfettiş yollama ve
soruşturma yetkisi Adalet Bakanına verilmiştir. Adalet Bakanının bu yetki ve
sorumluluğunu yerine getirip getirmediği HSYK’yı ilgilendiren bir konu
değildir. Zaten sonuçta dosyalar Yargıtay’a geleceği için savcıların yaptığı
kasıtlı bir hukuksuzluk varsa cezasız kalmaz.
Kaldı ki
savcıların taleplerini yerinde bulup tutuklama kararı veren bağımsız
mahkemedir. Ne HSYK, ne Yargıtay ve ne de bir başka merci bağımsız mahkemelerin
yargılamasına ve savcılar tarafından yürütülen gizli olması gereken
soruşturmaya hiçbir şekilde müdahale edemez. Ama bu müdahale açıkça ve
pervasızca HSYK tarafından yapılmıştır. Şimdi yandaş hukukçular buna kılıf
bulup savunmak için adeta yırtınıp paralanmaktadırlar.
Bu olayda kimine
göre yetki gaspı, kimine göre yetki aşımı yapan HSYK durumdan vazife çıkarıp Erzurum savcılarını görevden alarak
soruşturmaya yön vermek üzere müdahale etmiştir. Peki, HSYK neden buna gerek
duymuş, elini taşın altına koyup yok yere bunca eleştirinin hedefi olmuştur?
HSYK üyelerini adeta şövalyeler gibi iktidar mücadelesi için cepheye süren güç
ve irade kime aittir? Asıl üzerinde durulması gereken en önemli husus budur!
Bunu ancak Adalet
Bakanının görevlendirmesi gereken müfettişlerin hazırlayacakları raporlarına
dayanarak yapması mümkün iken; üzerine vazife olmadığı halde doğrudan olaya el
atıp yürütülmekte olan bir soruşturmaya operasyonel müdahalede bulunarak resmen
suç işledi.
İşte hukuk
otoritesi görünümlü şövalyeler bu suçu taammüden işleyen HSYK’yı profesyonel
avukatlara taş çıkartırcasına var güçleriyle savunmakta ve meşruiyet
kazandırmaya çalışmaktadırlar. Tek amaçları aldıkları hukuk nosyonlarını millî irade temsilcileri ile kurucu irade temsilcileri arasındaki iktidar
mücadelesinde kamuoyunu yanıltmak için olabildiğince herkesin kafasını
karıştırmak için kullanmaktır.
Ne var ki
kamuoyunu yanıltmaya çalışan bu şövalye hukukçulara karşı gerçek hukukçular
mücadele ederken asıl önemli husus gözlerden kaçmaktadır: Bu ülkenin ordusunu
ve yargısını, daha önce de YÖK aracılığıyla üniversitelerini millî irade karşısında kurucu irade adına mücadele etmek üzere
bir misyon yükleyip cepheye süren ve çıplak gözle görülemeyen bu gücün mahiyeti
nedir? Bunlar kimlerdir ve bu mücadeleyi niçin yapmaktadırlar? Milletle ne alıp
veremedikleri var?
Oysa normalde
müfettiş gönderip olayı inceletmesi gereken Adalet Bakanı, şayet kasıt ya da
ihmal sonucu bu görevini yapmıyorsa muhalefet gensoru ile olayı Meclis’e
getirebilir. Kaldı ki muhalefetin ideolojik davranmayıp gerçekten inandırıcı
olması halinde kendi içinde bir koalisyon olan AKP iktidarı yekvücut olup
gensoruyu reddedemez.
Gensoruların
etkisiz kalıp sonuç vermemesi, muhalefetin bu imkânı ideolojik ve gereksiz yere
kullanması nedeniyledir. Özellikle kendi içinde bir koalisyon olan AKP gibi
partiler, ciddi ve toplum tarafından desteklenen bir gensoru karşısında kolay
birlik ve bütünlük sağlayamazlar.
AKP yönetimi iç
koalisyon durumunun farkında olduğu için bütün gelişmeler karşısında son derece
haklı konumda bulunmaya özenle dikkat göstermektedir. Muhalefetin özensizliği
ve ideolojik takıntıları nedeniyle AKP yönetimi parti içindeki farklılıkları
telafi edip birlik ve bütünlük sağlamada hiç zorlanmıyor. Aslında muhalefet
partilerinin iktidara dolaylı destek vermek için bunu bilinçli yaptıkları da
düşünülebilir. Siyasetin her türlü cilvesi var.
Başbakan
Erdoğan’ın karizmatik liderliği nedeniyle kimse gıkını çıkartamıyor şeklindeki
iddialar ise çok tutarlı değildir. Çünkü AKP içerisinde tutarlı
olabileceklerine inansalar muhalefet edebilecek çok farklı ve etkin konumda bir
hayli kişi var. Bunların içinde hiç kuşkusuz ki kurucu irade temsilcisi çok sayıda kişi de var. Ama haklı ve
tutarlı olabilecekleri pozisyonlar yakalayamadıkları için seslerini
çıkartamıyorlar. Çünkü pisipisine harcanmak istemiyorlar.
Öte yandan yüksek
yargı kuruluşlarının millî iradeyi temsil
eden siyasi iktidar karşısında kurucu
iradeyi temsil eden güçler adına mücadele vermeye soyunması, konumunu
tartışmalı hale getirip reform isteklerine haklılık kazandırmaktadır. Devletin
tüm zirvelerini millî irade
temsilcileri ellerinde tuttukları için reform isteklerinin haklılık kazanması
eskiden olduğu gibi göz ardı edilir gibi değildir. Nitekim yargıda reform
isteği devletin zirvesinden, Cumhurbaşkanından geldi.
Kamuoyunda, yeni
bir anayasa ve yargıda reform gibi konular artık ortak bir genel arzu haline
gelmiş bulunuyor. Kamuoyunun böyle oluşmasında, farklı konjonktürlerde bunu
isteyen kurucu irade temsilcilerinin
de büyük bir payı vardır. Değişik konjonktürlerde farklı tutumlar belirleyerek
zikzak çizdikleri için tutarlılıklarını ve inandırıcılıklarını da yitirmiş
durumdadırlar.
Zaten kurucu irade temsilcilerinin asıl
aşamadıkları en büyük handikapları, son derece iyi yetişmiş kadrolarına rağmen
üstün bir siyasi akla sahip olamayışlarıdır. Sultan II. Abdülhamit tahttan
indirildikten sonra siyasi akıl üstünlüğünü Sabetayist İttihatçılara kaptıran
Osmanlının onca yetişmiş mükemmel kadrolarına rağmen bir türlü iki yakası bir
araya gelmediği gibi; şimdi siyasi akıl üstünlüğünü yitiren kurucu irade temsilcilerinin bütün her
sahada son derece iyi yetişmiş kadrolarına rağmen iki yakası bir araya
gelmemektedir.
Çünkü 12 Mart
1971 Muhtırasından bu yana sürekli onlar kaybediyor, hem de arkalarında ABD ve
Avrupa Birliği, dahası Dünya Siyonizmi olmasına rağmen. Çünkü CHP’li Nihat Erim
Başbakanlığında kurulan 12 Mart hükümetinde ABD’den ithal edilen iki teknokrat
Başbakan Yardımcısına (Sadi Koçaş ve Atilla Karaosmanoğlu) yer verilmesine
rağmen durum aleyhlerine işledi.
12 Eylül 1980
darbesini bizim çocuklar başardı dedikleri
ABD işbirlikçisi unsurlar yapmış olmalarına rağmen bu gidişat aleyhlerine devam
etti. Turgut Özal’a onlar, 4 eğilimi birleştirsin, Millî Görüş’ü içerisinde
eritip bitirsin diye ANAP’ı kurdurdular yine kesin sonuç alamadılar ve durum
aleyhlerine işlemeye devam etti.
28 Şubat sürecini
de Millî Görüş’ün kökünü kazımak için
onlar başlattılar ama sonuç almak şöyle dursun bu kendileri için tam bir
felaket oldu. Nitekim Millî Görüş’ün kökünü kazımak için kurdurdukları bu
AKP’den nasıl kurtuluruz diye adeta akla karayı seçmiş durumdalar.
Ne tek başına
iktidarlar, ne koalisyonlar gidişatın kurucu
irade lehine dönmesini sağlayamadı. Tansu Çiller’i “Bir First Lady’nin topuk sesleri” diye lanse edip onlar
getirdiler; ondan da kurtuluncaya kadar neler çektiler.
Şu anda gelinen
noktada sermayedeki tekelleri kırıldı hızla eriyorlar… Medya tekelleri
kırıldığı için yandaş medya diye
feryat figan çağrışıyorlar. Siyasette bittiler… Adeta müktesep hakları gibi
gördükleri devletin zirvelerindeki yerlerinde nicedir yeller esiyor. Ellerinden
Merkez Bankası gitti, YÖK gitti, TOBB gitti… Sendikalar gitmiş durumda…
Ellerinde bir tek Türk Tabipler Odası ile Türkiye Eczacılar Birliği ve birkaç
tane baro kaldı. Onları da her cepheye sürdükleri için militarize olmuşlar,
hiçbir saygınlıkları, itibarları, etkileri kalmamış.
Kurucu irade temsilcisi azınlıkçı Sabetayist Toplum
unsurlarının bugüne kadar tek kazandıkları yeni mevzi, Genel Başkanlığına Numan
Kurtulmuş’u getirdikleri Saadet Partisi’dir. Ama elbette ki en büyük hüsranı en
kısa zamanda Saadet Partisi’nde yaşayacaklardır.
Öyle yağma mı
var? Erbakan bütün ülke yönetiminin iplerini elinde tutsun da kendisinin bizzat
temsil ettiği Millî Görüş’ün Partisi Saadet’in başında bir Sabetayist Yahudi
otursun. Bu hiç olacak şey midir?
Erbakan’ın Millî
Görüş mücadelesi ile sağladığı asıl büyük başarısı, bütün kesimleri içine alan,
gerçekleştirdiği Türkiye’deki köklü toplumsal değişimdir. Bugün 30 yıl önce
Türkiye’yi terk etmiş biri dönecek olsa milletimizi tanıyamaz…
Erbakan’ın sağ-sol yok; hak var batıl var dediği
yıllarda bu sözleri adeta arı vızıltısı gibi etkisiz kalırken; sessiz sedasız
adeta iğne ile kuyu kazarcasına bir çalışma sonucu mucizevî bir şekilde petek
petek bal üretilerek ülke ihya edilip âbâd oldu.
Türkiye büyük bir
siyasi şuura sahip oldu. Toplumda bugün artık batıdan ithal edilen bir hastalık
olarak sağ-sol ayrımı diye bir şey kalmadı, tamamen bitti. Onun yerine hak ve batıl ayrımı ile eş anlamlı olan
millî ve gayrimillî ayrımı
geçerli kılındı.
Kendilerine ulusalcı diyenler de ABD, AB ve İsrail
karşıtı olarak, açıkça kabullenmeseler de zımnen Millî Görüşçü olmuşlardır.
ABD, AB ve İsrail yanlısı küreselci, liberal kesimler ise hakim ekseriyetten
bugün en marjinal konuma düşmüş bulunuyorlar.
Toplumsal
zihniyet yapısını ve siyasi paradigmayı değiştiren Erbakan Millî Görüş’ü fiilen
iktidar yapmışken; mevcut statükonun şeklî yapısının korunması mümkün müdür?
Bu yüzden,
Türkiye’de yaşanan süreç, fiilen iktidarda olan Millî Görüş’ün hukuki statüye
de kavuşmasına yönelik artık sonuna yaklaşan bir siyasi mücadelededir. Bir
başka deyişle Türkiye yönetiminden kurucu
iradenin uzaklaştırılıp yerine millî
iradenin ikame edilmesi sürecidir yaşanan.
Bundan başkası
lafügüzaf ve mugalâtadır.
Sayı: 594































