Karakter Boyutu A A A
HEDEF ADİL DÜZEN
08 Mart 2010 Pazartesi 02:59

28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinin 13. yılında gelinen durumun bir fotoğrafını çekip bilançosunu çıkarmak ve ortaya koyduğu vizyonun ne hale geldiğine bir projeksiyon tutmak istiyoruz

28 Şubat’la hızlanan değişim 13.yılında doludizgin…

HEDEF ADİL DÜZEN

Sahiplenenlerin bizzat koydukları adı ile 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinin 13. yılında gelinen durumun bir fotoğrafını çekip bilançosunu çıkarmak ve ortaya koyduğu vizyonun ne hale geldiğine bir projeksiyon tutmak istiyoruz…

Basının amiral gemisi denilen Hürriyet Gazetesi’nin BU KEZ SİLAHSIZ KUVVETLER manşeti ile stratejisi ve niteliği belirlenen post modern darbe, 12 Eylül darbe sürecinde oldukça yıpratılan Türk Silahlı Kuvvetleri bulaştırılmadan sivil inisiyatif tarafından gerçekleştirilmek üzere planlanmıştı.

ABD’de hazırlanıp Maccovsky tarafından servis edilen bu planı, rejimin kurucu unsurlarını ve zihniyetini temsil eden Sabetayist Toplum oligarşisi bütün gücüyle destekleyip hayata geçirmeye çalıştı. Daha önce de yine ABD’de hazırlanan 12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 darbesi belirlenen hedeften saptırılıp tersyüz edildikleri için o iki süreç amacı hilafına tersine işlemişti…

Asıl amacı Millî Görüş hareketini daha başından boğup yok etmek olan 12 Mart ve 12 Eylül askeri müdahale süreçleri sonunda 3. partisi Refah seçimden birinci çıkıp 54. Hükümeti kuran Erbakan, bu kez mevcut hukuk ve mevzuat çerçevesinde kalınarak sivil görünümlü bir darbe ile bertaraf edilmek isteniyordu.

Bu yüzden 28 Şubat sürecinin Başbakan yaptığı Bülent Ecevit, “Bunların partilerini kapatmak yetmez, köklerini kazımak lazım” diyerek belirlenen hedefi açıkça ortaya koymuştu. Siyasi konjonktür de son derece uygundu; çünkü 12 Mart, 12 Eylül süreçlerinde Erbakan ve Millî Görüş ile ölümüne mücadele eden iki siyasi liderden Demirel Cumhurbaşkanı, Bülent Ecevit ise Başbakandı. Mesut Yılmaz’ın yönetimine geçen ANAP da bu hususta gerekeni yapmada üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirmeye dünden hazırdı.

Bu süreçte yapılan 1999 Genel Seçiminden ikinci olarak çıkan MHP, ortaya çıkan Meclis tablosu Devlet Bahçeli Başbakanlığında bir hükümetin kurulmasına imkân verirken; sürecin ruhunu iyi okuyup Millî Görüş’ün yok edilmesi planına destek vererek Ecevit Başbakanlığında bir koalisyon hükümeti kurulmasına razı oldu. Daha sonra ithal edilerek Devlet Bakanı yapılan Kemal Derviş bu süreci bütünüyle yürütmek üzere inisiyatifi ele aldı.

Ecevit Başbakanlığındaki DSP-MHP-ANAP koalisyon Hükümetinin ekonomik ve siyasi kriz nedeniyle 2 Kasım 2002’de gittikleri erken seçimde bu her 3 parti ile birlikte Demirel’in kurduğu Tansu Çiller liderliğindeki DYP de barajın altına düşerek Meclis dışında kaldılar. Bu arada Türkiye tarihinin en büyük ekonomik krizini yaşayan ülke, Erbakan Hükümetinin özellikle dar ve sabit gelirli büyük kitleye sağladığı fevkalâde büyük refahtan sonra tahammülü zor sıkıntılı bir döneme girdi.

Hayıflanıp sıkça tekrarlanarak “Ecevit’le Demirel bir araya gelip CHP-AP koalisyonunu kursalardı 12 Eylül 1980 askeri darbesine gerek kalmazdı” diye hep söylenen nihayet olmuştu. Demirel Cumhurbaşkanı, Ecevit Başbakan, Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz Başbakan yardımcıları idi. Üstelik de ABD’den yapılan Kemal Derviş takviyesi ile birlikte. Ve tabiatıyla sermaye, medya, bürokrasi, sivil toplum kuruluşları da arkalarında gereken desteği fazlasıyla sağlıyordu.

Bütün bunların yanında hedefteki Millî Görüş’ün iki partisi üst üste kapatılıp Erbakan siyasi yasaklı konumuna getirilmişti.

Yani bir yanda kökü kazınmak üzere iki partisi kapatılan Millî Görüş ve siyasi yasaklı yapılarak eli kolu bağlanan Erbakan. Diğer yanda ise Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Ecevit; Başbakan Yardımcıları Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz, ABD temsilcisi Kemal Derviş, ilaveten tekelci sermaye kuruluşu TÜSİAD, medya kartelleri, beşli çete tabir edilen TOBB- TÜRK-İŞ- DİSK-TİSK-TESK ve daha birçokları...

Dünya Siyonizm’inin desteğinde, bu eşitsizlik ve alabildiğine dengesizlik denkleminde karşı karşıya gelen iki güç ve irade arasındaki post modern mücadelenin 13. yılında gelinen bugünkü noktada bu süregelen bilek güreşinin bir son durum tespitini yapmak üzere bir fotoğrafını çekmek, bilançosunu çıkarmak ve sürecin ortaya çıkan yeni vizyonunu belirlemek üzere bir deneme yapalım.

Hiç kuşkusuz bu denklemin karşı tarafına ayrıca Erbakan’ı desteksiz ve yardımsız bırakıp Millî Görüş gömleğini çıkartarak kopup giden ve kendilerine “yenilikçi”, “erdemli” diyen ayrılıkçıların kurduğu AKP’yi de koymak gerekir.

Peki, bu süreçte iki partisi kapatılıp siyasi yasaklı yapılarak eli kolu bağlanan Erbakan’ın hiç mi sahip olduğu bir mekanizma yoktu? O takdirde bu mücadeleyi ne ile sürdürüyor? Yoksa pes edip teslim mi oldu?

Elbette ki Erbakan da kullandığı bir güç mekanizmasına sahipti. Çünkü pes etmek şöyle dursun, aksine 28 Şubat’tan rövanş alıyor ve tüm karşı güçler adeta köşeye sıkışmış durumdalar. Evet, bu mekanizma, Erbakan’ın bizzat kurup yönettiği -Ecevit’in kontrgerilla, kimilerinin gladyo, El-Aziz’in ise millî derin devlet dediği- bir illegal güç odağıdır.

Tabii, karşı tarafın da keza aynı şekilde bütün her şeye ilaveten, Tanzimat’tan beri var olup Osmanlı Devletini dağıtarak Cumhuriyet’i kuran İttihat-Terakki kökenli Sabetayist bir kadim derin devleti var.

Bütün bunlara karşın eğer Erbakan’ın kontrolünde bir millî derin devlet mekanizmasının varlığı kabul edilmezse, başka türlü bugünkü duruma nasıl gelindiğinin bir izahını yapmak mümkün değildir.

Esas itibariyle bir görüş, düşünce ya da teoriyi tekrarlanabilir örneklerle izah etmek bilimsel bir yaklaşımdır. Erbakan, liderliğini yaptığı Millî Görüş hareketini bertaraf etmek amacıyla 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997’de yapılan her 3 askeri müdahaleyi de yönettiği millî derin devlet mekanizması ile kontrolüne geçirip tersyüz etmeyi başarmıştır.

Çünkü Erbakan’a ve kurduğu partilere karşı askeri darbe süreçlerinde yalnızca yargısal operasyonlarla dışarıdan müdahale edilmekle kalınmadı, aynı zamanda her seferinde içeriden de bölünüp parçalanarak güçsüz ve toplumsal desteksiz bırakıldı.

Bu güne kadar Erbakan’ın 4 tane partisi kapatıldı, partileri 3 kez bölündü, 3 kez de siyasi hakları elinden alınıp yasaklı yapıldı. Her seferinde oluşturduğu toplumsal taban ve yetiştirdiği kadrolar koparılıp başka siyasi partiler oluşturuldu.

Bu yüzden, 1974’ten 1978’e kadar aralıksız 4 yıl boyunca çeşitli koalisyonlarda iktidar ortağı olan Millî Selamet Partisi kapatılıp siyasi yasaklı yapıldığında -bu fırsatta kurulan ANAP, kadrolarını ve toplumsal tabanını iç ettiği için- yerine kurulan Refah Partisi % 3 oy ile başladı.

1995 Genel Seçiminden Refah Partisi’nin birinci çıkması üzerine kurduğu 54. Hükümetin Başbakanı olarak gerçekleştirdiği olağanüstü başarılara rağmen 28 Şubat sürecinde siyasi yasaklı yapılıp kurduğu iki parti üst üste kapatılınca kopup ayrılanların AKP’yi oluşturması üzerine Saadet Partisi bu kez % 2,5 oya düştü.

Görüldüğü üzere süreç hep aynı tekrarlarla geçti… MSP kapatılıp Erbakan’a siyasi yasak getirildiğinde ANAP kurulup tek başına iki dönem iktidar oldu. Ancak Erbakan ANAP iktidarını millî derin devlet aracılığıyla kontrolüne geçirince; Başbakan Turgut Özal’a -ihanet ettiği gerekçesiyle- Yahudi töresi uyarınca ölüm cezası kesildi ve suikast girişiminde bulunuldu. Girişim başarısız kalınca, nihayet can havlıyla kaçıp sığındığı Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde -ailesinin ısrarlı iddialarına göre- bir şekilde töre kararı infaz edildi.

Keza 28 Şubat sürecinde Erbakan siyasi yasaklı yapılıp partileri kapatıldığında ayrılanların Yahudi’nin yardımı ile kurduğu AKP bu kez tek başına iki dönem iktidar oldu. Erbakan onu da millî derin devlet aracılığıyla kontrol altına alınca bu kez de Başbakan Erdoğan’a karşı-resmi iddialara göre- suikast ve darbe girişimleri tertiplenir oldu. Çünkü tıpkı Başbakan Özal’a yapıldığı gibi Başbakan Erdoğan’a da ihanet ettiği gerekçesiyle Yahudi töresi uygulamaya konmaya çalışılıyor.

Bu şekilde ikişer, üçer kez tekrarlanan bunca olayın tesadüfler sonucu meydana geldiğini kabul etmek bilimsel bir yaklaşım olmadığı gibi olası da değildir.

Ne var ki Cumhuriyet’in kurucu iradesini temsil eden ve İttihat-Terakki geleneğinden gelen Sabetayist Toplum oligarşisi ve onun kadim derin devleti kendini çok mükemmelce kamufle edip gizlediği için bir fenomen olarak kolay algılanamamakta, anlatılamamakta ve dolayısıyla kabul edilememektedir.

Tıpkı bunun gibi, mevcut hile rejimi ve köle düzenini yıkarak yerine Millî Görüş’ü hâkim kılıp Adil Düzen’i kurmak amacıyla Erbakan da 1970’li yıllarda Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde oluşturduğu millî derin devlet yapılanmasını son derece iyi kamufle ettiği için varlığı ortaya çıkartılıp kamuoyuna gösterilememektedir.

Sonuç itibariyle Erbakan’ın başlattığı Millî Görüş hareketi asıl gücünü ordu bünyesinde kurduğu millî derin devletten alırken kamuoyuna ve topluma yönelik mesajlarını aç-kapa kurduğu partiler üzerinden vermektedir. Çünkü Türkiye’de normal demokratik yöntemlerle legal yoldan asla iktidar olunamayacağını Erbakan biliyordu ve bunu seminerlerde söylüyordu da.

Bu durumda demek oluyor ki; Erbakan 40 yıldır resmi ideoloji ile onun legal kuruluşları ve ona ait hile rejimi ve köle düzeni derin yapılanması karşısında yalnızca Millî Görüş partileriyle değil, aynı zamanda ve asıl millî derin devlet aracılığıyla mücadelesini yürütmektedir.

İşte Millî Görüş ile Sabetayist Toplum oligarşisi arasında süren bu karşılıklı açık ve derin mücadelenin 40. yılında, özellikle de 28 Şubat 1997’de başlayan post modern darbe sürecinin 13. yılında gelinen bugünkü durumu karşılaştırmalı olarak değerlendirip bir durum tespitinde bulunmak gerekirse çıplak gözle görülebilen tablo şöyledir:

Önce Erbakan ve Millî Görüş cephesine bir bakalım… Rejim medyasının kayıp trilyon adını verdiği bir uyduruk dava açılarak eşi görülmemiş bir hukuk skandalı ile sahtecilikten 2 yıl hapis cezasına çarptırılıp ömür boyu siyasi yasaklı hale getirilen Erbakan son kurduğu Saadet Partisi’nin başından da uzaklaştırıldı, genel başkanlığına Beyaz Müslüman denilen bir Sabetayist Yahudi getirildi.

Numan Kurtulmuş şu anda Saadet Partisi ve yan kuruluşlarında Erbakan ve Millî Görüş’ün izlerini silip kazımakla meşgul. Başarırsa elbette ki Erbakan’ın 40 yıllık Millî Görüş mücadelesini ve tüm kazanımlarını tarihin karanlığına gömecektir. Saadet Partisi’ni Numan Kurtulmuş’un elinden alıp güvendiği bir kadroya teslim etmesi gereken Erbakan’ın bunun için sahip olduğu legal bir güç ise yok!

Buna karşın Millî Görüş 40. yılında Türkiye’de fiilen iktidardır diyen Erbakan devletin üç zirvesine yetiştirdiği ve her şeyini kendisine borçlu 3 adamını getirmiş bulunuyor. Yönettiği millî derin devlet aracılığıyla kontrolüne geçirdiği AKP iktidarı 8 yıldır ülkeyi yönetmektedir. Üçüncü bir dönem ülkeyi yönetmek üzere gidilecek seçime ise sadece 1,5 yıl kalmışken iktidar alternatifi bir başka parti henüz ortada olmadığı gibi başarı ihtimali söz konusu olan herhangi bir yeni oluşum da ufukta gözükmemektedir.

Siyasetteki bu durum, öylesine değil, Erbakan’ın 28 Şubat post modern darbe sürecini tersyüz edip ülke yönetiminde dizginleri ele alması sayesinde mümkün oldu.

Erbakan, resmi legal iktidarı devrettikten sonra millî derin devlet aracılığıyla Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki muhalif unsurlardan 28 Şubat’ın kudretli ve bıçkın Generalleri Çevik Bir ile Erol Özkasnak gibilerini ilk çırpıda tasfiye etti. Arkasından emekli generallerin adeta sigorta gibi yönetim kurullarına getirildiği bankalar art arda batırılarak birçoğunun sahipleri hortumcu diye yargı önüne çıkartıldı. Böylece yeşil sermaye avına çıkan 28 Şubatçı tekelci sermaye büyük ölçüde çökertildi.

Bu süreçte aynı şekilde 28 Şubat destekçisi medya patronları da belli bir program dâhilinde tasfiyeye tabi tutuldular. En dramatik şekilde adeta imha edilen ilk medya patronu 28 Şubat’ın hararetli başat destekçisi Dinç Bilgin oldu.

Bir televizyon programında konuşan Sabah ve ATV Grubunun patronu Dinç Bilgin ağlamaklı bir ifade ile şöyle yakınıyordu: “Elimden gazetelerimi aldılar, televizyonlarımı aldılar, bankamı aldılar, bütün mal varlığıma el koydular; üstelik hortumcu diyerek beni hapse attılar, 8 ay yattım. Davam hala devam ediyor. Şu anda geçinemiyorum, bir evim bile yok, kızımın evinde kalıyorum. Üstelik hortumcu damgası yemiş durumdayım.”

Dinç Bilgin Selanik Göçmeni Sabetayist bir ailenin mensubudur!

12 Eylül 1980 askeri darbe sürecinde de Türkiye’nin gelmiş geçmiş bugüne kadarki en güçlü basın baronu Hürriyet’in sahibi Erol Simavi varını yoğunu satıp Avusturya’ya kaçmak zorunda bırakılmıştı. Başbakan Özal’a Hürriyet’in sürmanşetinden ÇOMAR diye seslenen Erol Simavi ANAP büyük kongresindeki suikasttan sorumlu tutulmuştu!

Erol Simavi de tıpkı Dinç Bilgin gibi Selanik Göçmeni bir Sabetayist ailenin mensubudur!

Arkasından Uzan Grubu, medyası ve ekonomik şirketler topluluğu ile birlikte batırılıp çiftliğindeki tavuklara ve mahzenindeki yıllanmış şaraplara kadar her şeyine el konulup haraç-mezat satıldı.

Uzan ailesi de Sabetayist’tir!

Şu anda Türkiye’nin en büyük medya grubunun patronu Aydın Doğan da bütün mal varlığını sıfırlayacak şekilde bir vergi cezası ile karşı karşıyadır. Bütün bunlar yapılırken tamamen yürürlükteki hukuk sistemi içinde kalınarak ve hiçbir olağanüstü tedbire başvurma gereği duyulmayarak gerçekleştirilmektedir. Çünkü kendini ülkenin ve devletin sahibi olarak gören bu azınlıkçı zümre oligarşisi mensupları pervasızca suç işledikleri için mevcut yasalar bile tamamen kullanılmayıp kısmen uygulanarak da kolay sonuç alınabilmektedir.

28 Şubat sürecinde Başbakan olan Mesut Yılmaz ile Bülent Ecevit de partilerini ve itibarlarını kaybettiler. Dürüstlük abidesi (!) Ecevit’in bakanları Yüce Divan’da yargılandılar. Mesut Yılmaz ise kendisi Yüce Divan’da yargılandı. İtibarsızlaştırıldıktan sonra zaman aşımından yakası bırakıldı. Her ikisi de Sabetayist idi.

Şimdi denilecek ki: Ya, bu ülkede herkes mi Sabetayist?

Elbette! Türkiye Cumhuriyeti’ni İttihat-Terakkici Sabetayistler kurdu ne demek? Tabii ki her şey ellerindeydi… Ta 12 Eylül 1980’e kadar 60 yıl boyunca devlet, siyaset, bürokrasi, sermaye, medya, sinema, tiyatro, kültür-sanat sahaları, sivil toplum kuruluşları, ekonomi, ticaret, ithalat, ihracat tümüyle Sabetayist aileler tarafından paylaşılmış durumdaydı. Ve rejim, Sabetayist Toplum oligarşisinin ilelebet Türkiye’yi yönetebileceği şekilde dizayn edilip ülke tekelistan haline getirilmişti.

Asıl konumuza dönüp 28 Şubat sürecindeki tasfiyeleri incelemeye devam edelim…

Beşli çete diye anılan ve 28 Şubat sürecine var güçleriyle destek veren TİSK, TESK, TOBB, DİSK, TÜRK-İŞ yönetimleri birer birer tasfiye edildiler…

Bu süreçte tasfiye edilen 28 Şubatçı unsurların hepsini tek tek sayıp yazmaya hiç gerek yok; bir genelleme ile şöyle demek hilafsız doğru olur: 28 Şubat sürecine öncülük eden ve destek veren güçlülerden herkes güçsüzleştirildi, saygın olanlar itibarsızlaştırıldı, ikbal sahibi olanların ikballeri karartıldı, havasından geçilmeyenlerin burunları sürtüldü.  Ve bu süreçte yüceltilen değerler alçaltıldı. O dönemin her sahada önde gelenlerini bir hatırlayın alayı bertaraf edildi.

Buna karşın hedefe konulanlar, tehdit ve tehlike unsuru olarak lanse edilenler, itilip kakılanlar, siyasetten uzaklaştırılmak istenenler, yeşil sermaye yaftası vurularak batırılmaya çalışılanlar, itibarsızlaştırılanlar hep en büyük mevkilere, en önemli konumlara, en kilit noktalara, en gözde ve itibarlı yerlere getirildiler. Mücahitler müteahhit oldu yakınmaları ile anlatılmak istenen de budur.

Tek cümle ile ifade etmek gerekirse; 28 Şubat sürecinde tüm siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel katmanlar adeta bir büyük inkılâp sonrasındaki gibi tepetakla olup tüm değerler altüst oldu!

Bu kadar da değil… Açılan Ergenekon Davası ile rejimin kurucu iradesini temsil eden bu mütegallibe kesimi mensupları konumları, statüleri, itibarları ne olursa olsun sıradan insanlar gibi eşi görülmemiş şekilde sorgulanıp yargılanıyor, tutuklanıp hapse atılıyor...

Bütün bunlar yapılırken ne bir sıkıyönetim ilanı, ne bir olağan dışı uygulama ve ne de özel tedbirlere başvuruluyor. Medya hiçbir ülkede olmadığı kadar özgür! Hemen her türlü konu ve sorun gece boyu saatler süren televizyon programlarında canlı yayında alabildiğine sınırsız tartışılıyor… Gazeteler en ajite edici manşetleri atmada yarışıyorlar…

O kadar ki; Başbakan medya tarafından adeta yaylım ateşine tutulurken, bu çok normal karşılanıyor. Başbakan “Beni eleştirin ama ülkeye zarar vermeyin, ekonomi yazdıklarınızdan olumsuz etkileniyor” dediğinde: “Vay, basın özgürlüğümüz!” diye vaveyla koparılıyor.

Siyaset, olanca ilkesizliği ile alabildiğine serbest; muhalefet partilerinin hırçınlıklarına, her konuyu çarpıtmalarına, ülke çıkarlarını hiçe sayarak en hassas konuları siyasi istismar aracı yapmalarına sınır yok.

Çünkü ülkede her şeyi o kadar anormal hale getirmişler ki; normalleştirmek için atılan sıradan adımlar dışında radikal adımlar atılmasa ve haksızlıkları ortadan kaldırmaktan öte bir şey yapılmasa bile her şeylerini kaybetmek durumunda kalıyorlar.

Çünkü herhangi bir haklarını değil, imtiyazlarını kaybediyorlar… Herhangi bir haksızlığa uğratıldıkları yok, sadece haksızlık yapmaları önleniyor. Kendilerine herhangi bir konuda bir zulüm de yapılmıyor, yalnızca zulüm işlemeleri engelleniyor. Herhangi bir şekilde tecavüze ya da saldırıya da uğramıyorlar; yalnızca mütecaviz olmalarına imkân verilmiyor. Bunlar bile, her şeylerini imtiyaz, haksızlık, zulüm, tecavüz üzerine kurmuş olan bu kırk haramilerin sahip oldukları her şeyi yitirip mağdur duruma düşmelerine yol açıyor.

Hep kayırıldıkları için elde ettikleri üstün konumları yitirdiklerinde feryat figan haksızlığa, zulme uğradıklarını söyleyerek bağırıp çağırmaktadırlar. Çünkü normal ve herkesle eşit şartlarda hiçbir sahada rekabet içinde bir başarı elde etmeleri, bir yere gelmeleri ve konumlarını korumaları mümkün değildir.

Büyük Müslüman çoğunluğu devletten, siyasetten, kamusal alandan, bürokrasiden, ekonomiden, sosyal ve toplumsal hayattan, sanat ve kültürel sahalardan uzaklaştırıp kırsal alana süren ve varoşlarda yaşamaya mahkûm edip cahil ve fakir bırakarak dininden uzaklaştıran, devlet baskısı altında paryalaştıran bu azınlıkçı mütegallibenin kurduğu zümre oligarşisi çökertilmektedir. Ve kurdukları hile rejimi ve köle düzeni tepeden tırnağa değiştirilip yerine Adil Düzen kurulmak istenmektedir. Telaşları, yaygaraları, feryat figan haykırışları, imdat çığlıkları bundandır.

Bu büyük inkılâp ve muazzam düzen değişikliği, kimsenin burnu kanatılmadan, fitne uyandırılmadan, olağanüstü hiçbir yola tevessül edilmeden, sular çalkalanmadan, bulandırılmadan, ortalıkta toz duman kaldırılmadan, gayet suhuletle ve yürürlükteki mevzuat içinde kalınarak gerçekleştirilmektedir. Buna rağmen oluşturulmaya çalışılan suni gerilim son derece mevzii kalmakta ve ülke bütününü asla etkilememektedir.

Bunun dünyada ve tarihteki tek eşi ve benzeri olay, Hz. Muhammed (SAS)’in tek bir ok bile atılmadan ve hiç kılıç çekilmeden Mekke’yi Fethederek müşrik düzene son verip yerine İslam’ın hakkı üstün tutan Adil Düzen’ini kurmasıdır. Asrı Saadet’ten bu yana bu şekilde kansız ve tatlı bir inkılâp başka hiçbir devirde ve ülkede gerçekleştirilmemiştir.

Türkiye’de sokaklar kavgasız, kargaşasız, kansız ve alabildiğine sakinken bir avuç azınlıkçı mütegallibenin imtiyazları elinden gidiyor diye kopardıkları gürültü hiçbir şekilde toplumsal ve siyasal yankı bulamamaktadır. Büyük değişim Erbakan’ın yıllar önce Refah Partisi Grubunda yaptığı konuşmada olduğu gibi kanlı değil tatlı gerçekleşmektedir!

Tersyüz edilen 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinin 13.yılında çıplak gözle görülebilen asıl ülke manzarası budur. Oluşturulmaya çalışılan sanal tablolar ve algılar etkisiz ve sonuçsuz kalmaktadır. Fark edilmeyen asıl gerçek şudur: Zafer inananlarındır ve zafer yakındır!

Sayı: 595


1455 defa okundu...
Ahmet       Adil düzen   08 Mart 2010 Pazartesi 14:14
el aziz okuru olmakla gurur duyuyorum dünyanın en bahtiyar kişileriyiz çünkü MEHDİ ERBAKANI tanıma imkanı bulduk gelecege umutla bakıyorum el aziz hep doğruları yazdı el aziz kutlu bir dönemin habercisidi el aziz MEHDİ ERBAKANIN habercisidi Teşekkürler el aziz
yusuf ayyıldız       ERBAKAN'IN ZAFERİ   03 Mart 2010 Çarşamba 16:27
12 Mart 1971 Muhtırasıyla start verilen, 12 Eylül 1980 darbesini kontrol altına alarak gelişen ve 28 Şubat 1997 post modern darbe girişimini teryüz edip,büyük ivme kazanan,bu değişim ve dönüşüm sürecinde,finale doğru yaklaşılmaktadır.Askeri müdahale süreçlerini başlatan dış güçler ve onların işbirlikçileri olmasına karşın hiç bir zaman bu süreçleri kontrol altına alamadılar.40 yıldır sürmekte olan bu mücadele,milli irade ile kurucu irade arasında geçmektedir.Gerekirse 1000 yıl sürecek dedikleri 28 şubat post modern darbe bile 10 yıl süremedi.28 Şubat'a ülkeyi hazırlayan,destek olan Siyaset-medya-ordu-sivil toplum kuruluşları-ve 5'li çetenin hepsi bu süreçte,ülkenin gerçek sahibi,Milli İrade'nin kurucusu karşısında hesap vermek durumunda kaldılar.Yürütülen Ergenekon davası ,28 Şubat'ın rövanşıdır.Ülke yönetimini elinde tutan güç Milli Görüş'tür.Başındada Erbakan bulunmaktadır.Erbakan’ın siyasete atılmasının 40. Yılında yaptığı kutlama etkinliklerinde söylediği şu sözler tam olarak bu gerçeği ifade etmektedir:'' Millî Görüş Türkiye’de fiilen iktidardır. Şimdi bu durumu hukukileştirecek adımları atıyoruz.''Yine Hoca'nın ifadesiyle Türkiye’de fiilen iktidar olan Millî Görüş şimdi resmen Adil Düzen’i kurup bunu tüm İslam Âlemine uygulamak ve takriben bir asır önce milletimizin Siyonizm’e kaptırdığı dünya liderliğini yeniden ele geçirmek üzere yeni süper güç olma yolunda hızla ilerliyor.
mesud akgül       SP' DEN VE NUMANDAN NEDEN SES YOK?   03 Mart 2010 Çarşamba 08:37
28 Şubat süreci ile ilgili tartışmalar Ülkenin ana gündemi haline gelmişken,bütün siyasi ve ideolojik kesimler tarafından tartışılırken Millî Görüş’ün temsilcisi Saadet Partisinden ve Genel Başkanı Numan Kurtulmuştan ise doğru dürüst bir tepki veya cılız bir ses dahi çıkmıyor.. Numan Kurtulmuşun her konuda olduğu gibi bu konuda da renksiz, şekilsiz, kokmaz, bulaşmaz bir tutum sergilemesi, 28 Şubat konusunda tam olarak nerede durduğunu anlamaya imkan vermiyor. Bugüne kadar da 28 Şubat’a ilişkin dişe dokunur bir şey demiş değil.Ancak Numan Kurtulmuşun, “Ergenekon Davası 28 Şubat’ın rövanşını alıyor” diyenlerle aynı kaygıyı paylaştığını ve bu davanın yürütülmesine hiçbir şekilde destek sayılabilecek bir katkı yapmak istemediğini düşünürsek ,Numan’ın 28 Şubatçılarla bir sorunu olmadığı net bir şekilde anlaşılıyor. Numan Kurtulmuşun Erbakan’la ilgili belirlenmiş bir stratejisi eğer varsa bu, “Erbakan’ı haklı çıkaracak, hakkını savunacak, etkinliğini sağlayacak, güçlenmesine yol açacak ve öne çıkaracak gelişmeye katkıda bulunmamak” şeklinde tarif edilebilir. Aklı, fikri Millî Görüş ve Erbakan’la farkını ortaya koymak olan, Saadet Partisi üzerinde Erbakan’ın nüfuzunu kırmayı takıntı haline getiren,sürekli vesayetinden şikayetçi olan Numan Kurtulmuş; bunun için 28 Şubat süreci ile ilgili süklüm püklüm,renksiz,korkak bir tavır sergilemiştir.28 Şubat sürecinin en büyük mağduru ve en fazla haksızlığa uğramış olan SP ve onun Genel Başkanı Numan Kurtulmuş,mağduriyet rolünü bile oynamayı beceremediler.Aslında bunu yaparlar ama,28 Şubat sürecine yönelik ciddi bir tepki Erbakanı hatırlatacağı için açıkça yok farz ediyorlar.28 Şubat sürecinde ve sonrasındaki gelişmelerde Erbakana siyaset yasağı konulduğu için kendi adlarına memnundurlar.Çünkü Erbakan siyasi yasaklı olmasaydı Numan Kurtulmuş olmazdı.SP sadece İstanbul da İl teşkilatı olarak son derece basit,sıradan,etkisiz bir program tertipledi.SP' si sadece İstanbul da mı İl Teşkilatını kurmuş?Türkiye sadece İstanbul dan mı ibaret?81 tane İl Teşkilatının üzerine ölü toprağı mı serpilmiş?Hayvan severler Derneği bazı Belediyeler tarafından zehirlenmiş sokak hayvanları için yapmış olduğu protestolar ,SP İstanbul İl teşkilatının yapmış olduğu programdan çok daha fazla kalabalık,etkin,planlı ve ses getirici..Samimiyetle yapılan ile zoraki, göstermelik ,dostlar alış verişte görsün mantığı ile yapılan faaliyetler arasındaki fark hemen hissedilir.Buna karşın Taksimde Sol ve Sosyalist örgütlerin yaptığı yürüyüşe bakıldığında insanın SP' den ve Numan'dan utanası geliyor.
» Tüm yazarları göster KÖŞE YAZARLARI  
ANKET Diğer Anketler
Yardım gemisi için sizce İsrail'den izin alınmalı mıydı? Bu konuda Türkiyen'nin tavrı mı yoksa otoriteye başkaldırmama anlayışı mı doğrudur?
İsrail'den izin alınmalıydı. otoriteye başkaldırmamak lazım.
Türkiye'nin tavrı doğru, izne gerek yok.
Çok okunanlar Çok yorumlananlar
MİLLÎ GAZETE ABONELERİNİ KESTİRENLERE DİKKAT!
Milli Gazete abonelerini tek tek dolaşıp Erbakan'a ihanet ettiği gerekçesiyle gazeteyi kesmelerini söyleyen geri zekâlı ya da fırsatçı kişilere asla itibar edilmemelidir.
ERBAKAN'A MUHTEŞEM KARŞILAMA
Milli Görüş tarihinde kayda geçecek muhteşem bir coşkuyla karşılanan Milli görüş Lideri 54. Hükümetin Başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakanın İstanbula gelişi bayram havasındaydı.
Erbakan: Bünyemize karışmış çürükler temizleniyor!
Milli Görüş lideri Prof.Dr. Necmettin Erbakan Ajans5.com'un sponsor olduğu AGD'nin ev sahipliğini yaptığı iftarda konuştu...
200 KİŞİYLE MİTİNG YAPTILAR
Milli Görüş liderine başkaldırarak Saadet Partisi'nin üzerine kara bir bulut gibi çöken Numan Kurtulmuş zihniyeti medyadan gördüğü desteği SP tabanından ve milletten göremedi. Kurtulmuş Arnavutköy'de 200 kişiyle miting yaptı.
EVET EKSENİ KAYIYOR
Bugün de Batı Dünyasında Türkiyenin ekseni kayıyor söylemi ile çarpıtılmaya çalışılan, aslında dünyanın ekseninin kaydığı gerçekliğidir.
ERBAKAN:'SENEYE İKTİDARIZ'
Milli Görüş Lideri Prof.Dr.Necmettin Erbakan SP İzmir il başkanlığının organize ettiği iftara katıldı. Erbakan iftardan sonra yaptığı konuşmada seneye yapılacak seçimlerde SP'nin %40 oyla iktidara geleceğini söyledi.
HARUN YAHYA: AĞZINI KULAKLARINA KADAR YIRTARIM
Numanistlerin, Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan'a yönelik yıpratıcı söz ve fiilleri Adnan Oktar'ı da çileden çıkardı.
» MİLLÎ GAZETE ABONELERİNİ KESTİRENLERE DİKKAT!
» ERBAKAN'A MUHTEŞEM KARŞILAMA
» Erbakan: Bünyemize karışmış çürükler temizleniyor!
» 200 KİŞİYLE MİTİNG YAPTILAR
» EVET EKSENİ KAYIYOR
» ERBAKAN:'SENEYE İKTİDARIZ'
» HARUN YAHYA: AĞZINI KULAKLARINA KADAR YIRTARIM
» Erbakan: Bünyemize karışmış çürükler temizleniyor!
» EVET EKSENİ KAYIYOR
» EKREM DUMANLI'DAN İFTAR İTİRAFI
» 200 KİŞİYLE MİTİNG YAPTILAR
» MİLLÎ GAZETE ABONELERİNİ KESTİRENLERE DİKKAT!
» BEDİÜZZAMAN VE ERBAKAN
» ÇÖZÜMSÜZ SORUN YARATILMAMIŞTIR
» Tüm yazarları göster ALINTI YAZILAR  

bayrak
Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
Tüm hakları sakldır
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz
El-aziz Gazetesi-Ve Zafer Yakındır...
Telefon: 0424.233 93 68
Eposta: info@el-aziz.com