28 Şubat’la
hızlanan değişim 13.yılında doludizgin…
HEDEF ADİL DÜZEN
Sahiplenenlerin bizzat koydukları adı ile 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinin 13. yılında
gelinen durumun bir fotoğrafını çekip bilançosunu çıkarmak ve ortaya koyduğu
vizyonun ne hale geldiğine bir projeksiyon tutmak istiyoruz…
Basının amiral
gemisi denilen Hürriyet Gazetesi’nin BU
KEZ SİLAHSIZ KUVVETLER manşeti ile stratejisi ve niteliği belirlenen post modern darbe, 12 Eylül darbe
sürecinde oldukça yıpratılan Türk Silahlı Kuvvetleri bulaştırılmadan sivil
inisiyatif tarafından gerçekleştirilmek üzere planlanmıştı.
ABD’de hazırlanıp Maccovsky tarafından servis edilen bu
planı, rejimin kurucu unsurlarını ve zihniyetini temsil eden Sabetayist Toplum
oligarşisi bütün gücüyle destekleyip hayata geçirmeye çalıştı. Daha önce de yine
ABD’de hazırlanan 12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 darbesi belirlenen
hedeften saptırılıp tersyüz edildikleri için o iki süreç amacı hilafına tersine
işlemişti…
Asıl amacı Millî Görüş hareketini daha başından boğup yok
etmek olan 12 Mart ve 12 Eylül askeri müdahale süreçleri sonunda 3. partisi
Refah seçimden birinci çıkıp 54. Hükümeti kuran Erbakan, bu kez mevcut hukuk ve
mevzuat çerçevesinde kalınarak sivil görünümlü bir darbe ile bertaraf edilmek
isteniyordu.
Bu yüzden 28 Şubat sürecinin Başbakan yaptığı Bülent
Ecevit, “Bunların partilerini kapatmak
yetmez, köklerini kazımak lazım” diyerek belirlenen hedefi açıkça ortaya
koymuştu. Siyasi konjonktür de son derece uygundu; çünkü 12 Mart, 12 Eylül
süreçlerinde Erbakan ve Millî Görüş ile ölümüne mücadele eden iki siyasi
liderden Demirel Cumhurbaşkanı, Bülent Ecevit ise Başbakandı. Mesut Yılmaz’ın
yönetimine geçen ANAP da bu hususta gerekeni yapmada üzerine düşeni fazlasıyla
yerine getirmeye dünden hazırdı.
Bu süreçte yapılan 1999 Genel Seçiminden ikinci olarak
çıkan MHP, ortaya çıkan Meclis tablosu Devlet Bahçeli Başbakanlığında bir
hükümetin kurulmasına imkân verirken; sürecin ruhunu iyi okuyup Millî Görüş’ün
yok edilmesi planına destek vererek Ecevit Başbakanlığında bir koalisyon hükümeti
kurulmasına razı oldu. Daha sonra ithal edilerek Devlet Bakanı yapılan Kemal
Derviş bu süreci bütünüyle yürütmek üzere inisiyatifi ele aldı.
Ecevit Başbakanlığındaki DSP-MHP-ANAP koalisyon
Hükümetinin ekonomik ve siyasi kriz nedeniyle 2 Kasım 2002’de gittikleri erken
seçimde bu her 3 parti ile birlikte Demirel’in kurduğu Tansu Çiller
liderliğindeki DYP de barajın altına düşerek Meclis dışında kaldılar. Bu arada
Türkiye tarihinin en büyük ekonomik krizini yaşayan ülke, Erbakan Hükümetinin özellikle
dar ve sabit gelirli büyük kitleye sağladığı fevkalâde büyük refahtan sonra
tahammülü zor sıkıntılı bir döneme girdi.
Hayıflanıp sıkça tekrarlanarak “Ecevit’le Demirel bir araya gelip CHP-AP koalisyonunu kursalardı 12
Eylül 1980 askeri darbesine gerek kalmazdı” diye hep söylenen nihayet
olmuştu. Demirel Cumhurbaşkanı, Ecevit Başbakan,
Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz Başbakan yardımcıları idi. Üstelik de ABD’den
yapılan Kemal Derviş takviyesi ile birlikte. Ve tabiatıyla sermaye, medya,
bürokrasi, sivil toplum kuruluşları da arkalarında gereken desteği fazlasıyla
sağlıyordu.
Bütün bunların yanında hedefteki Millî Görüş’ün iki
partisi üst üste kapatılıp Erbakan siyasi yasaklı konumuna getirilmişti.
Yani bir yanda kökü
kazınmak üzere iki partisi kapatılan Millî Görüş ve siyasi yasaklı
yapılarak eli kolu bağlanan Erbakan. Diğer yanda ise Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Ecevit; Başbakan
Yardımcıları Devlet Bahçeli ve Mesut Yılmaz, ABD temsilcisi Kemal Derviş, ilaveten
tekelci sermaye kuruluşu TÜSİAD, medya kartelleri, beşli çete tabir edilen TOBB- TÜRK-İŞ- DİSK-TİSK-TESK ve daha birçokları...
Dünya Siyonizm’inin desteğinde, bu eşitsizlik ve
alabildiğine dengesizlik denkleminde karşı karşıya gelen iki güç ve irade
arasındaki post modern mücadelenin
13. yılında gelinen bugünkü noktada bu süregelen bilek güreşinin bir son durum
tespitini yapmak üzere bir fotoğrafını çekmek, bilançosunu çıkarmak ve sürecin
ortaya çıkan yeni vizyonunu belirlemek üzere bir deneme yapalım.
Hiç kuşkusuz bu denklemin karşı tarafına ayrıca Erbakan’ı
desteksiz ve yardımsız bırakıp Millî Görüş gömleğini çıkartarak kopup giden ve
kendilerine “yenilikçi”, “erdemli” diyen ayrılıkçıların kurduğu
AKP’yi de koymak gerekir.
Peki, bu süreçte iki partisi kapatılıp siyasi yasaklı
yapılarak eli kolu bağlanan Erbakan’ın hiç mi sahip olduğu bir mekanizma yoktu?
O takdirde bu mücadeleyi ne ile sürdürüyor? Yoksa pes edip teslim mi oldu?
Elbette ki Erbakan da kullandığı bir güç mekanizmasına
sahipti. Çünkü pes etmek şöyle dursun, aksine 28 Şubat’tan rövanş alıyor ve tüm
karşı güçler adeta köşeye sıkışmış durumdalar. Evet, bu mekanizma, Erbakan’ın
bizzat kurup yönettiği -Ecevit’in kontrgerilla,
kimilerinin gladyo, El-Aziz’in
ise millî derin devlet dediği- bir
illegal güç odağıdır.
Tabii, karşı tarafın da keza aynı şekilde bütün her şeye
ilaveten, Tanzimat’tan beri var olup Osmanlı Devletini dağıtarak Cumhuriyet’i
kuran İttihat-Terakki kökenli Sabetayist bir kadim derin devleti var.
Bütün bunlara karşın eğer Erbakan’ın kontrolünde bir millî derin devlet mekanizmasının
varlığı kabul edilmezse, başka türlü bugünkü duruma nasıl gelindiğinin bir
izahını yapmak mümkün değildir.
Esas itibariyle bir görüş, düşünce ya da teoriyi
tekrarlanabilir örneklerle izah etmek bilimsel bir yaklaşımdır. Erbakan,
liderliğini yaptığı Millî Görüş hareketini bertaraf etmek amacıyla 12 Mart
1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997’de yapılan her 3 askeri müdahaleyi de
yönettiği millî derin devlet
mekanizması ile kontrolüne geçirip tersyüz etmeyi başarmıştır.
Çünkü Erbakan’a ve kurduğu partilere karşı askeri darbe
süreçlerinde yalnızca yargısal operasyonlarla dışarıdan müdahale edilmekle
kalınmadı, aynı zamanda her seferinde içeriden de bölünüp parçalanarak güçsüz
ve toplumsal desteksiz bırakıldı.
Bu güne kadar Erbakan’ın 4 tane partisi kapatıldı,
partileri 3 kez bölündü, 3 kez de siyasi hakları elinden alınıp yasaklı
yapıldı. Her seferinde oluşturduğu toplumsal taban ve yetiştirdiği kadrolar
koparılıp başka siyasi partiler oluşturuldu.
Bu yüzden, 1974’ten 1978’e kadar aralıksız 4 yıl boyunca
çeşitli koalisyonlarda iktidar ortağı olan Millî Selamet Partisi kapatılıp
siyasi yasaklı yapıldığında -bu fırsatta kurulan ANAP, kadrolarını ve toplumsal
tabanını iç ettiği için- yerine kurulan Refah Partisi % 3 oy ile başladı.
1995 Genel Seçiminden Refah Partisi’nin birinci çıkması
üzerine kurduğu 54. Hükümetin Başbakanı olarak gerçekleştirdiği olağanüstü
başarılara rağmen 28 Şubat sürecinde siyasi yasaklı yapılıp kurduğu iki parti üst
üste kapatılınca kopup ayrılanların AKP’yi oluşturması üzerine Saadet Partisi
bu kez % 2,5 oya düştü.
Görüldüğü üzere süreç hep aynı tekrarlarla geçti… MSP
kapatılıp Erbakan’a siyasi yasak getirildiğinde ANAP kurulup tek başına iki
dönem iktidar oldu. Ancak Erbakan ANAP iktidarını millî derin devlet aracılığıyla kontrolüne geçirince; Başbakan
Turgut Özal’a -ihanet ettiği gerekçesiyle- Yahudi
töresi uyarınca ölüm cezası kesildi ve suikast girişiminde bulunuldu.
Girişim başarısız kalınca, nihayet can havlıyla kaçıp sığındığı
Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde -ailesinin ısrarlı iddialarına göre- bir şekilde töre
kararı infaz edildi.
Keza 28 Şubat sürecinde Erbakan siyasi yasaklı yapılıp
partileri kapatıldığında ayrılanların Yahudi’nin yardımı ile kurduğu AKP bu kez
tek başına iki dönem iktidar oldu. Erbakan onu da millî derin devlet aracılığıyla kontrol altına alınca bu kez de
Başbakan Erdoğan’a karşı-resmi iddialara göre- suikast ve darbe girişimleri
tertiplenir oldu. Çünkü tıpkı Başbakan Özal’a yapıldığı gibi Başbakan Erdoğan’a
da ihanet ettiği gerekçesiyle Yahudi
töresi uygulamaya konmaya çalışılıyor.
Bu şekilde ikişer, üçer kez tekrarlanan bunca olayın
tesadüfler sonucu meydana geldiğini kabul etmek bilimsel bir yaklaşım olmadığı
gibi olası da değildir.
Ne var ki Cumhuriyet’in kurucu iradesini temsil eden ve İttihat-Terakki geleneğinden gelen
Sabetayist Toplum oligarşisi ve onun kadim
derin devleti kendini çok mükemmelce kamufle edip gizlediği için bir
fenomen olarak kolay algılanamamakta, anlatılamamakta ve dolayısıyla kabul
edilememektedir.
Tıpkı bunun gibi, mevcut hile rejimi ve köle düzenini yıkarak yerine Millî Görüş’ü hâkim kılıp Adil
Düzen’i kurmak amacıyla Erbakan da 1970’li yıllarda Türk Silahlı Kuvvetleri
bünyesinde oluşturduğu millî derin
devlet yapılanmasını son derece iyi kamufle ettiği için varlığı ortaya
çıkartılıp kamuoyuna gösterilememektedir.
Sonuç itibariyle Erbakan’ın başlattığı Millî Görüş
hareketi asıl gücünü ordu bünyesinde kurduğu millî derin devletten alırken kamuoyuna ve topluma yönelik
mesajlarını aç-kapa kurduğu partiler
üzerinden vermektedir. Çünkü Türkiye’de normal demokratik yöntemlerle legal
yoldan asla iktidar olunamayacağını Erbakan biliyordu ve bunu seminerlerde
söylüyordu da.
Bu durumda demek oluyor ki; Erbakan 40 yıldır resmi ideoloji
ile onun legal kuruluşları ve ona ait hile
rejimi ve köle düzeni derin yapılanması karşısında yalnızca Millî Görüş
partileriyle değil, aynı zamanda ve asıl millî
derin devlet aracılığıyla mücadelesini yürütmektedir.
İşte Millî Görüş ile Sabetayist Toplum oligarşisi arasında
süren bu karşılıklı açık ve derin mücadelenin 40. yılında, özellikle de 28
Şubat 1997’de başlayan post modern darbe
sürecinin 13. yılında gelinen bugünkü durumu karşılaştırmalı olarak değerlendirip
bir durum tespitinde bulunmak gerekirse çıplak gözle görülebilen tablo
şöyledir:
Önce Erbakan ve Millî Görüş cephesine bir bakalım… Rejim
medyasının kayıp trilyon adını
verdiği bir uyduruk dava açılarak eşi görülmemiş bir hukuk skandalı ile
sahtecilikten 2 yıl hapis cezasına çarptırılıp ömür boyu siyasi yasaklı hale
getirilen Erbakan son kurduğu Saadet Partisi’nin başından da uzaklaştırıldı,
genel başkanlığına Beyaz Müslüman denilen bir Sabetayist Yahudi
getirildi.
Numan Kurtulmuş şu anda Saadet Partisi ve yan
kuruluşlarında Erbakan ve Millî Görüş’ün izlerini silip kazımakla meşgul.
Başarırsa elbette ki Erbakan’ın 40 yıllık Millî Görüş mücadelesini ve tüm
kazanımlarını tarihin karanlığına gömecektir. Saadet Partisi’ni Numan
Kurtulmuş’un elinden alıp güvendiği bir kadroya teslim etmesi gereken Erbakan’ın
bunun için sahip olduğu legal bir güç ise yok!
Buna karşın Millî
Görüş 40. yılında Türkiye’de fiilen iktidardır diyen Erbakan devletin üç
zirvesine yetiştirdiği ve her şeyini kendisine borçlu 3 adamını getirmiş
bulunuyor. Yönettiği millî derin devlet
aracılığıyla kontrolüne geçirdiği AKP iktidarı 8 yıldır ülkeyi yönetmektedir.
Üçüncü bir dönem ülkeyi yönetmek üzere gidilecek seçime ise sadece 1,5 yıl
kalmışken iktidar alternatifi bir başka parti henüz ortada olmadığı gibi başarı
ihtimali söz konusu olan herhangi bir yeni oluşum da ufukta gözükmemektedir.
Siyasetteki bu durum, öylesine değil, Erbakan’ın 28 Şubat post modern darbe sürecini tersyüz edip
ülke yönetiminde dizginleri ele alması sayesinde mümkün oldu.
Erbakan, resmi legal iktidarı devrettikten sonra millî derin devlet aracılığıyla Türk
Silahlı Kuvvetleri içindeki muhalif unsurlardan 28 Şubat’ın kudretli ve bıçkın
Generalleri Çevik Bir ile Erol Özkasnak gibilerini ilk çırpıda tasfiye etti.
Arkasından emekli generallerin adeta sigorta gibi yönetim kurullarına
getirildiği bankalar art arda batırılarak birçoğunun sahipleri hortumcu diye
yargı önüne çıkartıldı. Böylece yeşil
sermaye avına çıkan 28 Şubatçı tekelci
sermaye büyük ölçüde çökertildi.
Bu süreçte aynı şekilde 28 Şubat destekçisi medya
patronları da belli bir program dâhilinde tasfiyeye tabi tutuldular. En dramatik
şekilde adeta imha edilen ilk medya patronu 28 Şubat’ın hararetli başat
destekçisi Dinç Bilgin oldu.
Bir televizyon programında konuşan Sabah ve ATV Grubunun
patronu Dinç Bilgin ağlamaklı bir ifade ile şöyle yakınıyordu: “Elimden gazetelerimi aldılar,
televizyonlarımı aldılar, bankamı aldılar, bütün mal varlığıma el koydular;
üstelik hortumcu diyerek beni hapse attılar, 8 ay yattım. Davam hala devam
ediyor. Şu anda geçinemiyorum, bir evim bile yok, kızımın evinde kalıyorum.
Üstelik hortumcu damgası yemiş durumdayım.”
Dinç Bilgin Selanik Göçmeni Sabetayist bir ailenin
mensubudur!
12 Eylül 1980 askeri darbe sürecinde de Türkiye’nin gelmiş
geçmiş bugüne kadarki en güçlü basın baronu Hürriyet’in sahibi Erol Simavi
varını yoğunu satıp Avusturya’ya kaçmak zorunda bırakılmıştı. Başbakan Özal’a
Hürriyet’in sürmanşetinden ÇOMAR
diye seslenen Erol Simavi ANAP büyük kongresindeki suikasttan sorumlu
tutulmuştu!
Erol Simavi de tıpkı Dinç Bilgin gibi Selanik Göçmeni bir
Sabetayist ailenin mensubudur!
Arkasından Uzan Grubu, medyası ve ekonomik şirketler
topluluğu ile birlikte batırılıp çiftliğindeki tavuklara ve mahzenindeki
yıllanmış şaraplara kadar her şeyine el konulup haraç-mezat satıldı.
Uzan ailesi de Sabetayist’tir!
Şu anda Türkiye’nin en büyük medya grubunun patronu Aydın
Doğan da bütün mal varlığını sıfırlayacak şekilde bir vergi cezası ile karşı
karşıyadır. Bütün bunlar yapılırken tamamen yürürlükteki hukuk sistemi içinde
kalınarak ve hiçbir olağanüstü tedbire başvurma gereği duyulmayarak
gerçekleştirilmektedir. Çünkü kendini ülkenin ve devletin sahibi olarak gören
bu azınlıkçı zümre oligarşisi mensupları pervasızca suç işledikleri için mevcut
yasalar bile tamamen kullanılmayıp kısmen uygulanarak da kolay sonuç
alınabilmektedir.
28 Şubat sürecinde Başbakan olan Mesut Yılmaz ile Bülent
Ecevit de partilerini ve itibarlarını kaybettiler. Dürüstlük abidesi (!)
Ecevit’in bakanları Yüce Divan’da yargılandılar. Mesut Yılmaz ise kendisi Yüce
Divan’da yargılandı. İtibarsızlaştırıldıktan sonra zaman aşımından yakası bırakıldı.
Her ikisi de Sabetayist idi.
Şimdi denilecek ki: Ya,
bu ülkede herkes mi Sabetayist?
Elbette! Türkiye Cumhuriyeti’ni İttihat-Terakkici
Sabetayistler kurdu ne demek? Tabii ki her şey ellerindeydi… Ta 12 Eylül 1980’e
kadar 60 yıl boyunca devlet, siyaset, bürokrasi, sermaye, medya, sinema,
tiyatro, kültür-sanat sahaları, sivil toplum kuruluşları, ekonomi, ticaret,
ithalat, ihracat tümüyle Sabetayist aileler tarafından paylaşılmış durumdaydı. Ve
rejim, Sabetayist Toplum oligarşisinin ilelebet Türkiye’yi yönetebileceği
şekilde dizayn edilip ülke tekelistan
haline getirilmişti.
Asıl konumuza dönüp 28 Şubat sürecindeki tasfiyeleri incelemeye
devam edelim…
Beşli çete diye anılan ve
28 Şubat sürecine var güçleriyle destek veren TİSK, TESK, TOBB, DİSK, TÜRK-İŞ
yönetimleri birer birer tasfiye edildiler…
Bu süreçte tasfiye edilen 28 Şubatçı unsurların hepsini
tek tek sayıp yazmaya hiç gerek yok; bir genelleme ile şöyle demek hilafsız
doğru olur: 28 Şubat sürecine öncülük eden ve destek veren güçlülerden herkes
güçsüzleştirildi, saygın olanlar itibarsızlaştırıldı, ikbal sahibi olanların
ikballeri karartıldı, havasından geçilmeyenlerin burunları sürtüldü. Ve bu süreçte yüceltilen değerler alçaltıldı.
O dönemin her sahada önde gelenlerini bir hatırlayın alayı bertaraf edildi.
Buna karşın hedefe konulanlar, tehdit ve tehlike unsuru
olarak lanse edilenler, itilip kakılanlar, siyasetten uzaklaştırılmak
istenenler, yeşil sermaye yaftası vurularak batırılmaya çalışılanlar,
itibarsızlaştırılanlar hep en büyük mevkilere, en önemli konumlara, en kilit
noktalara, en gözde ve itibarlı yerlere getirildiler. Mücahitler müteahhit oldu yakınmaları ile anlatılmak istenen de
budur.
Tek cümle ile ifade etmek gerekirse; 28 Şubat sürecinde
tüm siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel katmanlar adeta bir büyük inkılâp
sonrasındaki gibi tepetakla olup tüm değerler altüst oldu!
Bu kadar da değil… Açılan Ergenekon Davası ile rejimin
kurucu iradesini temsil eden bu mütegallibe kesimi mensupları konumları,
statüleri, itibarları ne olursa olsun sıradan insanlar gibi eşi görülmemiş
şekilde sorgulanıp yargılanıyor, tutuklanıp hapse atılıyor...
Bütün bunlar yapılırken ne bir sıkıyönetim ilanı, ne bir olağan
dışı uygulama ve ne de özel tedbirlere başvuruluyor. Medya hiçbir ülkede
olmadığı kadar özgür! Hemen her türlü konu ve sorun gece boyu saatler süren
televizyon programlarında canlı yayında alabildiğine sınırsız tartışılıyor…
Gazeteler en ajite edici manşetleri atmada yarışıyorlar…
O kadar ki; Başbakan medya tarafından adeta yaylım ateşine
tutulurken, bu çok normal karşılanıyor. Başbakan “Beni eleştirin ama ülkeye zarar vermeyin, ekonomi yazdıklarınızdan
olumsuz etkileniyor” dediğinde: “Vay,
basın özgürlüğümüz!” diye vaveyla koparılıyor.
Siyaset, olanca ilkesizliği ile alabildiğine serbest;
muhalefet partilerinin hırçınlıklarına, her konuyu çarpıtmalarına, ülke
çıkarlarını hiçe sayarak en hassas konuları siyasi istismar aracı yapmalarına sınır
yok.
Çünkü ülkede her şeyi o kadar anormal hale getirmişler ki;
normalleştirmek için atılan sıradan adımlar dışında radikal adımlar atılmasa ve
haksızlıkları ortadan kaldırmaktan öte bir şey yapılmasa bile her şeylerini
kaybetmek durumunda kalıyorlar.
Çünkü herhangi bir haklarını değil, imtiyazlarını
kaybediyorlar… Herhangi bir haksızlığa uğratıldıkları yok, sadece haksızlık yapmaları
önleniyor. Kendilerine herhangi bir konuda bir zulüm de yapılmıyor, yalnızca
zulüm işlemeleri engelleniyor. Herhangi bir şekilde tecavüze ya da saldırıya da
uğramıyorlar; yalnızca mütecaviz olmalarına imkân verilmiyor. Bunlar bile, her
şeylerini imtiyaz, haksızlık, zulüm, tecavüz üzerine kurmuş olan bu kırk haramilerin sahip oldukları her
şeyi yitirip mağdur duruma düşmelerine
yol açıyor.
Hep kayırıldıkları için elde ettikleri üstün konumları
yitirdiklerinde feryat figan haksızlığa, zulme uğradıklarını söyleyerek bağırıp
çağırmaktadırlar. Çünkü normal ve herkesle eşit şartlarda hiçbir sahada rekabet
içinde bir başarı elde etmeleri, bir yere gelmeleri ve konumlarını korumaları
mümkün değildir.
Büyük Müslüman çoğunluğu devletten, siyasetten, kamusal
alandan, bürokrasiden, ekonomiden, sosyal ve toplumsal hayattan, sanat ve
kültürel sahalardan uzaklaştırıp kırsal alana süren ve varoşlarda yaşamaya
mahkûm edip cahil ve fakir bırakarak dininden uzaklaştıran, devlet baskısı
altında paryalaştıran bu azınlıkçı mütegallibenin kurduğu zümre oligarşisi
çökertilmektedir. Ve kurdukları hile
rejimi ve köle düzeni tepeden tırnağa değiştirilip yerine Adil Düzen kurulmak istenmektedir.
Telaşları, yaygaraları, feryat figan haykırışları, imdat çığlıkları bundandır.
Bu büyük inkılâp ve muazzam düzen değişikliği, kimsenin
burnu kanatılmadan, fitne uyandırılmadan, olağanüstü hiçbir yola tevessül edilmeden,
sular çalkalanmadan, bulandırılmadan, ortalıkta toz duman kaldırılmadan, gayet
suhuletle ve yürürlükteki mevzuat içinde kalınarak gerçekleştirilmektedir. Buna
rağmen oluşturulmaya çalışılan suni gerilim son derece mevzii kalmakta ve ülke
bütününü asla etkilememektedir.
Bunun dünyada ve tarihteki tek eşi ve benzeri olay, Hz.
Muhammed (SAS)’in tek bir ok bile atılmadan ve hiç kılıç çekilmeden Mekke’yi
Fethederek müşrik düzene son verip yerine İslam’ın hakkı üstün tutan Adil
Düzen’ini kurmasıdır. Asrı Saadet’ten bu yana bu şekilde kansız ve tatlı bir
inkılâp başka hiçbir devirde ve ülkede gerçekleştirilmemiştir.
Türkiye’de sokaklar kavgasız, kargaşasız, kansız ve
alabildiğine sakinken bir avuç azınlıkçı mütegallibenin imtiyazları elinden
gidiyor diye kopardıkları gürültü hiçbir şekilde toplumsal ve siyasal yankı
bulamamaktadır. Büyük değişim Erbakan’ın yıllar önce Refah Partisi Grubunda
yaptığı konuşmada olduğu gibi kanlı
değil tatlı gerçekleşmektedir!
Tersyüz edilen 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinin 13.yılında çıplak gözle görülebilen
asıl ülke manzarası budur. Oluşturulmaya çalışılan sanal tablolar ve algılar
etkisiz ve sonuçsuz kalmaktadır. Fark edilmeyen asıl gerçek şudur: Zafer inananlarındır ve zafer yakındır!
Sayı: 595
































