Medya PKK ile İsrail
arasına sanal duvarlar örüp
GERÇEĞİ KARARTTI
İsrail’in en büyük gücü ve
Türkiye’nin en büyük handikabı içimizdeki İsrailliler ile onların oluşturduğu
hemen her sahayı kapsayan yapılanmalarıdır. İçimizdeki İsrailliler ve
yapılanmaları her tarafımızı kuşatmalarına ve aynı ortak karakterleri taşıyor
olmalarına rağmen onları tanımak çok zordur, fevkalade özel bir uzmanlık ister.
İçimizdeki İsraillilerin her
kesimde insanlara cazip gelen, hoşa giden, takdir gören, albenili türlü çeşitli
maskeleri ve her alanda söz sahibi kılan şapkaları vardır. Her kesimden
temsilcilerinin oluşturduğu adeta sözcüler ordusu bir orkestra gibi tek şef
yönetiminde hareket eder. Herkes ayrı bir enstrümanla aynı parçayı çalarak
koroya eşlik eder.
Hiç kimse İsrail’in
çıkarlarına aykırı yanlış bir nota seslendirmez. Tüm kanallarda aynı
melodilerden oluşan repertuar yayımlanarak herkes hipnotize edilir, yaşadığı
hayattan soyutlanır, başka âlemde imiş gibi gerçeklerden uzak düşünüp
davranmaya mahkûm edilir. Artık toplumu bu içine sokulduğu hipnozdan uyandırmak
çok zordur. Kamuoyunun serbest ve sağlıklı oluşmasını önlemeye yönelik aynı
şeyler sürekli tekrarlarla empoze edilerek toplum hipnotizmaya sokulur.
Yaşanan son olaylarda da aynı
yöntem uygulandı. Kısa bir süre önce Türkiye ve bütün dünya İsrail’in Gazze’ye
yardım götüren Mavi Marmara Gemisine yaptığı kanlı saldırıyı konuşurken artık
şimdi sadece PKK terörünü konuşuyor!
İsrail’in abluka altına alıp ambargo
uyguladığı Gazze’de daracık bir alana sıkıştırılmış 1,5 milyon Filistinli açık
hava hapishanesi içerisinde yaşamaya mahkûm edilmiş durumdadır. Bu ablukanın
kaldırılıp ambargoya son verilmesi amacıyla uluslar arası bir organizasyonla
Gazze’ye yardım ulaştırmaya çalışan İHH konvoyu uluslar arası sularda İsrail
ordusuna ait komandolarca vurulup teslim alınmış suçsuz siviller öldürülmüştü.
Bugün ne Türkiye ne dünya artık
bu olayı konuşmuyor, tartışmıyor. Aynı gün eşzamanlı olarak başlatılan ve halen
sürdürülen PKK saldırıları sadece konuşuluyor. Hem de hiçbir şekilde İsrail
bağlantısı üzerinde durulmadan, söz konusu bile yapılmadan! Televizyon
programlarında, gazete manşetlerinde, köşe yazılarında konuşulup tartışılan
İsrail’den tamamen ilgisiz ve alakasız şekilde ele alınan bölücü PKK terörüdür.
Hiçbir şekilde İsrail
bağlamında ele alınıp tartışılmayan PKK terörü üstelik de Türkiye açısından
hiçbir tehlike, hiçbir sakınca, hiçbir çekince dikkate alınmadan alabildiğine
pervasızca yıkıcı, kışkırtıcı, azdırıcı, kaosa sürükleyici bir yaklaşımla
tartışılıyor.
İsrail’in korunması,
çıkarlarının gözetilmesi, ilişkilerine zarar verilmemesi söz konusu olduğunda
dikkat ve özen gösteren medya yöneticileri, kalem ve kelam erbabı; eğer söz
konusu olan Türkiye’nin terör tehlikesinden sakınması, yararlarının
gözetilmesi, birlik ve bütünlüğünün korunması ise basın özgürlüğü adına en
netameli konuları hoyratça, pervasızca tartışmada sakınca görmezler. Dahası en
kışkırtıcı bir üslup kullanmaktan çekinmezler.
İsrail’in Türkiye ile
ilişkilerine zarar vermemek için her türlü sansürü ve otokontrolü uygulayan
medya patronları, genel yayın yönetmenleri ve program yöneticileri; Türkiye’nin
başka ülkelerle ilişkilerine zarar vermeye yönelik yayınlarda hiçbir kısıtlama
getirmeden malum tabirle ne puştluk biliyorlarsa hiç birini ardına koymadan
yapıyorlar.
Peki, Türkiye hakkında
pervasız, saygısız, hoyrat; İsrail hakkında ise dikkatli, özenli ve hassas
davranan bu içimizdeki İsrailliler kimlerdir?
Bunların kimi sağcı, kimi
solcudur… Kimi milliyetçi kimi ulusalcıdır… Kimi liberal kimi jakobendir… Kimi
dinci, kimi ırkçıdır… Kimi demokrat, kimi aristokrattır… Kimi gazeteci, kimi
stratejisttir… Kimi siyasetçi, kimi sivil toplumcudur… Kimi akademisyen, kimi
uzmandır… Kimi patron kimi sendika ağasıdır… Kimi edebiyatçı, kimi sanatçıdır…
Kimi spor kulübü yöneticisi, kimi patronlar kulübü yöneticisidir… Kimi
taraflıdır, kimi tarafsız takılır. Ama en başta, en nihayetinde ve özünde hepsi
sadece Yahudi’dir. Tabii, gizli Yahudi’dir, yani Sabetayist.
Gerçekten bunlar bu ülkede bu
kadar çoklar mı?
Elbette ki bu kadar çoklar;
çünkü bu ülkeyi onlar kurdular!
Evet; Orta Asya’dan göç edip
Anadolu’ya gelen Oğuz Türklerinden Söğüt kasabasına yerleşen Kayı Boyunun
kurduğu, kılıçlarıyla, fetihlerle büyüttüğü Osmanlı Devleti’ni; İspanya’dan göç
edip Balkanlara gelen ve Selanik’e yerleşen Seferad Yahudileri yönetim
kademelerine sızarak ele geçirdikten sonra tasfiye edip küçülterek bugünkü
Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdular.
Daha önce İstanbul ve İzmir
gibi merkezlere yerleşmiş bulunanlar dışında sadece 500 bin kişi Rumlarla takas
edilerek Selanik ve diğer Balkan şehirlerinden göç ettirilip Türkiye’ye
getirildi. Bu Yahudiler Sabetayist oldukları için sözde Müslüman kimliği ile
getirildiler.
Mübadele ile göç ettirilen 1,5 milyon Rum nüfus ve Tehcir ile sürülen
1,5 milyon Ermeni nüfusun yurtları bu 500 bin Sabetayist Yahudi’ye peşkeş
çekildi. Sonra hepsi kısa zamanda zenginleştikten sonra bu mülkleri satıp başta
İstanbul, büyük şehirlere yerleştiler.
O zamanlar Türkiye’nin
nüfusunun 13 milyon olduğu düşünülürse hiç de azımsanacak bir sayı değildir.
Yahudiler başka toplumlar içerisinde en az asimile olan bir toplumdur. Tarih
boyunca geliştirdikleri her türlü korunma ve kültürlerini her ortamda sürdürme
yöntemleriyle asimile olmama hususunda bağışıklık kazanmışlardır. Buna rağmen
Yahudiler de nihayet insandırlar; onlar da kaçınılmaz olarak bir oranda
asimilasyona muhakkak ki uğramışlardır.
Bu yüzden bir kısmı
geleneksel özelliklerini yitirmiş olsalar da önemli bir kısmının bilinçli
şekilde toplumsal Yahudi dayanışması disiplini içerisinde hareket ettiklerinden
şüphe edilemez. Kaldı ki kurucu unsur olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet
imkânları ve Dünya Siyonizm’inin himayesi sayesinde bu derin yapılanmalarını
geliştirip sürdürdükleri her haliyle boncuk gibi ortada olan bir gerçekliktir.
Dünya Siyonizm’inin 20.
Yüzyılın başlarında süper güç haline getirdiği İngiltere ile müttefiklerinin
işgal ederek tasfiye ettikleri Osmanlı Devleti yerine ikame edilen Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurucu iradesini temsil eden Sabetayist Yahudiler devletin tüm
kilit noktalarına yerleştirildiler. Diğer tüm sahalar da Yahudi aileler
arasında adeta üleştirildi.
Sermaye sahibi olanlara
montaj sanayii, ithalat, ihracat ve yabancı distribütörlükler tahsis edildi.
Karma ekonomi denilen ucubenin özel sektörünü devlet destekli Yahudilere ait
işletmeler oluşturdular. Devlet sektörü de Yahudilerin resmi çiftliği gibi yine
onlara çalıştı.
Gazetecilik ihtisası olan
Yahudiler basın sahasında tekel oluştururken, kimi sinema, kimi de tiyatro
sahalarını kapattı. Üniversiteleri Nazi Almanya’sından ve Avusturya’dan kaçıp
gelen Yahudi bilim adamları kurdular. Dışişleri Bakanlığına Yahudi olmayanların
kapıdan içeri girmesi adeta imkânsızdı. Diplomasi tamamıyla Yahudilerin
tekeline bırakıldı. İşçi ve işveren sendikaları, sivil toplum kuruluşlarının
başlarına da yalnızca Yahudi olanlar getirildi. Sanatçılar, edebiyatçılar,
yazarlar içinde yalnızca Yahudi olanlar parlatıldı, öne çıkarıldı, ünlü
yapıldı. Bir işe yaramayan geri zekâlı Yahudi çocukları ise Kızılay, Çocuk
Esirgeme Kurumu, Türk Hava Kurumu gibi Müslümanların fitre, zekât, kurban ve
deri bağışlarıyla asalaklar çiftliğine dönüştürülen kurum ve kuruluşlarının
başına getirilerek iş güç sahibi yapılıyorlardı.
Yahudi unsurların sayıca
yetersiz kalıp yetişemediği yerlere ve alanlara ise mason localarına üye
yapılarak eğitimli birer Yahudi hizmetkârı haline getirilen diğer unsurlar getiriliyorlardı.
Böylece sermaye, siyaset,
ekonomi, bürokrasi tamamen Yahudilere ve onların sadık bağlısı masonlara tahsis
edilmiş durumdaydı. Bütün bu durumu ilk Ankara valilerinden Nevzat Tandoğan’ın
şu çok ünlenen sözleri gayet veciz şekilde ortaya koyuyordu:
“Ulan öküz Anadolulu!
Sizin milliyetçilikle, komünizmle ne işiniz var? Milliyetçilik lazımsa bunu biz
yaparız. Komünizm gerekliyse onu da biz getiririz. Size ne oluyor? Sizin iki
vazifeniz var: Biri, çiftçilik yapıp ürün yetiştirmektir. İkincisi,
çağırdığımızda askere gelmektir.”
Bu sözler Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurucu iradesini temsil eden Sabetayist Yahudilerin Müslüman
Anadolu halkına bakış açısını son derece net olarak gözler önüne sermektedir.
Bugün eğer
Türkiye ile İsrail’in çıkarları çeliştiğinde kayıtsız şartsız ve tam bir
refleksle İsrail tarafında yer alıp var güçleri ile savunan insanların
çokluğunun nerden kaynaklandığına ışık tutmak için her zamanki gibi konuyu
temelden başlayıp ele aldık.
Bugün
Türkiye’nin başına İsrail tarafından sarılmış bulunan bir bölücü PKK terörü
belası var. Bu taşeron örgütle asıl yapılmak istenen artık Sabetayist Toplum
tarafından yönetilemeyecek kadar her sahada büyüyen Türkiye’yi yeniden bölüp
küçültmektir. Böylece Sevr Planı uygulanarak sadece Marmara Bölgesini
uhdelerine geçirmek ve Avrupa Birliği içine sokup dış himaye altında
yönetilebilir halde elde tutmaktır.
Gerisini ise
Büyük Ermenistan, Büyük Yunanistan, Büyük Kürdistan için pay edip
dağıtmak. Kürdistan bölümü arzımevud içerisinde yer aldığı için Büyük
İsrail açısından ayrı bir önem taşımaktadır.
Türkiye,
yakın zamana kadar büyümesi ve gelişmesi uzunca bir süre engellenerek ancak
Sabetayist Yahudi Toplumu tarafından yönetilebilir bir konumda tutuldu.
Düşünün; Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’ten 1983’e kadar tam 60 yıl boyunca;
geleneksel incir, çekirdeksiz üzüm, fındık ve pamuktan oluşan ihracatı sadece
2,5 milyar $’dan ibaret sabit kaldı!
Hemen hiç değişmeyen bu ihracat kalemleri ve
tutarı karşılığında yapılan ithalat da yine tamamen kota ile Yahudi ailelere
tahsis edilmiş durumdaydı. Döviz bulundurmak ise sözde Türk parasının değerini
korumak için yasa ile suç haline getirilmişti.
Türkiye 12
Eylül 1980 askeri darbe sürecinde hızla bu Yahudi şablonunu parçalayıp 60
yıllık kabuğunu kırdı. Hızla bu fasit daireden çıkıp siyasette ve ekonomide
dışa açılarak çok kısa sürede kalkındı, zenginleşti. Büyük dev yatırımlar,
ihracat ve ithalat patlaması, sanayi ve teknolojide süper gelişmeler
gerçekleştirildi.
Verilen
görüntülerin tam aksine jakoben cumhuriyet ve resmi ideoloji baskısı
gevşetilerek sürekli özgürlük ve insan hakları sahasında büyük açılımlar
yapılırken; yüksek öğretime öğrenci yerleştirilmesi ve kamu personelinin
alınması merkezi sınav sistemi ile herkes için eşit şekilde gerçekleştirilmeye
başlandı. Böylece Sabetayistlerin kayırılmasını, imtiyazlarının korunmasını
zorlaştıran önlemler her sahada peş peşe alındı.
Yurtta sulh
cihanda sulh denilerek tam aksine Türkiye
içeride zulüm ve baskı ile iğneli fıçıya, tüm komşuları ile kanlı bıçaklı
yapılarak dışarıda adeta bir düşman çemberine alınmış durumdaydı. Bu durum
karşısında bir tek dostumuz vardı: İsrail! O kadar ki ABD ile bile zaman zaman
kanlı-bıçaklı hale getirildik. Ama İsrail’e ve dostluğuna (!) hiçbir dönemde
asla toz kondurulmadı.
Türkiye’nin
dışa açılımı hızla artarak gelişmeye, yatırımları katlanmaya ve Türkler yeniden
tüm dünyaya yayılmaya başladılar. Düşünün; Birleşmiş Milletler istatistiklerine
göre bugün yurt dışında iş yapan ülkeler arasında Çin birinci, Türkiye üçüncü,
ABD dördüncü sırada yer alıyor!
İşte bu
Türkler de çok olmaya başladılar denildiği bir dönemde ve özellikle de
Türkiye’nin Osmanlı mirasına sahip çıkarak Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve
Ortadoğu’da söz sahibi olmaya başlamasıyla bölgenin şımarık veledi İsrail’in
rahatsızlığı, huysuzluğu had safhalara ulaştı.
Geriye dönüp
baktığımızda Türkiye’nin İsrail ile papaz olduğu son dönemin başlangıç noktası
olarak ne görüyoruz?
Başbakan
Erdoğan’ın Suriye ile arasında barış görüşmelerine arabuluculuk yaptığı
İsrail’in tüm isteklerini Hafız Esat’a kabul ettirdiği ve anlaşmanın
tamamlanarak imzalanmak üzere olduğu bir sırada ansızın Gazze’ye karadan,
havadan ve denizden kanlı baskınlar yapılarak çoğu çocuk, kadın olmak üzere
1500 masum insan katledildi.
Başbakan
Erdoğan kendisinin ve tabii aynı zamanda Türkiye’nin kasıtlı olarak küçük
düşürülmek üzere bu baskının özellikle yapıldığını, İsrail’in barış değil
sürekli savaşla yayılma politikası izlediğini bizzat çıplak gözlerle görüp
şahit oldu. İşte ondan sonra olan oldu ve Başbakan Erdoğan İsrail’in iğrenç
yüzünü her vesile ile dünyaya anlatmaya başladı.
Aslında
İsrail, Ortadoğu barışı konusunda bunu sadece Başbakan Erdoğan’a ve Türkiye’ye
de yapmış değildi. ABD’ye ve birçok başkanına da benzerini yapmıştı. Örneğin
Ehut Barak ile Yaser Arafat arasında barış görüşmelerinde arabuluculuk yapan
Başkan Clinton’a da aynı şey yapıldı. İsrail’in imzaladığı metinlere hiçbir
şekilde bağlı kalmayarak yayılmacılığını devamlı sürdürmesi karşısında alet
olmaktan geri çekilen Başkan Clinton’un başına gelenler pişmiş tavuğun başına
gelmedi.
Daha sonra
Başkan Bush’un Yardımcısı Dick Cheney de Irak işgali öncesinde bölgeyi kapsayan
bir geniş geziye çıktığında gezinin İsrail ayağında Başbakan Ariel Şaron, Filistin barışı için kendisinden arabuluculuk
yapmasını istedi. Başkan Yardımcısı
Cheney, daha önce Clinton’a yapıldığı gibi kendisinin de yeni işgaller için
alet edilmek istendiğini anladığı için şöyle dediği dünya kamuoyuna yansıdı:
Filistin ile barışa ne lüzum var? Gidin
Yaser Arafat’ı asın, Filistinlileri denize dökün, artık bitsin bu iş!
ABD’nin Irak
işgali öncesinde bölge ülkelerini kapsayan bu gezi vesilesiyle İsrail’de
bulunan Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin bu sözleri üzerine Başbakan Ariel
Şaron Washington’da yapılmakta olan Yahudi Kongresine telekonferansla katılarak
şöyle hitap etti:
Ne
yaparsanız yapın, ABD’nin Irak işgalini engelleyin. Çünkü amaç Irak’ı işgal
edip bölgeyi yangın yerine çevirmek ve İsrail’i ateş çemberi içerisinde bırakıp
çekip gitmektir!
Ve
hatırlanacağı üzere bunun üzerine bütün dünyada savaş karşıtı büyük gösteriler
adeta patladı. Ancak daha sonra Ariel Şaron da ABD’nin Irak işgaline razı oldu
ve bu savaş karşıtı gösteriler de bıçakla kesilir gibi son buldu.
Ondan sonra
da Irak işgal edildi, kan gövdeyi götürdü, bir milyon insan öldü, bir o kadarı
mülteci konumuna sokuldu, ülke harabeye döndü ama dünyanın hiçbir yerinde savaş
karşıtı bir tek gösteri yapılmadı. Sadece Türkiye’de Saadet Partisi ABD’nin
Irak işgalini protesto mitingleri yaptı. Numan Kurtulmuş Genel Başkan olunca
Saadet Partisi de sesini çıkartmaz oldu.
Peki, Dick
Cheney ile görüştükten sonra Yahudi Kongresine ne yaparsanız yapın Irak
işgalini engelleyin diye çağrıda bulunan İsrail Başbakanı Şaron nasıl oldu
da ABD’nin Irak işgaline razı oldu?
Çünkü o
sırada ABD Savunma Bakan Yardımcısı olan Paul Wolfowitz ve NEO-CON ekibi İsrail
Başbakanını şöyle ikna ettiler: Sen Dick Cheney’i boşver… Bizim amacımız
Irak’ı değil Türkiye’yi işgal etmek. Bizim planımız kuzeyden Irak’a girmek
bahanesi ile Türkiye’nin hava ve deniz üslerine yerleşmek ve Güneydoğu
Bölgesine 80 bin ABD askeri konuşlandırıp giderek yerleşmek ve bir daha
çıkmamaktır.
Zaten
Pentagon Nevada Çölü’nde tarihinin en büyük tatbikatını Türkiye’yi işgal
senaryosu ile gerçekleştirmiş bulunuyordu.
Ne var ki
Wolfowitz ve NEO-CON ekibinin hesabı tutmadı. 1 Mart Tezkeresi TBMM’den
geçmeyince Irak işgali kaçınılmaz hale geldi. Açıkçası Türkiye’yi yöneten üstün
siyasi akıl NEO-CON ekibini kazdıkları kuyuya düşürüp ABD’nin Irak batağına
saplanmasını kaçınılmaz hale getirdi.
Bunun için
Birinci Tezkere ile adeta davet edilerek kuzeyden Irak’a girilmesi için
önlerine yem konuldu. İskenderun Körfezi’ne kadar gelen Pentagon Güçleri İkinci
Tezkere’nin TBMM’den geçmemesi üzerine kaçınılmaz şekilde güneyden işgale
mecbur ve mahkûm oldular.
ABD Irak’ta
batağa saplanıp kalınca Türkiye de giderek artan oranda içeride ve dışarıda
bağımsız politikalar izlemeye başladı. Dışarıda İsrail’e karşı sert bir tutum
içine girilirken içeride ise Sabetayist Yahudi yapılanması olan Ergenekon
örgütünün üzerine gidilmeye başlandı.
Çünkü önce
Afganistan ardından da Irak işgallerini gerçekleştiren ABD’nin aynı anda ancak
iki buçuk savaş yapabilme kapasitesi dolmuş oluyordu. Dünyanın en büyük ve
güçlü ordularından birine sahip bulunan Türkiye ile üçüncü bir cephe açmayı
göze alamayan ABD karşısında hemen her konuda rahat hareket edilir oldu.
Oysa 1
Mart Tezkeresi (2. Tezkere) TBMM’den döndüğünde içimizdeki İsrailliler
şöyle tehdit ve şantaj yüklü bir söylem dillendiriyorlardı: “ABD bir süper güç olarak Süveyş Kanalı’nı
dolaşıp güneyden de Irak’ı işgal etse sonuçta gelip bizim sınırlarımıza
dayanacaktır. O zaman Türkiye’nin yaptığı bu kalleşliğin hesabını muhakkak ki
soracaktır.
Var mı öyle
yağma? Dost ve müttefik bir ülke olarak dünyanın tek süper gücünü önce adeta
birinci tezkere ile davet edeceksin. Gelip limanlarını derinleştirip büyük
gemilerin yanaşmasına müsait hale getirecek. Hava üslerine büyük uçakların inip kalkması için pistlerini uzatacak.
Güneydoğu’da asker konuşlandırmak için arazi kontratları yapıp kira bedellerini
peşin ödeyecek. Sonra İkinci Tezkereyi Meclis’ten geçirmeyip İskenderun
Körfezi’ne kadar gelmiş iken müttefik ülkenin güçlerini geldikleri gibi gerisin
geri göndereceksin. Elbette ki bunun bir bedeli olacak ve bir süper güç olan
ABD bu bedeli Türkiye’ye mutlaka ödetecektir.”
Ama
içimizdeki İsraillilerin bu dediklerinin hiç biri olmadı. Sadece Pentagon’un
işgalci subayları Kuzey Irak’taki Türk subaylarına bir baskın yapıp kafalarına
çuval geçirdiler. Ama onu da yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Çünkü sonra
daha üst rütbeli subaylar eşliğinde getirip görev yerlerine iade ettiler. Bir
de yarım ağızla da olsa özür dilediler.
İşte
içimizdeki İsrailliler Pentagon subaylarının bu yaptıkları şerefsizliği
kahramanlıkmış gibi büyütüp yere göğe sığdıramaz oldular. Her vesile ile “ABD
askerlerimizin kafasına çuval geçirdi Türkiye ne yaptı?” diye bir halt
yapmışçasına yakınma vezninden dolaylı başa kakmaya kalkıştılar.
Oysa Türkiye
içimizdeki İsraillilerin yere göğe sığdıramadıkları ABD’ye tükürdüğünü
yalatmış, başına çuval geçirilip tutuklanan askerlerinin görev yerlerine
iadesini sağlamış ve üstelik de özür diletmişti. Dahası Başkan Bush ardından
NATO zirvesini İstanbul’da toplayarak dünyanın gözleri önünde bunu telafi de
etmişti.
Ama
içimizdeki İsrailliler bütün bunları görmezden gelip sürekli aynı teraneyi
tekrarladılar ABD Türk subaylarının kafasına çuval geçirdi diye başa
kaktılar.
ABD işgal
kuvvetlerinin baskın yaptıkları Türk subaylarının kafasına çuval geçirme
olayını sürekli dillerine dolayan içimizdeki İsrailliler; Kudüs’te Birleşmiş
Milletler Barış Gücünde görevli bir Türk subayının yolunu kesip askeri araç
içerisinde vücuduna 30 mermi boşaltan MOSSAD elemanlarının yaptığını ise bu
millete unutturuyorlar, hiç kimse bu olaydan söz bile etmiyor!
Türkiye
güçlenen ekonomisi, şahsiyetli dış politikası ve etkin diplomasisiyle, Türk
Silahlı Kuvvetleri’nin sahip olduğu üstün teknoloji ve savaş kabiliyeti ile
bölgesinin lideri ve dünyanın hızla yükselen etkin yeni gücü olmaya devam
etmektedir.
Arap ve
İslam Âlemi, Türk Dünyası, Balkanlar ve Kafkaslar için yeni cazibe merkezi olan
Türkiye’nin önündeki tek engel içimizdeki İsraillilerin oluşturduğu direniş ve
ihanettir. Türkiye bağımsız, özgür ve ileri demokratik bir rejime sahip olduğu
için içimizdeki İsrailliler her geçen gün daha fazla tanınıp bilineceklerdir.
Böylece yaptıkları provokasyonlar, manipülasyonlar da etkisiz hale gelecektir.
Türkiye’yi yöneten üstün siyasi akıl her şeyin üstesinden gelmektedir.
Sayı: 612

































