İçimizdeki İsraillilerin
hedefi açık: AKP’yi dağıtarak
İKTİDARI DEVİRMEK
Gazze’ye insani yardım
götüren İHH filosuna İsrail komandolarının kanlı baskını sonucu 9
vatandaşımızın öldürülmesi ve birçok kişinin yaralanması ile eş zamanlı olarak
PKK’nın da İskenderun Deniz Üssü’ne saldırarak 7 askerimizi şehit edip 9’unu
yaralanmasıyla tırmandırarak sürdürdüğü bölücü terör olayları Türkiye-İsrail
ilişkilerini derinen etkileyip germeye devam ediyor.
AKP Genel Başkan Yardımcısı
Hüseyin Çelik İsrail komandolarının Mavi Marmara Gemisine yaptıkları kanlı
baskından birkaç saat sonra PKK’nın İskenderun Deniz Üssü’ne saldırmasının
tesadüf olamayacağını belirterek iki olay arasındaki bağlantıya dikkat
çekmesine karşın Başbakan Erdoğan ve hükümet sözcüleri bunu resmen
dillendirmekten sakınıyor.
Ancak Başbakan Erdoğan
olaylar sonrasında grup toplantısındaki konuşmasına başlarken önce PKK’nın
askeri üsse saldırısını, ardından da İsrail’in Gazze’ye insani yardım götüren
İHH filosuna yaptığı kanlı baskını birlikte ele alarak bu bağlama zımnen dikkat
çekmişti.
Ana muhalefetin çiçeği
burnunda lideri Kemal Kılıçdaroğlu da PKK’nın İskenderun Deniz Üssü’ne yaptığı
terör saldırısı ile İsrail’in İHH’nın yardım gemisi Mavi Marmara’ya yaptığı
kanlı baskının birkaç saat ara ile yapılmasının tesadüf olmadığını ifade
etmişti.
Ayrıca birçok stratejist de
PKK’nın tarihinde ilk kez bir deniz üssümüze saldırdığına ve bu üssün Gazze
gibi Akdeniz’in doğu kıyıları üzerinde bulunduğuna dikkat çekerek İsrail’in bu
PKK saldırısı ile Türkiye’ye bir mesaj verdiğini çeşitli televizyon
programlarında dile getirdiler.
Bu görüşlerin dile
getirilmesine nazire olarak içimizdeki İsraillilerden bazıları da
başı PKK terörü ile dertte olan bir Türkiye’nin Ortadoğu’da liderliğe soyunup
bölge politikalarına yön vermeye kalkışmasının bu tür endikasyonları
beraberinde getireceğini ifade ederek cüretkâr yorumlar, üstü kapalı
tehditler yoluyla tırmanan bölücü terörün bir uyarı olduğunu ima etmekten
çekinmediler.
Böylece en azından İsrail’in
PKK terörünü Türkiye için zayıf karın bölgesi olarak gördüğünü ve
yararlanabileceğini kabul ettiler. Oysa PKK İsrail ve içimizdeki İsraillilerin
birlikte kurdukları, yönettikleri ve uluslar arası destek sağladıkları bir
bölücü terör örgütüdür. Keza Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi de İsrail’in bir
eseri ve derin müttefikidir.
Çok önemli bir gelişme ise bu
gerginlik İsrail ile Türkiye arasında değil AKP Hükümeti arasındadır diyen
Başbakan Netanyahu’nun bu sözleri üzerine içimizdeki İsraillilerin start alıp
hareket geçmeleri ile uç vermeye başladı…
AKP içine daha önceden yerleştirdikleri
mensuplarını belli aralıklarla istifa ettirip yaklaşmakta olan genel seçim
öncesi iktidarı zayıflatma stratejisini uygulamaya koydular. Bu açıdan
bakanlar, ANAP kökenli eski bakan Murat Başeskioğlu’nun AKP’den istifasını
arkası gelecek bir başlangıç olarak mütalaa etmektedirler.
AKP yapısı itibariyle homojen
olmayan, eski ANAP’ın 4 eğilimi birleştirmesi gibi kendi içinden adeta bir
koalisyon durumunda olan karışık bir kitle partisidir. Bu karışık yapısı
nedeniyle manipülasyonlar ve dışarıdan müdahaleler karşısında uzun süre mukavemet
edemeyeceği düşünülen AKP iktidarının dağılmasıyla ülkenin yeni bir
istikrarsızlığa ve kaosa sürüklenmesinden korkulmaktadır.
Mevcut AKP iktidarında
devletin zirvesini oluşturan kişiler Millî Görüş kökenli, Erbakan’ın rahle-i
tedrisinde yetişmiş kişiler olsalar da partinin birçok kilit noktalarında sağcı
ya da solcu ama en önemlisi Sabetayist unsurlar yer almış durumdadır.
Evet; Recep Tayip Erdoğan her
türlü engelleme ve entrikalara rağmen Başbakanlığa, Abdullah Gül şiddetli bir
mukavemete karşın Cumhurbaşkanlığına, Mehmet Ali Şahin ise çeşitli itirazlar
karşısında TBMM Başkanlığına getirildi.
Keza Erbakan’a yakınlığı
bilinen Durmuş Yılmaz da çok büyük gürültüler koparılmasına karşın Merkez
Bankası başkanlığına getirildi. MİT, TMSF, BDDK gibi devletin birçok önemli
kilit yerine de Millî Görüşçü diyebileceğimiz kişilerin getirilmiş olduğu da
bir gerçeklik olarak ortadadır.
Ordu da ise iç dengeler
üzerine kurulu ve Ergenekon Soruşturmaları ile parantez içine alınan bir hassas
durum söz konusudur. Anayasa değişikliğini sağlayacak olan referandum
gerçekleştirildiği takdirde ordunun daha da kontrol altına alınması ve yüksek
yargının iktidara karşı direnişinin kırılması söz konusudur.
Açıkçası güçlenen devlet
yapısı giderek AKP iktidarını sahiplenen, koruyan bir nitelik kazanmakta ve
gayri milli unsurların önünü kesen bir eğilime girmektedir. Şimdi giderek
etkinliği artan milli devlet yapısının iç siyaseti de milli çizgide yeniden
dizayn edip devlet-millet kaynaşmasını sağlaması beklenmektedir.
Çünkü demokrasinin revaçta
olduğu günümüz dünyasında ülkelerin geleceğini asıl siyasi akımlar ve partiler
şekillendirip yönlendiriyor. Bu açıdan bakıldığında iktidar partisi AKP’nin
önemli bazı kilit noktalarında CHP, DSP, DYP, MHP kökenli ve daha da önemlisi
muhtemelen çokça Sabetayist unsurlar bulunmaktadır. Nitekim birçok
milletvekilinin Sabetayist Toplum mensubu oldukları bilinmektedir.
AKP Millî Görüş kökenlilerin
çok fazla göze çarptığı ama Sabetayist unsurların önemli yerler işgal ettikleri
kendi içinden adeta bir koalisyon gibidir. Bu yüzden İsrail manipülasyonlarına,
dolayısıyla da her türlü endikasyona açıktır.
Ayrıca iki dönem tek başına
iktidarını geride bırakmış bir parti olarak AKP geniş kitlelerin bıktığı,
beklentilerine cevap alamadığı yıpranmış bir partidir. Ne var ki bu önümüzdeki
seçimde de bir alternatifi henüz oluşturulamadığı için üçüncü kez tek başına
iktidar olması kuvvetle ihtimal dâhilindedir. İyi de nereye kadar?
Türkiye gibi gerçekten özgür
ve etkin bir medyanın, aktif sivil toplum kuruluşlarının bulunduğu ve siyasi
ortamın oldukça hareketli olduğu bir ülkede sürgit bir tek parti iktidarının
devam etmesi asla olası değildir. Bu yüzden siyasi diyalektik ile toplumu
millîleştiren (yeniden Müslümanlaştıran) bir alternatif partinin hızla gelişip
seçim kazanacak konuma gelmesi gerekir.
Bunun için halen birbiri ile
kıyasıya mücadele içerisinde olan iki siyasi mühendislik projesi yarışmaktadır.
Biri, Türkiye’nin 12 Eylül 1980 öncesi şablona geri dönmesini amaçlayan sağda
ve solda birlik projesidir. Bu proje Cumhuriyet’in kurucu iradesini
temsil eden İttihat ve Terakki kökenli biri sağda diğeri solda iki partinin
partnerliği ile Türkiye demokrasisinin Batı güdümünde, açıkçası İsrail
yönetiminde işletilmesidir.
İsim babası ve tanıtıcısı
Sabetayist Ecevit Çifti olan sağda ve solda birlik projesinin şimdiye
kadar en büyük handikabı, açıktan karşı çıkmamasına karşın hiçbir zaman samimi
destek vermeyen Deniz Baykal idi.
Bu proje 22 Temmuz 2007 Genel
seçimi öncesinde milyonluk Cumhuriyet Mitingleri ile açıkça dile
getirilerek hayata geçirilmek istendi. Bu mitinglerde birçok hatip açık açık eğer
solcu iseniz oylarınızı CHP-DSP ittifakına, sağcı iseniz ANAP ve DYP’nin
birleşmesinden meydana gelecek olan DP’ye oyunuzu verin şeklinde çağrıda
bulunuyordu. Böylece 12 Eylül 1980 askeri darbe sürecinin ortadan kaldırdığı sağ-sol
ikilemi yeniden tesis edilmek isteniyordu!
Ancak CHP-DSP arasında eğreti
bir seçim ittifakı gerçekleştirilmesine karşın ANAP-DYP birleşmesi mümkün olmadı.
Çünkü devlet içindeki etkin güçler Mehmet Ağar ile Erkan Mumcu’yu
Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 367 konusunda ters köşeye yatırıp birleşmeyi de
önleyerek bu projeyi bir daha belini doğrultamayacak şekilde çökerttiler. Bu
projenin çökertilmesinde 27 Nisan 2007 e-muhtırasının bilinçli-bilinçsiz, ister
istemez çok önemli rolü olmuştu.
Ecevit Çifti üzerinden
siyaset piyasasına sürülüp pazarlanan sağda ve solda birlik projesinde,
ezici çoğunlukla tek başına iktidarda bulunmasına rağmen AKP ve o sırada Meclis
dışında bulunan Devlet Bahçeli yönetimindeki MHP yok sayılıyordu! Çünkü
öngörülen iki partili sistemin sol ayağı CHP ve DSP, sağ ayağı ise ANAP ve DYP
tarafından oluşturulsun isteniyordu.
Bu son derece iddialı,
ayakları yere basmayan projenin gerçekleştirileceğine inanılması o sıralar
sıkça dile getirilen Cumhuriyet’in kurucu iradesini temsil eden laik
-aslında Sabetayist- kesimin gücüne ve imkânlarına ne kadar güvendiklerini
gösteriyor. Çünkü arkalarında Dünya Siyonizm’i ve onun jandarması tek süper güç
ABD vardı. Bu yüzden nasıl istersek öyle yaparız diye düşünüyorlardı.
Ancak sandıklar açılıp 23
Temmuz Sabahı seçim sonuçları ortaya çıkınca ve ardından da Abdullah Gül
içeriden ve dışarıdan yürütülen büyük direnişe rağmen Cumhurbaşkanı seçilip
yapılan Referandum ile Cumhurbaşkanlığı seçiminin halk oylaması ile yapılması
da sağlanınca artık süngüleri düşmeye başladı.
Bu süreçte ABD Afganistan ve
Irak işgalleri nedeniyle batağa düşmüş eş zamanlı olarak iki büyük savaş
yürütüyordu. Bu yüzden Türkiye’ye müdahale etme, üçüncü bir cephe açma güç ve
imkânına sahip değildi.
Bu durum zaten daha 1 Mart
Tezkeresi’nin TBMM’den geçmemesi üzerine ABD’nin gıkını çıkaramaması ve Kuzey
Irak’taki birkaç subayımıza kalleşçe baskın yapıp başlarına çuval geçirmek
zavallılığından öte elinden bir şey gelmeyeceğini göstermesi ile belirgin
olarak ortaya çıkmıştı.
Bu durum daha sonra,
Batılıların dolduruşuna gelen Gürcistan’ın Güney Osetya Özerk Bölgesini işgal
etmesi üzerine adeta Rusya’nın istilasına uğraması karşısında ABD ve NATO donanmasının
Karadeniz’e çıkarma yapması isteğine Montreoux Anlaşmasını gerekçe göstererek
Türkiye’nin izin vermemesi ile iyice netleşiyordu. Türkiye böylece ABD ve NATO
karşısında koruduğu Rusya’yı da minnet altında bırakarak artık bağımsız bir
dünya gücü olduğunu dost düşman herkese gösteriyordu.
Bu yüzden Siyonizm’in dünya
jandarması olan ABD ve NATO artık Türkiye’ye dayatmada bulunup isteklerini
kabul ettirme güç ve imkânını yitirmişti. Bu ise Türkiye’ye iç ve dış
politikasını özgür ve bağımsız şekilde öz çıkarlarını gözeterek belirleme ve
yürütme imkânı sağlıyordu.
Bu yeni durumun bir yansıması
olarak içeride Ergenekon soruşturması ve davası başlatılarak kurucu irade
temsilcisi olduklarını söyleyip millî iradenin üstünde olduklarını
iddia eden, Cumhuriyet Mitingleri ile ete kemiğe bürünen ve somutlaşan
Batıcı işbirlikçi kesimlerin öncüleri Ergenekon soruşturmasının art arda gelen
dalgalarıyla gözaltına alındılar, sorgulandılar, yargılandılar… Bu süreç halen
bütün şiddetiyle devam ediyor ve karşısında da her geçen gün süngüsü düşen, pes
eden bir direniş umutsuzca yürütülüyor.
Ancak Türkiye gibi -kim ne
derse desin- her gün artan ölçüde dünyanın en ileri bir demokrasisine sahip
olan bir ülkede kalıcı ve milletin bekası üzerinde belirleyici olabilecek bir
zihniyet ancak toplumsal desteğe sahip, güçlü, istikrarlı siyasi partilerle
varlığını sürdürebilir.
Bu nedenle Türkiye
Demokrasisinin, sağda ve solda birlik projesi ile Batı güdümünde
İttihatçı kökenden gelen iki parti tarafından işletilmesi planına karşı; sağ-sol
ayırımı yerine millî-gayri milli ayırımı üzerinde yürütülen bir
diyalektik ile Millî Görüş kökenli iki parti ile yönetilmesini esas alan bir
plan hayata geçirilmek istenmektedir.
Bu proje 12 Eylül 1980
sonrası süreçte ANAP ile Refah Partisi partnerliğinde hayata geçirilmeye
çalışıldı. Ancak Köşk’e çıkarken Turgut Özal’ın Yıldırım Akbulut’a teslim
ettiği ANAP’ın Sabetayist Mesut Yılmaz tarafından ele geçirilmesi ile akim
kaldı.
28 Şubat 1997 sonrası süreçte
aynı plan AKP ve Saadet Partisi partnerliğinde yeniden dizayn edilip
yürütülecek şekilde yeniden vizyona sokulmak isteniyor. Ancak bu kez de yine
bir Sabetayist olan Numan Kurtulmuş Saadet Partisi Genel Başkanlığına
getirildiği için projenin gerçekleşmesi sarkmaya başladı.
Şu mevcut durum itibariyle AKP
iktidarının alternatifi olabilecek Saadet Partisi dışında bir siyasi parti ya
da oluşum söz konusu değil. CHP’nin ne yapılırsa yapılsın kemikleşmiş % 20
civarı dışına çıkamayan ve her seçimde biraz daha eriyen oy potansiyeli ile
sittin sene iktidar olamayacağı ortada.
Medyanın Kemal Kılıçdaroğlu
üzerinden üfürdüğü suni rüzgâr hız kesip aksi yönde esmeye başladı bile. Bu
yüzden göz ardı edilip itibardan düşen Mustafa Sarıgül de kaçıncı kez parti
kurmaktan vazgeçmiş bulunuyor. Yani soldan umutlar iyice kesilmiş durumda.
Öte yanda ırkçı, dışlayıcı
bir politika izlediği için ülkeyi bir bütün olarak kucaklama yeteneği
bulunmayan MHP’nin de tek başına iktidar olma şansı bulunmuyor. Türkçülük
yapmasına karşın Türklerin ancak küçük bir bölümünden oy alabilen, birtakım
bölgesel çıkışlardan öte bugüne kadar ülke çapında bir seçim başarısı
gösteremeyen MHP’nin de iktidar alternatifi olması söz konusu değil.
Bu iki parti dışında da
iktidar alternatifi olabilecek yeni bir siyasi oluşum henüz ufukta gözükmüyor.
Şimdiye kadarki bütün girişimler başarısızlıkla sonuçlandı. Esasen rejimin kurucuiradesini temsil eden ve fakat iktidar olma şansı bulunmayan, zaten
hiçbir serbest seçimde tarihi boyunca hiç tek başına iktidar olamayan CHP
dağılmadığı takdirde yeni bir siyasi oluşumun şansı pek yoktur.
Bu bilindiği için son çare
olarak AKP parçalanıp dağıtılarak yeni bir siyasi oluşuma vücut verilmek
istenmektedir. Ancak AKP dağıtılacak bile olsa tek başına iktidar olacak bir
yeni siyasi oluşum hele seçime kısa süre kala çıkmaz. Bu yüzden AKP’yi
dağıtmaktaki asıl maksat önce bir koalisyon oluşturmak arkasından da İttihatçı
Zihniyetin devamı sağda ve solda birlik projesini hayata geçirmektir.
Oysa bu projeye karşı hayata
geçirilmek istenen rakip Millî Görüş kökenli iki parti tarafından Türkiye
demokrasisinin yürütülmesi projesi gerçekleştirilmeye çok daha yakın
duruyor. Bunun için Saadet Partisi’nin başından Numan Kurtulmuş’un indirilmesi
ve gayrimilli AKP politikaları karşısında Millî Görüş politikalarının yeni
gelişmeler üzerinden topluma güçlü argümanlarla yansıtılması gerekir.
Batı taklitçisi uyduruk sağ-sol
kutuplaşması yerine insanlık tarihinin kadim karşıtlığı olan hak-batıl
mücadelesinin millî-gayrimillî versiyonu ile oluşturulacak yeni
şekillenme Türkiye’yi dünyada siyasi akım bazında da lider konumuna
getirecektir. Batı sağ-sol kutuplaşması ile dünya siyasetini güdümlemeye
çalışırken; Türkiye hak-batıl mücadelesi ile dünyaya nizam verecek konuma
gelecektir.
Bir egemen askeri ya da
ekonomik gücün siyasi bir konsept oluşturmadan ve bir köklü medeniyete
dayanmadan süreklilik kazanması mümkün değildir. 1000 yıllık Selçuklu ve
Osmanlı İslam Medeniyetinin dünyaya nizam vermesinin temel dayanağı hakkı üstün
tutan bir küresel siyaset konsepti oluşturmasıdır.
Türkiye’nin bir küresel güç
olarak dünya sahnesine yeniden çıkması da ancak 1000 yıllık Selçuklu-Osmanlı
İslam Medeniyetini çağımızın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde temel alınarak
yeniden tanzim edilmesi ile mümkündür.
İşte Millî Görüş tam olarak
bu küresel projenin hayata geçirilmesini amaçlayan hareketin adıdır. D-8
çekirdeği etrafında daireler halinde oluşturulacak olan küresel sistem D-60 ve
D-160 projeleri ile bu amaç doğrultusunda hayata geçirilecektir.
Her türlü farklılıkların ve
çeşitliliklerin bir arada barış, adalet ve hakkaniyet çerçevesinde, ahenk
içerisinde yaşamasını esas alan D-8’in deklare edilmiş bulunan 6 ilkesi bunu
sağlamak için yeterlidir. Bu 6 temel ilke şunlardır:
1-Yeryüzünde savaş değil
barış
2-Gerginlik değil diyalog
3-Sömürü değil işbirliği
4-Çifte standart değil adalet
5-Kibir-tekebbür değil
eşitlik
6-Bir arada hakka riayet
ederek yaşamak
Numan Kurtulmuş’un bir güne
bir gün ağzına almadığı bu evrensel ilkeler İsrail ve Dünya Siyonizmi
tarafından asla kabul edilemeyecek, tahammül edilemeyecek Hakkın üstünlüğü için
olmazsa olmaz niteliktedir.
İslam’dan önce de tarih
boyunca içinden çıkan cihangir hükümdarlar tarafından yönetilen Türkler asla
ırkçı ve bölücü olmayıp birçok değişik toplumu maharetle bir arada
yönetmişlerdir. Türkçülük ne Müslüman olduktan sonra ne de İslam’dan önce
Türklerin hiç itibar etmediği, ancak Batı’dan getirilip içimize sokulan bir
toplumsal hastalıktır. Bu hastalık şimdi de Kürt halkı arasında adeta frengi
hastalığı gibi yayılma istidadı göstermektedir.
İnkârcı, dışlayıcı, bölücü,
yıkıcı, toplumsal düşmanlığı körükleyici ırkçılık illetinin tek çaresi de
Türkiye’nin yeniden cihangir liderlerin yönetiminde küresel bir güç olmasıdır.
İsrail ve içimizdeki uzantıları bir yandan Türkçülüğü diğer yandan Kürtçülüğü
tahrik edip şiddetle besleyerek Türkiye’yi bölmeye, dağıtmaya ve nihayet
üzerinde Sevr Planı uygulayabilmek için yumuşak lokma haline getirmeye
çalışmaktadırlar.
Dünya Siyonizm’inin kuvveti
üstün tutan yaklaşımı ile İslam Âleminin bağrına bir paslı hançer gibi
sapladığı İsrail, ancak Türkiye’nin hakkı üstün tutan cihangir yaklaşımı ile
sökülüp atılabilir.
İsrail, Dünya Siyonizm’inin
üst üste çıkardığı iki küresel savaş sonrasında kurulabildi. Osmanlı
Devleti’nin yıkılışı ile sona eren Birinci Dünya Savaşı’nda İstanbul’da son
verilen İslam Hilafeti aradan geçen bir asra yakın zamana rağmen hiçbir İslam
ülkesinde hayata geçirilemediği gibi bu yönde en küçük bir girişim de söz
konusu olmadı.
Bu da fiilen gösterdi ki
İslam Birliği ve dünya liderliği Türkiye dışında bir başka toplumda ve
coğrafyada mümkün olmayan bir küresel projedir. Bunun için gerekli olan
cihangirlik ruhu da yalnızca Türkiye’de var. Sadece İslam Âlemini değil, tüm
insanlığı Dünya Siyonizm’inin yeryüzüne hâkim kıldığı hile rejimleri ve köle
düzeni esaretinden kurtaracak olan Türkiye’dir.
Bu nedenledir ki şu anda
bütün dünyada, Siyonizm ve onun ana üssü İsrail tarafından yapılan tecavüzler,
haksızlıklar, hukuksuzluklar, cinayetler, zulümler, katliamlar, korsanlıklar
karşısında yalnızca Türkiye sesini çıkartmakta, itirazda bulunmaktadır.
Ne ABD, Rusya, ne Çin, ne AB
ve ne de diğer İslam ülkelerinden İsrail’e karşı erkekçe bir ses
yükselmemektedir. Şu anda fiilen dünya liderliği için Türkiye ve İsrail küresel
bir mücadeleye tutuşmuş bulunmaktadırlar. Diğer ülkeler kazanacak olan tarafa
biat etmek üzere bu mücadelenin sonucunu beklemektedirler. İsrail’in pes etmesi
halinde Türkiye’nin dünya liderliği fiilen kanıtlanıp gerçekleşmiş olacaktır.
Nitekim İsrail Hükümetinin
bir bakanını Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile gizli bir görüşme yapmak
üzere görevlendirdiği ortaya çıkmış bulunuyor. Ne var ki 1 Mart Tezkeresi’
nin ihtişamını gölgelemek için sürekli çuval olayını gündeme getirip
Türkiye’yi küçük düşürmeye çalışan içimizdeki İsrailliler şimdi de görüşme
talebi İsrail’den geldiği halde Türkiye’yi suçlamak için her türlü çarpıtma ve
karalamaya başvurmaktadırlar.
Ama kim ne yaparsa yapsın
güneş balçıkla sıvanamaz. Parlayan gerçek o ki; İsrail, Türkiye’nin bastırması
karşısında pes edip görüşme talebinde bulunmuştur. Bu gerçeği en iyi izleyen
Arap ülkeleri İsrail karşısındaki üstünlüğünü gördükleri için Türkiye’nin
yanında açıkça yer almaktan çekinmemektedirler.
Büyük gerçekliğin çok net ve
tartışmasız ortaya çıkması için çok fazla beklemek gerekmeyecektir. Türkiye
karşısında pes edip sonun başlangıcına doğru sürüklenecek olan İsrail’in
mağlubiyetini dünyaya ilan edecek yiğit sedanın eli kulağındadır.
Heyecanla o yiğit sedayı
bekliyoruz.

































