Esastan
ele alıp TBMM iradesini cımbızlayan AYM de
REFERANDUM
DEDİ
12
Eylül 1980 askeri darbe yönetiminin hazırladığı 1982 Anayasasında yapılan son
değişiklik paketi CHP’li milletvekillerinin başvurusu üzerine Anayasa
Mahkemesi’nin gündeminde bulunuyordu. Anayasa değişikliği yasalarını yalnızca
şekil yönünden ele alma, inceleme yetkisi bulunan Anayasa Mahkemesi korumakla
sorumlu olduğu anayasayı bizzat kendisi ihlal ederek esastan ele aldı, inceledi
ve kısmi iptal kararları aldı.
Raportörün,
referanduma henüz gidilmediği için yasalaşma süreci tamamlanmayan anayasa
değişikliği yasasına bakamaz demesine karşın ele alıp üstelik de esastan
inceleyen AYM paketteki maddelerden birtakım cümleler cımbızlayıp gerisinin
referanduma götürülmesinde sakınca görmedi.
AYM, alınan
abdestin sevabı ürkütülen kurbağanın günahına değmedi sözündeki gibi, iptal
ettiği birtakım ayrıntılarla sağlanabilecek yararlar hiçbir şekilde yaptığı
ağır anayasa ihlallerine değmedi. Bu durumun düşünülememesinin makul, mantıklı
ve pek olası olmadığına bakılırsa işin içinde bir bilinçli, kasıtlı tertip ya
da manipülasyon olduğu düşüncesinin akla gelmesi kaçınılmaz olmaktadır. AYM
üyelerinin bu tuhaf ve kendileri açısından izahı kolay olmayan kararları kendi
iradeleri ile aldıklarına inanmak çok zor.
Nitekim
birçok hukukçu AYM’nin bu hukuksuz tasarruflarına nasıl bir gerekçe yazacağını
merak ettiğini ifade etmiştir. Ayrıca bunca hukuksuzluğa değecek yaptıkları bir
şey de ortada yok üstelik. Hangi amaçla bunca tartışmalı, dahası akla ziyan
kararların alındığı hususu tam bir muamma…
Öyle
ya; mademki raportörün henüz yasalaşma süreci tamamlanmayan bir anayasa
değişikliği paketi ele alınamaz demesine aldırmadınız. Anayasa
değişikliklerine ilişkin yasalara ancak maddeler halinde sayılan belli şekil
ihlalleri yönünden bakılabileceğine ve esastan asla ele alınmayacağına amir
anayasa hükmünü de ihlal ettiniz…
O halde
bari sonucu etkileyen dişe dokunur yarar sağlayacak şekilde amacına hizmet eden
bir iptal kararı verseydiniz! Ne hukuka riayet ettiniz, ne de paradigmanız
açısından yerindeliğini gözettiniz.
Sanki
AYM’ni kamuoyunda tartışmalı hale getirip itibarsızlaştırmak için özellikle
ağır ihlaller yapılmış ve fakat yapılan anayasa değişikliği paketinde amaçlanan
sonucu etkileyecek önemli bir müdahalede bulunulmamış.
Açıkçası
iktidara hem yüksek yargıda reform yapılmasının gerektiğine ilişkin argümanlar
vermek, hem de yaptığı anayasa değişikliği paketi ile amaçladığını engellememek
gibi bir durum söz konusudur. AYM üyeleri bu kadar basit bir değerlendirmeyi
yapamayıp bu kararları öylesine vermedilerse; iktidarı da kontrol eden bir güç
merkezinin talimatı ile hareket etmiş olmalılar.
Bir de
özenle cımbızlanan bunca maddeler, cümleler, kelimeler anayasa değişikliği
paketini anlamsızlaştırıp uygulanamaz hale getirmediğine göre demek ki rastgele
değil, çok bilinçli şekilde yapılmış ya da yaptırılmış. Referanduma götürülmesi
de bilinçli şekilde imkânsızlaştırılmamış!
Hiç
kuşkusuz ki AYM’nin bu tasarrufları bütünüyle AKP iktidarına yaradı. Muhalefetin
ise işini iyice zorlaştırdı. Yani anayasa değişikliği paketinin referanduma
götürülmesini engellemek için AYM’ye müracaat ederek halk oylamasına karşı
çıkan CHP şimdi nasıl halktan destek isteyecek?
Anayasayı
korumakla görevli bir kurum bizzat anayasayı ihlal ederek ele aldığı değişiklik
paketinin referanduma götürülmesini neden engellemez? Anayasa değişikliğine
karşı çıkan muhalefet partilerinin işini zorlaştırıp iktidara avantaj sağlamak
için mi? Yapılan cımbızlama da tam bir ustalıkla yapıldığına göre düşüncesizce
hareket edildiği ihtimaline de yer bırakmamaktadır.
Şimdi
referanduma gidilirken karşı çıkan muhalefet partilerinin koşturacakları yollar
tahrip edilip köprüleri yıkılarak engelli, barikatlı hale getirilirken; iktidar
partisinin yolu adeta asfaltlanmış tır. Dahası anayasa değişikliğini
destekleyen muhalefet partilerinin de işleri zorlaştırılıp iktidarın payandası
konumuna mahkûm edilmişlerdir.
Ayrıca AKP
iktidarının sivil bir dikta kurmaya yöneldiği şeklindeki iddialar da bu
keyfi fakat zararsız müdahale ile geçersiz hale getirilmiştir. Çünkü iktidarın
yargıyı hiçe sayıp diktalaşma eğilimi değil, aksine yargının iktidara ideolojik
ve keyfi müdahalede bulunduğunu gösteren etkin argümanlar oluşturulmuştur.
AYM bu
yaptıklarıyla, yürütmenin yasamayı tasarrufuna alarak yargıyı kontrolüne
geçirmeye çalıştığı iddiasını ise yüksek yargı kurumlarının siyasi
iktidar üzerinde ideolojik keyfi baskı kurduğu iddiası yanında oldukça
zayıflatılıp geçerliliği bırakılmamıştır.
Sonuçta
şöyle bir tablo ortaya çıkmıyor mu? AKP iktidarı bir yandan Ergenekon Davası
ile mevcut statükoyu sürekli bombardıman altında tutup tahrip ederken; öte
yandan da statükoyu sözde korumak adına hareket eden kurum ve kuruluşlar da
kasıtlı ya da kasıtsız yanlışlar yaparak, aşırı davranışlarda bulunarak aksi
yönde katkı yapmakta ve süreci hızlandırmaktadırlar.
Yargıtay,
Danıştay, HSYK, AYM gibi yüksek yargı kurumları uçuk ideolojik kararlar alarak
ve aşırı tutumlar, “bilinçsizce” hareketler sergileyerek statükoyu
korumak adına oluşturulan cepheyi sürekli zora sokup sıkıntıya
düşürmektedirler. Gerçi cephenin havalı, kendinden emin, lafazan sözcüleri
yapılan yanlışları göğüsleyerek alabildiğine savunuyorlar ama sürekli zırva
tevil etmek durumunda bırakılıyorlar.
Nitekim
zırva tevil etmekte zorlanan, saçmalıkları savunmaktan yorulan, makul olmaktan
ve mantık dışına çıkmaktan sıkılanlar birer ikişer statükoyu koruma cephesinden
ayrılıp iktidar yandaşı olma eğilimine girmektedirler. Şövalyelerin bile terk ettiği cephede sadece
kurşun askerler ve militanlar direnişi sürdürmektedirler. Toplumsal desteği
sürekli eriyen statükoyu koruma cephesi birtakım şirret kesimlerin yaygaraları
ile vaziyeti kurtarmaya çalışıyor ama bu kesinlikle sürdürülebilir bir durum
değildir.
Galiba
statükoyu koruma cephesi güvendikleri kurum ve kuruluşların içeriden
fethedilmiş olabileceği ihtimalini hiç akıllarına getirip dikkate almıyorlar.
Yapılan tüm yanlışları var güçleri ile savunurken bunların birçoklarının
bilinçli ve kasıtlı yapıldığını düşünmek istemiyorlar. Bunun her kurumda o
kadar çok örnekleri var ki… Gerçekten hata mı, yanlış mı; kasıt ya da
manipülasyon mu oldukları üzerinde pek durulmuyor. Bunun sayısız örnekleri var…
DYP ile
ANAP’ın birleştirilmesi projesi gündemde iken 367 saçmalığına destek verme
konusunda Mehmet Ağar ve Erkan Mumcu kim tarafından nasıl manipüle edildiler?
Statükoyu koruma cephesi en büyük darbeyi 22 Temmuz 2007 seçimi öncesi DYP ile
ANAP’ın birleşememesi ve 367 saçmalığının sahiplenilmesi yüzünden almadı mı?
Yaşar
Büyükanıt’ın ben bizzat kendim kaleme aldım dediği Genelkurmay
Başkanlığı sırasında resmi internet sitesine 27 Nisan 2007 gecesi koydurttuğu
e-muhtırası ve Hükümet sözcülerinin umulmadık ve o güne kadar görülmedik sert
tepkilerinin aynı merkezden hazırlanan bir mizansen değilse nasıl amacına bu
kadar hizmet edebilirdi?
AKP’nin
22 Temmuz seçim zaferinin en önemli ayaklarından biri de bu olaydı. Daha sonra
emekli olurken Yaşar Büyükanıt’a ödül olarak verilen trilyonluk zırhlı lüks
Audi de yeterince şüphe çekmedi ve arka planı irdelenemedi!
İlker
Başbuğ’un Genelkurmay Başkanlığı döneminde Ergenekon Davasındaki soruşturma ve
tutuklamalara ilişkin takındığı tutumlar, yaptığı açıklamalar ve çıkışlar,
sergilediği davranışlar, içine düştüğü çelişkiler spontane miydi; yoksa manipülasyonların
sonucu muydu? Pek irdelenmedi. Oysa tamamı statükoyu koruma cephesine telafisi
imkânsız zararlar verdi, iktidara yararlar sağladı.
Danıştay’ın
YÖK kararları konusunda aldığı inanılmaz uçuk kararlar iktidarı zor duruma mı
soktu; yoksa tabanına karşı mazeret mi oluşturdu? Üstelik de statükoyu koruma
cephesini açmazlara sürüklemedi mi? Kimse pek bu hususlar üzerinde durmadı. Hep
heyecanla sahiplenildi, hararetle savunuldu.
CHP
birçok konuda iktidarla görüşüp tavizler alabilecekken her konuda kesin ret
cephesi oluşturma çabalarının iktidarın ekmeğine yağ sürdüğü, en azından AKP
içindeki statüko yanlısı unsurların elini kolunu bağladığı hususunun görmezden
gelinmesi bilinçli mi yoksa akılsızlık eseri midir? Açıktan hiç tartışılmadı!
İktidarın
açılım söylemini büyük kampanyalarla anlatmasına karşı şiddetle karşı
çıkarak hiçbir adım atmamasına inandırıcı bir mazeret oluşturan CHP, MHP ve
BDP’nin tutumlarının AKP’nin ekmeğine yağ sürdüğü fark edilmedi mi; yoksa her
şey bilinçli mi yapıldı?
Oysa yap
bakalım nasıl bir açılım yapacaksın görelim denilseydi ve yapacağı bir şey
varsa yapmaya kalkıştığında yaygara koparılsaydı AKP büyük töhmet altında
bırakılıp yıpratılırdı. Ama böyle yapılmadı. İktidar açılım konusunda ağzından
tek kelime bile laf çıkartamadan büyük yaygara koparılıp susturuldu. Sonra
ortaya çıktı ki iktidarın Kürt sorununun çözümü için vereceği bir tek taviz
bile yokmuş!
Henüz
şimdi açılım paketinin içi boşmuş diyorlar! Günaydın demek gerekir
uykudan yeni uyananlara. Bu durumda açılım istemeyen büyük kitle, demek ki
onca yaygarayı boşuna koparıp siyaset yapmışsınız diye düşünmez mi? Açılım
isteyen kesim ise siz bu kadar büyük, aşırı tepki vermeseydiniz herhalde
iktidar bir şeyler yapardı diye suçu muhalefete yüklemeyecek mi?
Peki,
CHP ve MHP açılım konusunda gerçekten bu kadarını bile düşünemedi mi;
manipülasyona mı geldi; yoksa her şeyi bilinçli mi yaptı?
CHP
şimdi iktidar ile diyaloga hazır olduğunu açıklamakla Baykal dönemi yaklaşımını
terk mi ediyor; yoksa iktidara bu kez başka türlü mü destek olmaya çalışıyor?
Mesela herkese iktidar haklıymış mı dedirtmek istiyor? Ve bunu bilinçli
mi yapıyor; yoksa hiçbir şeye aklı ermediği için mi yapıyor?
Referanduma
gidilirken CHP, MHP, BDP’nin aynı cephede yer alması, PKK’nın de terörü
tırmandırarak destek vermesi; kendileri açısından bir talihsizlik midir;
bilinçli bir tercih midir; yoksa aynı tezgâhın ürünü müdür? Yoksa bunu sadece
iktidarın şansı mı saymak gerekir?
Hele
CHP’nin referandumu iktidarı destekleyenler ve karşı çıkanlar yarışına
dönüştürme çabası bir akıl tutulması mıdır; bir manipülasyon mudur; yoksa
bilinçli bir tercih midir? CHP-MHP-BDP cephesinin AKP-SP-BBP cephesinden daha
çok halka sempatik geleceği varsayımının akıl, mantık ve siyasi bilinç ile
izahı mümkün müdür? Değilse bu durum neyin nesidir?
Özellikle
MHP’nin karşı tarafta yer alması SP ve BBP’nin durumunu da sıkıntıya sokuyor.
Çünkü bu iki parti AKP’nin payandası konumuna geliyor. Oysa MHP de bu tarafta
yer alsa bu algı oluşmaz.
İlginç
bir husus da CHP ve MHP’nin iç politika konularında hemen her girişim ve
gelişme karşısında olumsuz agresif tutum takınırken dış politikada iktidara
dişe dokunur hiçbir eleştiri getirmemeleridir. Bu da iktidar ile muhalefet
partilerinin aynı merkezden talimat aldıkları hususunu akıllara getiren çok dikkat
çekici bir durumdur.
Öte
yandan AKP iktidarına zarar vermesi muhtemel Mustafa Sarıgül hareketinin CHP’ye
zarar verecek şekilde akamete uğratılması da bir tesadüf müdür? Yoksa CHP derin
yönetiminin de içinde bulunduğu bilinçli bir yaklaşım mıdır? Nitekim Sarıgül’ün
oluşturduğu İstanbul örgüt yapılandırması topluca AKP’ye katıldı!
Belki
bu anlattıklarımızdan -ki daha çok örnek sayılabilir- başı dönenler öf be bu
kadar da komploculuk da çok fazla diyor olabilirler. Oysa asıl bu kadar
tesadüfün art arda hep aynı istikamette meydana gelmesi çok fazla değil mi?
Peki, bunca komplo olmaz da aynı amaca hizmet eden bunca rastlantı olabilir mi?
Kaldı
ki komplo bilinçli ve planlı olduğuna göre bu kadar çok olması imkânsız
değildir, ama tesadüfler bilinçsiz, hesapsız, rastgele olduğu için bu kadar üst
üste gelmesi imkânsızdır. Olanlar ya kör
tesadüf sonucudur; ya da bilinçli şekilde planlanıp programlanmış komploların
sonucudur; üçüncü bir yol ve ihtimal ise söz konusu değildir!
Özellikle
herkes kabul ediyor ki ortada bir kamplaşma, kutuplaşma, cepheleşme var… Bu da
karşılıklı bir mücadeleyi gerektirir. Bir yerde eğer mücadele varsa; hile,
entrika ve komplo da kaçınılmaz şekilde olacaktır, aksine olmaması düşünülemez.
Bütün
her şey olumlu da olumsuz da sonuçlansa hep AKP iktidarının yararına bir duruma
yol açıyor; neden?
Eğer
açılım başarılı olsaydı iktidara mal edilecekti; başarısız oldu muhalefete mal
ediliyor! Bu kendiliğinden mi; konjonktürel mi; oluyor? Yoksa böyle bir
konjonktür üstün bir güç ve akıl tarafından oluşturuluyor mu? Değilse neden
konjonktür hep iktidara yarayacak şekilde oluşuyor?
Başörtüsü
sorunu eğer yapılan anayasa değişikliği ile halledilseydi AKP iktidarına mal
edilecekti ama bir kesim de huysuzlanacaktı. AYM anayasa değişikliğini iptal edince
AKP hiçbir kesimi karşısına almamış oldu ve sıfır maliyetle tamamen kârlı
çıktı. Üstelik sivil dikta, baskı rejimi kuruyor gibi birçok ithamdan da
sıyırmış oldu.
İlginçtir;
AKP iktidar oldu muktedir olamadı diyenler de, yetkilerini aşıp baskı
yönetimi oluşturuyor diyenler de aynı değirmene su taşıyorlar!
O ki
herkes bir cepheleşme ve mücadele olduğundan söz ediyor; neden bir cephe
sürekli kazanıp karşı cephe hep kaybediyor? Karşı cephede yeterince akılsız ya
da işbirlikçi olmadan bu hiç mümkün olabilir mi? Öyle ise hangisi?
Her şey
bir yana şu Ergenekon Davasına bir bakar mısınız?
Bu
davaya yargı karşı, ordu karşı, medya karşı, muhalefet karşı, hatta iktidar
partisinden bile çok kişi karşı… Buna
rağmen mehter takımı gibi iki adım ileri bir adım geri ve fakat tıkır tıkır
yürüyor, hep ilerliyor. Böyle bir dava bunca güçlü karşıtları varken nasıl
şimdiye kadar bir şekilde çıkmaza sokulamaz, akamete uğratılamaz, sonuçsuz
bırakılamaz? Kaldı ki hiç bunca güçlü (!) karşıtları olmasa bile kendi içinde
olağanüstü zorluklar bulunan bir dava nasıl olur da muntazam şekilde
sürdürülebilir? Bu nasıl bir güçtür? Nasıl bir organizasyondur? Nasıl bir
mekanizmadır?
Demek
ki Ergenekon Davasına karşı çıkanlar içerisinde de ya yeterince akılsız ya
işbirlikçi var! Başka bunun bir izahı olabilir mi?
Peki ya
medyanın AKP iktidarına karşı uzun zamandır sürdürdüğü toplu ayaklanmanın ve
ilkesiz savaşın bir türlü etkili olamamasına, sonuç alamamasına ne buyrulur?
Şeytana pabucunu ters giydiren medya şövalyelerinin bu başarısızlığı da
akılsızlıklarına sayılamayacağına göre demek ki içlerinde yeterince gizli
işbirlikçi var!
Örneğin
şu Ertuğrul Özkök şimdiye kadar attığı manşetler ve köşesindeki yazılarla hep
iktidara karşı yaman bir provokatör olarak davrandı ama iktidar karşıtı yazarlara
da Hürriyet’te hiç yaşam alanı bırakmadı. Asıl gerçek tutumu hangisi olabilir?
Keza
Ahmet Hakan iktidara ve mensuplarına demediğini bırakmıyor. Ama ne zaman bir
iktidar mensubu ipe çekilecek olsa ilk o jilet atıp kurtarıyor. Muhalefet
cephesini hep destekler ve çalakalem savunur. Ama ne zaman bir muhalefet
liderinin balonu havalanmaya başlasa iğneyi batırıp havasını ilk o söndürüyor.
Bu sadece iki örnek… Statükoyu koruma cephesinde yer alanlar arasında bu tipler
o kadar çoklar ki, nasıl barınırlar bilinmez.
Şu
konjonktüre bir bakın… 12 Eylül 1980 askeri darbesinin 30. yıl dönümünde
Türkiye o darbenin ürünü anayasada yapılan değişiklik paketini referandumda
oylayacak! İktidar referandum süresini kısaltan bir yasa değişikliği yaptı.
Yüksek Seçim Kurulu, referandum ile seçim aynı şeydir diyerek elma ile
armudu bir tuttu ve yapılan değişikliğin bu kez uygulanmasına izin vermedi.
Muhalefet de bayram yaptı bu karar nedeniyle!
Oysa
kısaltılmış süre içerisinde referandum yapılsaydı muhalefetin yararına olurdu.
Sonra hemen seçim sathı mailine girilecek ve iktidar başarısını, muhalefet
hezimetini aynı süreçte tekrar yaşayacak.
Siz
farz edin ki referandumda muhalefet “HAYIR” oylarını daha çok çıkaracak. O
takdirde halk CHP geliyor diye panikleyerek yeniden AKP’ye yüklenip üçüncü kez
iktidar yapmaz mı?
Ya da
iktidar “EVET” oylarını fazla çıkartıp anayasa değişikliğini halka onaylatırsa
o takdirde referandumu AKP’yi isteyenler ve istemeyenler yazı-turasına çeviren
muhalefetin ne iddiası kalabilir? Görülüyor ki konjonktür her halükârda
iktidara yarar sağlıyor. Her şey yazı-tura oyunu gibi ama hangisi gelse hep AKP
iktidarı kazanıyor!
Konjonktür
nasıl oluyor da hep iktidar lehine, muhalefet aleyhine oluşuyor?
Bir de
22 Temmuz 2007 Genel Seçimi öncesini hatırlayın… Başbakan bizzat oylarının % 28’e düştüğünü
hem de gazetecilere açıklıyordu bir yurt dışı uçak yolculuğunda. Cumhuriyet
Mitingleri ile kim halkı korkutup ürküttü? 367 saçmalığı ile kim toplum
vicdanını yaraladı? Kamusal alan tartışmaları ile kim halkın nefret ve öfkesini
doruğa çıkarttı?
Ve
sonuçta ibre % 28’den % 47’ye vurdu!
Anayasa
Değişikliği paketinde bir de siyasi partilerin kapatılmalarının zorlaştırılması
vardı. Nasıl olduysa o madde yetersiz oy aldı ve paketten düştü. Bu da BDP’nin
olayı seçmenlerine izah edip anlatmasını oldukça zorlaştıran bir handikap
oluşturdu. Çünkü en çok partileri kapatılan siyasi çizginin temsilcisi BDP
parti kapatmanın zorlaştırılması için parmağını bile oynatmadı. Bunu nasıl
tabanına izah edecek?
Bunun
BDP’nin en büyük rakibi olarak AKP’ye sağlayacağı avantaj ve üstünlük göz ardı
edilebilir bir şey midir?
BDP
yöneticileri de akılsız mı; yoksa onlar da mı işbirlikçi? Ya da her ikisi mi?
Değilse
AKP iktidarına bir kere Allah yürü ya kulum demiş de oylarını yel
getiriyor, el getiriyor, sel getiriyor durumu mu söz konusu? Şu muhalefet
partilerine ise onmayasınız mı demiş ki oylarını yel götürüyor, sel
götürüyor, el götürüyor?
En son
şu Numan Kurtulmuş’un yaptığına bir bakın…
Önce
durup dururken illa da bir olağanüstü kongre diye tutturdu… Etme, yapma
diye ne kadar anlatıldıysa da o hep bildiğini okudu… Sonra mademki çok
istiyorsun haydi olağanüstü kongreye gidelim dendi… Genel başkanlık için
rakip çıkartılmadı, yine tek aday olarak seçime girmesine olanak sağlandı. Ama
o iki ayrı liste çıkarılmasına tahammül edemedi, illa da dediğim dedik diye
tek liste oylanacak dayatmasında bulundu.
Ve
seçim boykot edildi,1250 delegenin ancak 300’ünü alarak çeyrek oyla seçilmek
durumunda kaldı. Şimdi normalde istifa edip kenara çekilmesi gerekiyor ama bunu
yapmaya niyeti yok. Çeyrek genel başkan olarak yoluna devam yüzsüzlüğünü
sürdürmeye çalışıyor. Böyle yara almış bir genel başkanın seçimde yaşayacağı
hezimet de sadece AKP’nin işine yarayacak. Şimdi bu adam da akılsız mı; yoksa
iktidar işbirlikçisi mi?
Hani bu
kadar cahillik ancak tahsil ile mümkündür denir ya; bu kadar yanlışlığı da
ancak bir işbirlikçi kasıtlı olarak yapabilir. Çünkü insan kör olsa, burnunun
dibini görmese bile el yordamıyla ve etrafı koklayarak olsa bunun nasıl bir
sonuç vereceğini anlayabilir.
Numan
Kurtulmuş için ağzı süt kokan siyaset buzağısı dedik bunu hakaret olsun diye
yaptığımız zannedildi. Oysa bir yalın gerçekliğin resmi idi bizim tespitimiz.
Peki
böyle bir siyaset buzağısı köklü Millî Görüş geleneğinin Partisi Saadet’in
başına nasıl kim tarafından getirilmiş olabilir?
Daha
fazla uzatmaya hiç gerek yok…
Kısaca:
Anayasa Mahkemesi AKP’ye hizmet ediyor…
Danıştay,
Yargıtay, HYSK hep AKP’nin ekmeğini yağlıyorlar…
Muhalefet
partileri tam tekmil AKP’ye çalışıyorlar…
Yandaş
medyadan çok karşıt medya
AKP’ye destek verip borazanlığını yapıyor…
İç
konjonktür hep AKP’den yana…
Dış
konjonktür AKP’den yana…
Netanyahu
da AKP’nin başarısı için elinden geleni ardına koymuyor…
Obama
ise zaten AKP ile stratejik ittifakı model ittifak düzeyine
çıkarttı…
Yapacak
başka ne var; biz de AKP’nin değirmenine su taşımaktan başka iş bulamıyoruz.
Yani
Numan Efendi yüzünden!
Evet,
durum vaziyet bundan ibaret…
Peki,
iyi mi; kötü mü?
Ona da
siz karar verin lütfen!
Sayı:614

































