Referandumda
EVET için Millî Görüşçülerin bir nedeni
MİLİTAN
DARBECİ YARGI
Referanduma sunulan
TBMM’nin yaptığı 1982 Anayasasında değişiklik paketine “EVET” oyu isteyenler
genellikle 12 Eylül darbe anayasası
vurgusu yaparak kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadırlar. Belki referandum
oylamasının yapılacağı 12 Eylül 2010 Gününün 12 Eylül 1980 askeri darbesinin
30.yıldönümüne rastlamasının bunda büyük etkisi vardır ve anlayışla karşılanıp
hoş görülebilir. Amaç sandıktan “EVET” oyu çıkarmaksa -tasvip edersiniz ya da
etmezsiniz- bu tür demagojilere, eskilerin diliyle mugalatalara demokrasilerde her
zaman başvurulur.
Ancak 30 yıl
öncesine gidip 12 Eylül 1980 askeri darbesini öne çıkarırken; ona göre daha yakın
geçmişte yapılan, gerçekçi bir nedeni, gerekçesi ve hiç gereği de yokken
tamamen ideolojik, indi mülahazalarla yapılan 28 Şubat post modern darbesini
görmezden gelip hiç dile getirmemek hakkaniyet, samimiyet, dürüstlükle ve
demokratlıkla bağdaşmaz.
Kaldı ki 12 Eylül
1980 askeri darbesi ülkeyi ekonomik krizden, siyasi kaostan, toplumsal
çöküntüden çıkarıp kurtarırken; 28 Şubat 1997 post modern darbesi tam aksine sorunlarını hızla çözen, büyük
atılımlar gerçekleştiren, asayişi berkemal, her tarafı sütliman, güllük
gülistanlık bir Türkiye’yi ekonomik krize, siyasi kaosa, toplumsal
istikrarsızlığa ve çöküşe doğru sürükledi.
12 Eylül 1980
öncesi ülkede korkunç bir anarşi vardı ve adeta kan gövdeyi götürüyordu. Günde
20 kişinin öldürüldüğü, onlarcasının yaralandığı anarşi, terör ortamında
üniversiteler, hatta orta öğretim okulları eğitim yapılamaz, can güvenliği
olmadığı için sokaklar çıkılamaz hale gelmişti.
Sağ-sol
kutuplaşması üzerinden siyaset yapan partiler sıkça iktidar-muhalefet olarak
yer değiştirirken şiddetin katlanarak tırmandığı… Ekonomik sorunların her geçen
gün ağırlaşıp her şeyde başlayan yokluk, kıtlık, kuyruk ve karaborsanın hayatı yaşanmaz
kılıp dayanılmaz hale getirdiği… Anarşi ve terörün kitlesel olaylara dönüşüp
devletin güvenlik güçlerinin giremediği kurtarılmış bölgelerin yaygınlaştığı…
Korku, endişe ve kâbus dolu karanlık günlerin toplumun ufuklarını karartıp
hiçbir kurtuluş yolu ve umudunun kalmadığı… Ülkenin uçurumun kenarına getirilip
bırakıldığı… O korkunç felaket günlerinde herkesin askeri müdahale için
davetiyede bulunup darbe çağrısı yaptığı… Bir dehşetengiz konjonktürde 12 Eylül
1980 askeri darbesi adeta bir ulusal mutabakat sonucu yapılmıştı.
Oysa 28 Şubat 1997
sürecinde tamamen suni gündemlerle, uyduruk gerekçelerle, hiç yoktan türetilen
vehim ve korkularla, zorlamalarla, dayatmalarla, dezenformasyonlarla, uydurma
haberlerle, manipülasyonlarla, hayali senaryolarla, sanal potansiyel irtica
tehdit ve tehlike paranoyalarıyla kamuoyu baskı altına alınarak gerçekleştirildi…
Bütün amaç Erbakan’ın siyaset dışına itilmesi ve Millî Görüş hareketinin
Ecevit’in ifadesi ile kökünün kazınıp
yok edilmesiydi.
12 Eylül 1980
sonrası süreçte ve halen de darbeye karşı çıkan birçok siyasetçi, gazeteci,
yazar, sendikacı, sivil toplum örgütü mensubu kişiler; daha önce askere
müdahale için çağrılarda bulundu, darbe yaptığında da güzellemeler düzdü.
Gazete arşivleri bütün bunların tanıklarıdır.
Ne yazık ki bugünkü
genç kuşaklar bütün bunları bilmiyorlar. Her şey yanlı olarak kasıtlı çarpıtılarak
yalan yanlış yazılıp çizildiği, anlatıldığı için okuyarak da doğruları öğrenme
olasılıkları pek yok. Her konjonktür değiştikçe yeni konumuna uygun bir şekilde
geçmişin herkesçe farklı anlatıldığı ülkemizde ne yazık ki yeni nesiller geçmiş
dönemleri doğru öğrenme ve algılama şansına sahip olamamaktadırlar.
Dahası, olaylar
yaşanırken ve gelişme halinde iken bile yanlı bakılıp ideolojik yaklaşıldığı,
her türlü çarpıtma ve dezenformasyon yapıldığı, objektif yansıtılmadığı için izleyenler
sağlıklı ve kirletilmemiş bilgilere ulaşamamakta, doğru kanaatlere
varamamaktadırlar.
Bu yüzden geçmiş
dönem olayları şöyle dursun yakın zaman içinde yaşanan, hatta halen yaşanmakta
olan olaylar bile mecrasından saptırılarak, çarpıtılarak yansıtılmakta, algı
yönetimi ile başka türlü gösterilebilmektedir.
Örneğin 27 Nisan
muhtırasının mahiyeti, asıl amacı ne idi; bilinmiyor. Askeri muhtıraya o güne
kadar benzeri görülmemiş bir sertlikte sıcağı sıcağına cevap veren hükümet
yetkilileri daha sonra o metni ben
kendim bizzat kaleme aldım diyen Genelkurmay Başkanını, daha öncekilere hiç
yapılmayan bir jestle emekliliği sırasında zırhlı bir lüks Audi ile neden
ödüllendirdiler; bilinmiyor.
Dahası halen devam
etmekte olan Ergenekon Davasında gerçekte neler oluyor; Genelkurmay Başkanlığı
emekli kuvvet komutanlarının, ordu komutanlarının, onlarca paşanın, düzinelerle
muvazzaf generalin ve subayın yargılandığı bu davanın neresindedir; bilinmiyor.
İşte at izinin it
izine karıştığı tam bir karambol ortamında yürütülen anayasa değişikliğine
ilişkin referandum kampanyasında kimin niçin nerde durduğunu, gerçekte ne dediğini,
ne yapmaya çalıştığını da anlayabilene aşk olsun.
12 Eylül darbesinin
en budaklı kazığını yiyen MHP neden o darbenin anayasasını koruma ve kollamaya
kendini adıyor; bilinmiyor.
Siyasi çizgisindeki
partileri en çok kapatılan BDP’nin parti kapatılmasını zorlaştıran madde
değişikliğine neden en ufak bir katkı yapmak istemediği bilinmiyor. Sürekli PKK
teröründen nemalandığı suçlamalarına muhatap olan MHP’nin BDP ile aynı safta
yer alıp Başbakan Erdoğan’a neden son derece keyifli bir referandum kampanyası
yürütmeyi bahşettiği bilinmiyor.
CHP’nin çiçeği
burnunda Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun neden referandum oylamasını
Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ı destekleyenler ve karşı çıkanlar ayırımına
dönüştürme ve AKP’nin hak etmediği bir başarıya sahip kılma gayretine düştüğü
bilinmiyor.
Hoş, başkaları
referanduma niçin EVET ya da HAYIR dediklerini açıklamakta büyük sıkıntılar
yaşasalar da bütün bu keşmekeşe rağmen Millî Görüşçülerin neden EVET için
çalışmalarının çok kolay anlatılabilir ve anlaşılabilir haklı bir gerekçeleri
var. Bu gerekçe 12 Eylül 1980 darbe anayasasından daha çok 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecindeki uygulamalardır.
Millî Görüşçüler,
Türkiye Cumhuriyeti’nin en başarılı Başbakanı Erbakan’a ve kurduğu 54. Hükümete
karşı ortada hiçbir neden ve haklı gerekçe yokken başlatılan 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinde tarihe yüz
kızartıcı bir tablo olarak geçen yüksek yargıçların davet edildikleri brifinglerde
generalleri cübbeleriyle ayakta çılgınca alkışlamasının gereği olarak yapılan
hukuk katliamını dikkate alarak yargı
reformunu desteklemek durumundadırlar.
Denilebilir ki
yapılan anayasa değişikliği paketi abartıldığı gibi bir yargı reformu içermiyor. Doğrudur, bazı yüksek yargı organlarına
ilişkin sadece kısmi değişiklikler var, reform niteliğinde herhangi bir
düzenleme söz konusu değildir. Ancak mevcut kemikleşmiş kadroların ve
yürürlükteki kast sisteminin çözülmesine yol açacağı için yargı reformunun
önündeki fiziki engeller önemli ölçüde bertaraf edilip yolu açılıyor.
Yapanların ve
destekçilerinin koyduğu ismiyle 28 Şubat post
modern darbe sürecinde talimatla hareket etmekten yüksünmeyip asla zül
duymayan yüksek yargının kurumsal olarak en büyük hukuk katliamı niteliğindeki
tarihe mal olan uygulaması; hiç kuşkusuz ki işbirlikçi medyanın kayıp trilyon diye söz ettiği Refah
Partisi hazine yardımına ilişkin davadır.
Neresinden tutulsa
dökülen, nasıl bakılırsa bakılsın mantığı, nasıl yaklaşılırsa yaklaşılsın izahı
olmayan bu, kadı Karakuşi’nin pabucunu dama atan Refah Partisi Hazine Yardımı
Davası ne yazık ki mahiyeti kamuoyunda çok az bilinen bir siyasi davadır.
Çünkü Erbakan ve
Millî Görüş söz konusu olduğunda daima büyük bir kinle, öfkeyle, otomatik harekete
geçen hile rejimi ve köle düzeni
savunucusu çevreler yürüttükleri karalama kampanyalarıyla, dezenformasyonlarla
gerçekleri alabildiğine çarpıtıp kamuoyunu yanıltmışlardır. Her zaman Erbakan
ve Millî Görüş’e yönelik saldırgan bir tutum sergileyen malum medyanın da büyük
çabası sonucu yapılan hukuk skandalları kamuoyuna çok farklı şekilde yansıtılıp
örtbas edilmiştir.
Her şeyden önce bir
kere daha evvel Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açılan Refah Partisi hakkında
kapatma kararı verilmiş, bütün malları hazineye devredilmiş, başta Erbakan birçok
mensubu milletvekillikleri düşürülerek siyasi yasaklı konuma getirilmiş ve dava
dosyası da kapatılmış bulunuyordu.
Erbakan yasaklılık
süresi sona erip Millî Görüş’ün 5. Partisi Saadet’in başına geçerken; dava
dosyası kapatılmış bulunan Refah Partisi hakkında hiç olmayacak şekilde yeniden
bir dava açılmıştır.
Bir siyasi parti
olarak hesaplarına bakılması, yargılanması spesifik olarak münhasıran Anayasa
Mahkemesi’ne ait olan Refah Partisi’ne yapılmış bulunan hazine yardımının
harcanmasına ilişkin incelemelerin, davası sonuçlanıp dosyası kapatılmış
olmasına rağmen yeniden ve üstelik asla yetkili olmayan bir sıradan ağır ceza
mahkemesinde açılıp görülmesi kadı Karakuşi’nin bile yüzünü kızartacak bir
saçmalıktır.
Yapılan hukuk
katliamı bununla da sınırlı kalmayıp planlanan amacı doğrultusundaki akıl almaz
uygulamalarla sürdürülmüştür. Örneğin hazine yardımının harcanmasına ilişkin
Refah Partisi teşkilatlarınca ibraz edilen senetler ve faturaların yer aldığı
çuvalların ağzı açılıp bakılmamıştır bile.
Üstelik Erbakan ve
Refah Partisi il başkanlarını ömür boyu siyasi yasaklı yapmak amacı ile baştan
kararı verilmiş bir peşin hüküm ile -maksadına hizmet etmediği için-
usulsüzlükten değil, gayeye uygun şekilde sahtecilik suçlaması ile yargılamışlardır.
Özellikle Genel
Başkan olarak harcamalara ilişkin sorumluluğu olmayan ve dolayısıyla hiçbir
yazılı belgede imzası bulunmayan Erbakan için hukuken sahtecilik fiilinin
oluşması mümkün olmadığı halde sırf Saadet Partisi’nin başından uzaklaştırılıp
bir daha geri dönmesin diye pervasız bu suçlama ile dava açılıp hükme bağlanmış
ve gayeye ulaşılmıştır.
Erbakan’ı ömür boyu
siyasi yasaklı hale getiren 2 küsur yıllık hapis cezası, rahatsızlığı ve ileri
yaşı nedeniyle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından özel afla ortadan
kaldırılırken; iadesine karar verilen eski parayla bir trilyon liraya yakın
hazine yardımı ise faizleri ile birlikte 13 trilyona baliğ olmuş durumdadır.
İlginçtir, Refah
Partisi’nin senet ve fatura karşılığı yasalara uygun olarak harcanan trilyona
yakın hazine yardımı için kayıp trilyon
denilerek ağır siyasi ve mali cezalara gerekçe yapılmasına karşın; CHP’nin
gerçekten kayıp olan yine trilyona yakın hazine yardımı herhangi yargısal bir
sonuç doğurmamıştır. Yargının iki parti karşısında sergilediği bu korkunç çifte
standartlı yaklaşım Erbakan ve Refah Partisi’ne yönelik yaptığı hukuk
skandalına adamakıllı tüy dikmiştir.
Ancak bütün bu
yargı skandallarından, hukuk katliamlarından ve işbirlikçi medyanın çanak
tutmasından, dolayısıyla kamuoyunun duyarsızlığından daha da vahim olanı; başta
Saadet Partisi yönetimi, Millî Görüş kuruluşları ile medyasının Erbakan’ı
sahipsiz bırakması, hiç oralı bile olmayıp tamamen seyirci kalmasıdır…
Millî Görüş camiası
bu kasıtlı ve bilinçli tutumu Saadet Partisi, Millî Görüş medyası ve yan kuruluşları
yöneticilerinin cesaretsizliğine ya da vefasızlığına sayarak anlayışla
karşıladı, çok fazla irdelemedi. Oysa Erbakan ve Millî Görüş karşıtları sadece hile rejimi ve köle düzeni savunucuları
içerisinde var değildi; bizzat Millî Görüş partilerinde, medyasında ve yan
kuruluşlarında da bu zihniyet alabildiğine örgütlenip yapılanmıştı.
Çünkü Erbakan Millî
Görüş hareketini bağımsız, özgür ve gerçek bir demokrasinin yürürlükte olduğu
bir Türkiye’de başlatmadı. Aksine tamamen dışa bağımlı, işbirlikçi, baskıcı bir
diktanın kontrolündeki güdümlü bir demokrasinin özellikle Müslümanlara karşı
olağanüstü duyarlı ve tepkili resmi kurumları, kuruluşları ve onlara rahmet
okutan din düşmanı bir medyanın egemen olduğu bir ortamda Millî Görüş
hareketini başlattı.
Erbakan’ın 40 yıllık
destansı Millî Görüş mücadelesi sayesinde Türkiye’nin bugün geldiği bağımsız,
özgürlükçü ve demokrat noktaya bakarak geçmişte de böyle olduğunu düşünmek
büyük bir yanılgıdır.
Değilse, Erbakan’ın
4 tane partisi sudan bahanelerle neden art arda kapatıldı? Erbakan neden
defalarca siyasi yasaklı hale getirilerek siyaset yapabildiği süreden fazla
siyasi engelli olarak çalışmak zorunda bırakıldı? Erbakan neden sonunda ömür
boyu siyasi yasaklı yapılarak Millî Görüş’ün 5. Partisi Saadet’in başından
uzaklaştırıldı? Bütün bunlar sürekli, sistematik bir Erbakan ve Millî Görüş
düşmanlığının açık göstergeleridir.
Erbakan kendi
ifadesi ile Batı işbirlikçisi hile
rejimi ve köle düzeni yönetimi tarafından sürekli engellendiği içindir ki
mücadelesini sürdürebilmek adına ister-istemez hep birtakım tavizler vermek
zorunda kalıyordu.
Erbakan bu tavizler
nedeniyle Millî Görüş partilerinde, medyasında ve yan kuruluşlarında bazı
işbirlikçi ajan unsurlara yer vermek zorundaydı. Bu işbirlikçi ajanlar hiçbir
zaman şişedeki gibi durmadılar. Millî Görüş partilerinin, medyasının ve yan
kuruluşlarının örgütlenmelerinde, yapılanmalarında, kadrolaşmalarında bu
işbirlikçi ajanlar ağırlıklı olarak hep söz sahibi oldular. Çünkü hep
arkalarında hile rejimi ve köle düzeni
yöneticileri vardı.
Hile
rejimi ve köle düzeni yönetimlerinin Millî Görüş hareketine
yalnızca dışarıdan müdahale edip içeriden hiçbir faaliyet yürütmediğini
düşünmek kadar saflık olmaz.
Bugüne kadar ülke
yönetimi işbirlikçi unsurların elinden kurtarılamadığı içindir ki Erbakan Millî
Görüş partilerini, medyasını ve yan kuruluşlarını işbirlikçi ajanlardan
temizleyemedi. Şimdiye kadar Millî Görüş partilerinde, medyasında ve yan
kuruluşlarında sürekli yaşanan ayrılıkçı fitneler, kopmalar hep bu işbirlikçi
ajan unsurların hain çalışmaları nedeniyle gerçekleşti.
Millî Görüş’ün 40
yıllık geçmişi içerisinde partilerinde 3 büyük ayrılık fitnesi yaşandı ve her
defasında en büyük parçası koptu. 1.sinde MSP’nin ilk Genel Sekreteri Gündüz
Sevilgen büyük kongrede ikinci liste çıkardı ve o süreçte 48 milletvekilinin
25’i yani büyük kısmı koptu gitti.
2.sinde Korkut Özal
büyük kongrede ikinci liste çıkardı ve ayrılık bir daha girdi Millî Görüş
içine. 12 Eylül askeri darbesi sonrasında Korkut Özal yasaklı olduğu için MSP
İzmir adayı ağabeyi Turgut Özal ile birlikte ANAP’ı kurarak yine çok büyük
parçayı kopardılar. Refah Partisi ilk seçimde MSP’nin yaklaşık % 13 oyunun
ancak %3’ünü alabildi.
3.sünde ise Recep
Tayip Erdoğan ve arkadaşları karşı aday ve liste çıkardılar. Bu kez de 28 Şubat
sürecinde AKP’yi kurup iktidar oldular ve Saadet Partisi ancak Refah
Partisi’nin %22 olan oyunun %2,5’unu alabildi.
Bütün bu süreçler
atlatılırken elbette ki Türkiye’deki hile
rejimi ve köle düzeni de giderek değişti ve Millî Görüş’ün yetiştirdiği
kadrolarının etkisine girdi. Açıkçası hile
rejimi ve köle düzeni yönetimi de her zaman milletin büyük desteğine mazhar
olan Millî Görüş partilerini yok etmek için büyük tavizler vermek zorunda
kalıyordu.
Nitekim bugün
gelinen noktada Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı,
Başbakanı, Merkez Bankası Başkanı, birçok Bakan ve üst düzey bürokratı
Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş olan kimselerdir.
Elbette ki Türkiye
Cumhuriyeti bu ölçüde hile rejimi ve
köle düzeni unsurlarından kurtulabildiyse, bağımsız, özgür ve milli devlet
olma yolunda bu kadar mesafe alabildiyse; artık Millî Görüş’ün 5. Partisi
Saadet’in de içindeki işbirlikçi ajanlardan temizlenmesinin vakti gelmiş olmalı.
Bugün Saadet
Partisi’nin başında bin bir hile ve desise ile genel başkan yapılmış bulunan
bir Sabetayist vardır. Bunu oraya getiren etkin bir Sabetayist şebeke de halen
Saadet Partisi’nde, medyasında ve yan kuruluşlarında bulunuyor.
İşte bu yüzdendir
ki sözde kayıp trilyon davası
nedeniyle bugüne kadar Erbakan hiç mi hiç savunulmadı. Tam aksine bu işbirlikçi
unsurlar ellerini ovuşturup Erbakan’ın yıpratılmasını, itibarsızlaştırılmasını ve
milletin gözünden düşürülmesini dört gözle beklediler. Amaçları Erbakan ve
Millî Görüş’ün ocağına incir ağacı dikip tüm mirasını ele geçirmek ve
Siyonizm’in hizmetine sokmaktı.
…Ve şimdi artık Saadet
Partisi teşkilatı bizzat Erbakan’ın çağrısı üzerine yeni bir olağanüstü büyük
kongre toplamak üzere gerekli sayıda dilekçeyi noter aracığıyla vermiş
durumdadır. Yapılacak olağanüstü büyük kongrede Prof. Dr. Numan Kurtulmuş ve
ekibi tasfiye edilerek Millî Görüş’e samimiyetle inanan Erbakan’a bağlı bir
heyet göreve getirilecektir inşaallah.
Göreve gelecek olan
yeni yönetim bu referandum kampanyasında özellikle uyduruk kayıp trilyon davası nedeniyle yapılan hukuk katliamlarını işleyerek
bugüne kadar gizli-saklı bırakılan gerçekleri kamuoyuna güçlü şekilde yansıtmak
durumundadır.
Anayasa değişikliği
paketindeki yargı reformuna kapı aralayacak olan maddelerin millete anlatılması
ve yüksek oranda EVET oyunun sandığa yansıması için güçlü bir kampanyanın
yürütülmesi gerekir. Çünkü yüksek oranda çıkacak olan EVET oyu köklü bir yargı
reformu için destek ve gerekçe yapılacaktır.
İktidarın lider
kadrosu her ne kadar Millî Görüş kökenli olmaları nedeniyle köklü bir yargı
reformuna sıcak bakıyor olsalar da AKP üst yönetiminde ve parlamento grubunda
çok fazla sayıda hile rejimi ve köle
düzeni mensubu ve statüko yanlısı güçlü ve etkin kişiler var.
Bugün AKP üst düzey
mensupları arasındaki mevcut ünlü sosyal
demokrat unsurlar CHP’dekilerden daha fazladır. AKP içinde önemli yerler
işgal eden Sabetayist unsurlar da CHP ve MHP’dekilerden asla az değildir. AKP
içindeki DP kökenliler de DP’dekilerden çok daha fazladır.
Dolayısıyla AKP’nin
statükodan yana bu güçlü ve etkin unsurların inisiyatifine girmemesi için
referandumda çok yüksek oranda EVET oyu çıkması gerekir. Ayrıca AKP içindeki bu
kadrolar gelecekte Türkiye’nin ırkçı emperyalizm
karşısında bağımsız ve özgür olmasının önünde büyük bir handikap
oluşturmaktadırlar.
Bu yüzden AKP
iktidarı yıpranıp doğal ömrünü doldurmadan Saadet Partisi’nin kendi içinde bir
temizlik başlatıp Millî Görüş istikametinde oluşturacağı iç dinamiklerle hızla
iktidara koşması gerekir. Bu da işbirlikçi kadroların tasfiye edilerek Millî
Görüşçü kadroların ikamesi ile mümkündür.
Büyük temennimiz
Erbakan’ın bizzat el koyduğu olağanüstü büyük kongre sürecinin başarı ile
sonuçlanıp Türkiye’nin yönetimi ile paralel şekilde Saadet Partisi’nin de
statükocu unsurlardan arındırılıp Yeniden Büyük Türkiye idealine bağlı Millî
Görüşçü kadrolara teslim edilmesidir.
Türkiye
bağımsızlık, özgürlük, demokrasi ve insan hakları doğrultusunda dev adımlarla
ilerlerken, İslam ülkeleri ile yakın ilişkiler geliştirip ırkçı emperyalizm ile
arasına mesafe koyarken; Millî Görüş’ün asıl temsilcisi Saadet Partisi’nin eski
Adalet Partisi kadrolarına ve zihniyetine bırakılması olacak şey değildir.
Numan Kurtulmuş ve
aile çevresi, Masonik hinterlanda ait Aydınlar Ocağı ve İlim Yayma Cemiyeti içinde
hep yer almış, hiçbir zaman Millî Görüş ile bağdaşmayan statükocu unsurlarla
içli dışlı olmuştur. Nitekim malum medyanın Saadet Partisi 26 Ekim 2008 Büyük
Kongresi öncesinde Erbakan’ın baba dostu
diye lanse ettikleri Numan Kurtulmuş; köprüyü geçip genel başkan seçildikten
sonra şunları söylemekten çekinmedi:
Erbakan
merhum babam Dr. Niyazi Kurtulmuş’un Millî Selamet Partisi’nden Trabzon
milletvekili adayı olmasını istedi, bütün ısrarlara rağmen kabul etmedi!
Numan Kurtulmuş’un kendisinden sitayişle söz
edip büyük bağlılık gösterdiği isimlerden olan müteveffa Prof. Dr. Sabahattin
Zaimoğlu da hiçbir zaman Millî Görüş partilerine sıcak bakmadı. Aksine İslami
kesimlerin Erbakan ve Millî Selamet Partisi’nden koparılıp Süleyman Demirel ve
eski Adalet Partisi’ne yakınlaşmaları için büyük ve sinsi gayretler sarf etti.
Erbakan, Millî
Görüşçülerin bilinçlenme sürecini tamamlayabilmeleri için en son tecrübeyi de
kendilerine yaşatıyor diye düşünüyoruz. Bugüne kadar Millî Görüş partilerinden
birçok kopuşlar yaşandı, camiamız sıkça ayrılıklarla sarsıldı, bu yüzden buna
karşı şerbetlenmiş durumdaydı.
Şimdi ise Millî
Görüş hareketinin içeriden ele geçirilmesi girişimine muhatap olduk. Bu vartayı
da atladığımızda artık dâhili ihanetler konusunda da önemli bir tecrübe
edinerek şerbetlenmiş, bağışıklık kazanmış olacağız.
Unutmayalım ki
hak-batıl mücadelesinin insanlık tarihi kadar derin bir geçmişi var. Batılı
temsil eden Yahudi’nin ise 5 bin küsurluk bir tarihi var. Her iki cephede de
tecrübe konuşuyor!
Erbakan 40 yıl önce
SAĞ-SOL yok, HAK-BATIL var derken
alay ediliyordu. Çünkü o zaman Türkiye’de hemen herkes ya sağcı idi ya solcu. Bu
ayırım akla ziyan gibi geliyordu herkese.
Erbakan’ın ünlü
nüktelerinden biri de konuya ilişkin olarak şöyleydi:
“Yahudi,
demokrasiyi yazı-tura oyununa çevirmiş. Parayı havaya atıyor tura geliyor
seçimi Adalet Partisi kazanıyor ve Yahudi iktidar oluyor. Yazı geliyor CHP
seçimi kazanıyor yine Yahudi iktidar oluyor. Biz bu parayı dik tutturacağız,
dik!”
Evet, gerçekten
Erbakan bir mucize gerçekleştirerek parayı
dik tutturdu! Çünkü sağ-sol ayırımı
bitti artık yok; onun yerine millî-gayri
millî ayırımı var. Bu da hak-batıl
ayırımı demektir. Çünkü aslında millî İslami, gayri milli gayri İslami
demektir. Millet din demektir, ulus değil!
Evet, nerden
nereye! Erbakan 40 yılda Türkiye’yi yeniden Müslümanlaştırdı ama pek kimse
bunun farkında bile değil!

































