Türkiye
İsrail’i uluslar arası arenada sıkıştırdıkça
TERÖR
BASTIRIYOR
Türkiye dolaylı
Suriye-İsrail görüşmelerine arabuluculuk ederken anlaşmanın artık imza
aşamasına geldiği bir sırada sürpriz şekilde ansızın Gazze’ye yapılan kanlı baskınla
1500’den fazla çoğu kadın, çocuk sivil insan öldürülmüş, tüm dünyada soğuk duş
etkisi yapan olay üzerine tersine işleyen bir süreç başlamıştı.
Başbakan Erdoğan,
dönemin İsrail Başbakanı Olmert’in bir gün önce Türkiye’de olmasına ve kendisi
ile uzun bir görüşme yapmasına rağmen habersizce böyle bir dehşet kanlı baskının
yapılmasını asıl Türkiye’ye karşı bir saygısızlık ve kasıtlı şekilde küçük
düşürme amaçlı operasyon olarak niteleyip ardı arkası gelmeyen çok sert
tepkiler vermişti.
İsrail’in
güvenilmez bir ülke olduğunu, barış istemediğini, yayılmacı emeller taşıdığını,
bölge barışı için büyük bir tehlike ve tehdit oluşturduğunu her platformda
anlatarak İslam Âleminde heyecan uyandıran İsrail karşıtı bir söylem geliştirip
tırmandırdı.
Başbakan Erdoğan’ın
bu İsrail karşıtı söyleminin ve tepkisinin hiç kuşkusuz ki zirve yaptığı an
Davos Platformunda İsrail Cumhurbaşkanı Peres’in yüzüne karşı dünyanın izlediği
canlı televizyon programında hakaret dolu ağır sözlerle yüklenmesi oldu.
Uğradığı bu
beklenmedik hakaretlere rağmen Türkiye’den özür dilemek durumunda kalan İsrail
Cumhurbaşkanı Peres olayın hararetini soğutma ve ilişkileri yumuşatma çabaları
sergiledi. Ancak Başbakan Erdoğan kendi şahsında Türkiye’yi küçük düşüren ve
bölge barışına darbe vuran kanlı Gazze baskınını, İsrail ise Cumhurbaşkanına
yapılan ağır hakaretleri unutacak gibi değildi.
Nitekim
Türkiye’nin Tel-Aviv Büyükelçisi İsrail Dışişleri Bakan yardımcısı tarafından davet
edilip alçak bir koltuğa oturtulurken özellikle düzenlenen tertibe
gazetecilerin dikkati çekilerek kasıtlı yapıldığına vurgu yapıldı.
Türkiye
ile İsrail arasında yeni bir krize yol açan bu olaydan sonra ilişkiler daha da
gerildi ve karşılıklı olumsuz yeni adımlar atıldı. İsrail ile yapılan askeri tatbikatlar
iptal edilerek inadına Suriye ile sınır tatbikatları yapıldı.
Türkiye-İsrail
ilişkilerini tarihinde hiç olmadığı kadar geren olay ise İHH liderliğinde
uluslar arası bir yardım filosu Gazze’ye insani yardım götürürken Mavi Marmara adlı
gemiye uluslar arası sularda baskın düzenlenip 9 kişinin öldürülmesi,
onlarcasının yaralanması ve el konulmasıydı. Başta bölge ülkeleri olmak üzere
tüm dünyada büyük heyecan uyandıran olay uzun süre dünya gündemini işgal etti
ve büyük yankılara yol açtı.
Ayrıca
İsrail’in Mavi Marmara gemisine yaptığı kanlı baskından 3 saatlik bir aradan
sonra PKK da ilk kez Türkiye’nin bir deniz üssünü vurarak İskenderun’da
askerlerimize büyük kayıplar verdirdi. Ardından da şiddeti ve saldırı
eylemlerini tırmandırmaya başlayan PKK kanlı terörünü hala aralıksız
sürdürüyor.
Başbakan
Erdoğan PKK’yı bu süreçte yaptığı eylemler nedeniyle taşeron örgüt diye
niteleyerek üstü kapalı İsrail adına terör yapmakla suçladı. AKP Genel Başkan
Yardımcısı Hüseyin Çelik ise İsrail’in Mavi Marmara baskını ile PKK’nın
İskenderun Deniz Üssüne saldırısının birkaç saat arayla art arda
gerçekleşmesinin bir tesadüf olamayacağına dikkat çekerek daha açık konuştu.
Çiçeği
burnundaki yeni CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da PKK’nın bir ilk olarak
İskenderun Deniz Üssüne yaptığı saldırının Mavi Marmara Gemisine yapılan kanlı
baskından hemen sonraya rastlamasının oldukça ilginç olduğuna dikkat çekti.
Birçok
strateji uzmanı da İskenderun’un Gazze gibi Akdeniz’in doğu kıyısı üzerinde
ortak bir çizgide bulunmasına dikkat çekerek ve olayın PKK’nın terör geçmişinde
bir ilk olduğunun altını çizerek İsrail ile bağlantısı ve yüklenmek istenen
mesaj üzerinde çeşitli değerlendirmeler yaptı.
Sonuçta
resmi ağızlardan resmen açıkça ifade edilmese de bölücü PKK terörünün İsrail
ile bağlantısı üzerinde birçok yorumlar yapılarak kamuoyuna zımnen yansıtılarak
toplumun şuuraltına yerleştirildi. Elbette ki böyle bir iddianın resmen dile
getirilmesi savaş açmayı gerektirdiği için kaçınıldı.
Mavi Marmara baskını üzerine en üst düzeyde
yükselen resmi tepkiler giderek azalıp olay küllenmeye yüz tutarken; buna
karşın uluslar arası platformlarda ve diplomatik sahada Türkiye pres uygulayıp
İsrail’i köşeye sıkıştırmayı sürdürdü.
İsrail’in
özür dilemesini, öldürdüğü vatandaşlarının ailelerine tazminat ve yol açtığı
zarar-ziyanın ödemesini, Gazze’ye uygulanan ablukanın kaldırılmasını ısrarla
isteyen Türkiye bunlardan hiçbir şekilde vazgeçmeyeceğini her vesile ile tekrarladı,
halen de tekrarlıyor.
Türkiye
bazı çevrelerin iddia edip beklediği gibi İsrail’e yönelik bu taleplerine karşı
henüz uluslar arası tepkilere ve yaptırımlara muhatap olmuş değildir.
Siyonistlerin kontrolündeki dünya medyası ve içimizdeki İsraillilerin ısrarla
ifade ettikleri gibi İsrail karşısındaki tutumu nedeniyle ne ABD ne de Avrupa
Birliği Türkiye’ye yönelik belirgin bir olumsuz tavır sergilemedi.
Türkiye’nin
Birleşmiş Milletlerdeki etkinliği de sekteye uğramadan devam ediyor.
Türkiye’nin bu karşı konulmaz yükselişi karşısında İsrail ve işbirlikçileri tam
bir panik içerisinde şaşkınları oynamaktadır.
İsrail
Türkiye’nin eski Türkiye ve de herhangi bir ülke olmadığını tüm dünya ile
birlikte her geçen gün daha iyi anlıyor. Bu yüzden karizmayı çizdirmeden geri
adım atmanın yollarını arıyor. Şu haber bu gerçekliğin bir yansıması olarak
fevkalade önemlidir:
“Mavi Marmara gemi baskını için uluslararası
komisyon kurulmasına karşı çıkan İsrail, Türkiye'nin ısrarlı tutumu karşısında
geri adım attı ve BM'ye ‘prensipte evet’ dedi.
İsrail, Mavi Marmara baskınını
araştırmak üzere Birleşmiş Milletler (BM) tarafından bir komisyon kurulmasına
razı olduğu açıklandı. Komisyona başkanlık yapması beklenen isim ve hangi
ülkelerden temsilciler olacağı da belli oldu.
İsrail Ordu Radyosu'nun haberine göre Savunma
Bakanı Ehud Barak, New York'ta BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'la yaptığı
görüşmede böyle bir komisyonun kurulmasına prensipte 'evet' dedi.
Başkanlığını Yeni Zelanda eski
Başbakanı Geoffrey Palmer'in yapması beklenen komisyonda ABD, BM, Türkiye ve
İsrail'den temsilciler görev alacak.
İsrail'in kendi kurduğu komisyon
ise Mavi Marmara baskınıyla ilgili çalışmasını geçtiğimiz günlerde
tamamlamıştı. Raporda gemiye çıkarma yapan İsrail ordusuna bağlı özel
birliklerin kusurlu olduğu belirtilmişti.
AKTİF HABER”
Türkiye ile ilişkilerinin daha fazla bozulup
ileri merhalelere varmadan bu minvalde devam etmesi halinde bile dayanılmaz
sıkıntılara düşecek olan yine İsrail’dir. Türkiye ise İsrail ile ilişkileri ne
kadar düşük düzeye inse aksine o kadar kârlı çıkacaktır. Bu sadece Arap
ülkelerinde yükselen itibarı ve sempatisi nedeniyle değil; sadece İsrail
yararına işleyen ikili ilişkilerin kesilmesinin Türkiye için olumlu sonuçlara
yol açacak olması nedeniyledir de.
İşbirlikçi
unsurlar ve yapılanmalar nedeniyle Türkiye İsrail ilişkileri adeta birleşik kap
gibidir. Her türlü istihbarattan tutun da teknolojik transferlere kadar
Türkiye’nin tüm imkânları bu sayede İsrail’e peşkeş çekilmektedir.
Özellikle
savunma teknolojisi sahasında zannedildiğinin aksine Türkiye İsrail’den çok daha
ileri noktalardadır. Başta Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki unsurlar olmak
üzere İsrail işbirlikçisi yapılanmalar yüzünden Türkiye’nin her sahada elde
ettiği başarılı çalışmalar İsrail’den saklı tutulamamaktadır. Zaten İsrail dünyada
teknoloji hırsızlığı ve bilgi sızdırma yöntemleri ile bugünkü imkânlara sahip
olmuştur.
İsrail
ile ilişkilerinin bozulması ve kötüleşmenin giderek tüm sahalara yayılıp
derinleşmesi Türkiye’nin her bakımdan büyük yararınadır. İsrail ise Türkiye’den
her sahada hem büyük yararlar elde etmektedir, hem de bölgede rakip bir ülke
olması nedeniyle Türkiye’nin her türlü yararı kendisi için gocunma nedenidir.
Esasen
üzerinde Büyük İsrail’in kurulacağı Nil ile Fırat arasındaki arzımevud topraklarının bir kısmı
Türkiye sınırları içerisindedir. Güneydoğu bölgesi ve Kıbrıs arzımevudun parçaları olarak
nitelenmektedir.
Önce
Birinci Körfez Savaşı sırasında güney sınırlarımıza yakın konuşlandırılan Çekiç
Güç Erbakan Başbakanlığındaki 54. Hükümetin kararlılığı sonucu bölgeden
uzaklaştırıldı. Arkasından da Çekiç Güç’ün konuşlandırılmasındaki asıl amaç
olan Büyük Ortadoğu Projesi ambalajı içindeki Büyük İsrail planı Türkiye’nin
diplomatik atakları ile sonuçsuz kaldı.
Türkiye’nin
BOP eş başkanlığına getirilmesi de tam aksine bu dosyanın rafa kaldırılmasına
yol açtı. Aynı zamanda Türkiye’nin eş başkanlığını yürütmekte olduğu Medeniyetler İttifakı Projesi de özellikle
Büyük Ortadoğu Projesini işlemez
hale getirdi.
Çünkü
Büyük Ortadoğu Projesi İslam
Ülkelerinin İsrail’in güvenliği esas alınarak yeniden yapılanmasını öngören bir
planın ürünüdür. Medeniyetler İttifakı
Projesi ise Türkiye’nin Batı
Medeniyeti karşısında İslam
Medeniyetini temsil etmesini esas alan bir barış ve işbirliği planının adıdır.
Bazı
çevreler kasıtlı şekilde her ikisini de bir birinin tamamlayıcısı ve Siyonizm
tarafından hazırlanan projeler olarak takdim etseler de gerçek öyle değildir.
Nitekim Medeniyetler İttifakı Projesi gündeme gelince Büyük Ortadoğu Projesi dünya
gündeminden çıkarıldı. Medeniyetler
İttifakı konusunda en ısrarlı olan ve başı çeken ülke Türkiye olmasına
karşın Batı Dünyası ve içimizdeki İsraillilerin çok soğuk baktıkları açıkça
gözlemlenen bir husustur.
Türkiye’nin
yükselen bir ekonomi, etkin bir diplomasi ve büyük bir askeri varlık olarak
bölgesinin lideri ve bir dünya gücü haline gelmesi İsrail’i kelimenin tam
anlamıyla çıldırtmaktadır. Kendi varlığı ve bölge üzerindeki emelleri için
büyük bir tehdit ve tehlike olarak gördüğü Türkiye’nin bu hızlı yükselişi
karşısında İsrail en etkili araç olarak bölücü terör örgütü PKK’yı taşeron
olarak kullanmaktadır.
PKK aslında geçmiş yıllarda CİA ve MOSSAD ile
birlikte iç içe çalışan MİT tarafından 12 Eylül öncesi SAĞ-SOL anarşisinin sona
erdirilmesi ve ardından başlatılan ASALA Ermeni terörünün de amaca hizmet
etmediğinin görülmesi üzerine bir bölücü terör örgütü olarak kuruldu.
Bugüne
kadar İsrail tarafından sevk ve idare edilen PKK Avrupa Birliği ülkelerinden ve
ABD’den sürekli doğrudan ya da dolaylı mali, istihbari, lojistik ve siyasi
destek aldı. Ancak bölücü terör örgütü PKK’nın kökünün kazınmamasının tek
nedeni gördüğü bu uluslar arası destekler değildi. İsrail’in Türkiye
içerisindeki bir uzantısı olan devlet içerisindeki Ergenekon yapılanmasının da
PKK’ya çok yönlü destekler sağladığı bugün artık çeşitli olaylarla kanıtlınmış
bulunuyor.
Türk
Silahlı Kuvvetleri, yüksek yargı, üniversiteler, sermaye, medya, siyaset ve
sivil toplum örgütleri içerisinde derin bir yapılanmaya ve geniş bir
hinterlanda sahip olan İsrail ilk önce adeta MOSSAD ile iç içe çalışan MİT’ten
ayıklandı. Birbirinden bağımsız farklı birtakım istihbarat birimleri
oluşturulup istihbarat tekeli kırılan MİT nihayet kontrol altına alınarak ülkenin
milli çıkarlarına hizmet eder hale getirildi.
Şu
ilginç haber bu gerçekliği bütün açıklığıyla net olarak ortaya koymuyor mu?
“Türkiye'de en önemli kurumların
başına 'Beyaz Türkleri' görmeye alışmış İsrail 'Kara Türkler' onlara rezerv olan
makamlara gelince hep aynı tavır... Önceleri irticacı yaftası takıyorlardı
şimdi İrancı...
İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak,
Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı’na getirilen Hakan Fidan’dan rahatsız
olduklarını söyledi. Barak, İsrail Ordu Radyosu’na yaptığı açıklamada ‘Türkiye
dost bir ülke, aynı zamanda stratejik müttefikimiz. Ancak geçen haftalarda
gizli servisin başına İran destekçisi bir kişinin atanması bizi
endişelendiriyor’ dedi.
Savunma Bakanı, ‘bu atamanın gizli
bilgilere İranlıların ulaşmasına neden olabileceğini’ öne sürdü. İsrail’in
saygın gazetesi Haaretz de 7 Haziran’da yayınladığı haberde Fidan’ın
atanmasının İsrail’de kaygı yarattığını ve ‘İran’ı savunan, İsrail-Türkiye
ilişkilerinde bilinçli değişiminin gerçekleşmesine katkıda bulunan bir kişi
olduğuna’ inanıldığını yazmıştı.
Haaretz haberinde şu ifadeleri
kullanmıştı: ‘İsrail savunma kurumları ve özellikle MOSSAD’ın, Türkiye’nin
ulusal istihbarat örgütü (MİT) ile bağları olan dış ilişkileri bölümü, bu
atamanın Türkiye’nin İsrail ve İran ile ilişkileri açısından sonuçlarından
endişeli. Fidan Başbakan Tayyip Erdoğan’a çok yakın bir isim. İsrail güvenlik
kaynakları, Mavi Marmara olayının, Fidan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu
ile birlikte Erdoğan tarafından organize edilen, İsrail ile Türkiye arasındaki
ilişkilerde bilinçli bir değişimi yansıdığına inanıyorlar.
Fidan’ın atanması, Erdoğan’ın,
hem dış hem de savunma politikası açısından Türk istihbarat toplumunun bazı
sivil elemanları ve İslamcı partinin gücüne ana bir tehdit olarak algılanan üst
düzey askeri kadroları üzerindeki kontrolünü güçlendirmeye katkıda bulunacak.
Fidan Dışişleri Bakanı Davutoğlu’yla birlikte Türkiye, Brezilya ve İran
arasındaki uranyum takası anlaşmasını da formüle etti’ diye yazdı.
Kaynak:
Vatan”
Nicedir, gerçek anlamda milli
bilinç ve karakter kazandırılarak güçlendirilip etkin duruma getirilen
istihbarat örgütleri ülkedeki bütün kurum ve kuruluşlar içerisindeki İsrail
uzantısı her türlü yapılanmaları izlemeye alarak karıştıkları suçları tespit
edip yargı önüne çıkarıyorlar. İstihbarat birimlerinin Emniyete aktardığı
bilgilere dayanılarak yapılan sayısız operasyon sonucu bugün mahkemeler, ceza
ve tutuk evleri örgütsel suçlularla dolup taşıyor.
Bu
sürecin sonunda bütün dünyanın hayretle izleyip merakla neticesini beklemekte
olduğu Ergenekon Davasına ilişkin soruşturmalar, tutuklamalar ve yargılamalar
devam etmektedir. Emekli birçok Kuvvet ve ordu komutanı, muvazzaf general ve
subay olarak yüzlerce TSK mensubunun yargılandığı Ergenekon Davasında eski YÖK
başkanları, üniversite rektörleri, gazeteciler ve çeşitli sivil toplum
kuruluşları temsilcileri de sanık konumunda bulunuyor.
Milli
istihbarat ekseninde yürütülen Ergenekon Davası bağlamında sürdürülen mücadelede
başta yargı, siyaset, medya ve örgütlü toplum kesimleri bölünmüş durumdadırlar.
Ancak sınır tanımayan milli istihbarat birimlerinin her gün ortaya çıkarıp
kamuoyunun gözleri önüne serdiği çarpıcı belge ve bilgiler Ergenekon Davası
savunucularını giderek dayanılmaz şekilde zor durumda bırakmaktadır. Bu da
zamanın Ergenekon destekçisi İsrail yanlısı kesimin kum saatindeki gibi
aleyhine işlemesine yol açmakta ve düne kadar ülkenin hâkim gücü konumundaki
kesimler hızla marjinalleşmektedir.
Millî
istihbaratın art arda medyaya ve internet sitelerine servis ettiği bilgi ve
belgeler Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde PKK bölücü terör örgütü ile
birlikte hareket eden üst düzey unsurların varlığını da çarpıcı şekilde gözler
önüne sermektedir.
Bugüne
kadar PKK tarafından güvenlik güçlerine yönelik gerçekleştirilen birçok kanlı
baskının TSK içindeki işbirlikçiler desteğinde gerçekleştirildiğini gösteren
bilgiler ve belgeler medya üzerinden kamuoyuna yansıtıldı.
En
son olarak da bu Ağustos’ta görev süresi dolmakta olan Genelkurmay Başkanı Org.
İlker Başbuğ’un oğlunun PKK davasında yargılanan bir gençle birlikte çektirdiği
gayet samimi ve candan pozların istihbarat tarafından medyaya verilmesi ülke
gündeminde yer alıp tartışmalara yol açarak kamuoyunda büyük heyecana ve
tedirginliğe neden oldu.
Genelkurmay
Başkanı Başbuğ’un oğlunun PKK’lı sanık ile verdiği candan pozların, Star
Televizyonu anchormani bir Sabetayist olan Uğur Dündar’a verdiği röportajda
Emniyeti suçlaması üzerine misilleme olarak kamuoyuna yansıtılması da manidar
bulundu.
Emniyetin
elinde 3 yıldan beri bulunduğu bildirilen bu fotoğrafların Genelkurmay Başkanı
Başbuğ’un girişimleri sonucu kamuoyuna yansıtılmadığı da ortaya çıktı. İster
istemez bu fotoğrafların Genelkurmay Başkanlığı süresince Org. Başbuğ’a şantaj
olarak kullanılıp kullanılmadığı sorusu da akıllara gelmektedir.
Daha
önce de Org. İlker Başbuğ’un Kudüs’teki ağlama duvarı önünde dua ederken ve
fanatik Yahudilerle samimi pozlar verirken çekilmiş fotoğrafları medya üzerinden
kamuoyuna yansıtılmıştı.
Mavi
Marmara Gemisine yapılan kanlı baskın ve ardından da İskenderun Deniz Üssüne
yapılan PKK saldırısı sırasında İsrail-Türkiye ilişkilerinin tamamen koptuğu
bir sırada Genelkurmay Başkanı Eşkenazi’nin mevkidaşı Başbuğ ile teklifsiz bir
telefon konuşması yaptığının resmi Genelkurmay sitesinde duyurulması da
herkesin aklını karıştırmıştı.
Ve
nihayet haklarında mahkemece tutuklama kararı çıkarılan muvazzaf subayların
orduevlerinde saklanıp teslim olmamaları ve himaye edilmeleri, Genelkurmay
Başkanı Başbuğ’un onların durumuna ilişkin Başbakan ve Cumhurbaşkanı ile
görüşmeler yaptığının medyada yer alması son derece tedirgin edici olmuştur.
Ergenekon
Davasına ilişkin sanıklar hakkında bugüne kadar pek çok çelişkili ve tartışmalı
yaklaşım sergilemiş bulunan İlker Başbuğ’un bağımsız yargıya müdahale olarak
algılanabilecek bu son tutumunun da Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsal olarak
itibarını gölgelemesi söz konusudur.
Türk
Silahlı Kuvvetleri mensuplarından suça bulaşmış olanların sivil mahkemelerde
yargılanmasını ve yüksek yargı organlarının mevcut ideolojik yapılanmalarının
ıslah edilmesini de öngören anayasa değişikliği paketi için referandum
sürecinin yaşandığı ülkede bu tür gelişmeler EVET oylarını arttıracak şekilde
tetikleyecek niteliktedir.
Yüce
Milletimiz Ergenekon Davası nedeniyle Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının
içine düştükleri durumu ibretle izlerken Genelkurmay Başkanlığının çok açık ve
net olmayan tutumunu da tasvip etmemektedir.
Bu
yüzden Türk Silahlı Kuvvetlerinin darbe yapma yetenek ve imkânlarını ortadan
kaldırmaya, yüksek yargı organlarının da darbelere çanak tutan, siyasal
iktidarlara ayak bağı olan ideolojik saplantılardan kurtarılmasına yönelik
maddelerin referandumda EVET oylarını, statükodan beslenen imtiyazlı çevrelerin
tüm yaygaralarına rağmen olumlu etkileyeceği beklenmektedir.
Her
geçen gün Türkiye’nin kontrolünden çıktığını gören İsrail, içerideki
yapılanmasına ait her türlü unsurları seferber ederek PKK ile işbirliği
içerisinde bir direniş sergilemektedir. Ancak Türkiye’de giderek azalan ve
etkisi stratejik önemini yitiren İsrail işbirlikçisi yapılanmalar yükselen
milli şuur karşısında ortaya çıkmaktan çok yeniden kamufle olmaya yönelmektedirler.
Buna
karşın istihbarat birimleri geçmişteki faaliyetleri de dâhil her türlü suç
örgütünü ve destekçilerini belgeleriyle medya aracılığıyla kamuoyunda
sergilemektedir. Ne var ki Türkiye’yi bağımsız, özgür ve milli çıkarlarını
gözeten bir ülke konumuna getiren milli istihbarat unsurlarının İsrail’in
dikkatinden kaçmadığı görülüyor.
İsrail’in
tek umudu haline gelen bölücü terör örgütü PKK’nın anayasa değişikliğine
ilişkin referandum sonrasında ordu içerisindeki destekçilerinin yargı önüne
çıkarılması ile tasfiye sürecine sokulacağı beklenmektedir. Çünkü bugüne kadar
kaç kez bitirilme noktasına getirilmişse yeniden canlandırılan PKK’nın bu
kabiliyete MİT ve Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki İsrail işbirlikçisi
unsurlardan aldığı destek sayesinde sahip olduğu düşünülmektedir.
Türkiye
küresel krize rağmen güçlenen ekonomisi, etkin diplomasisi, üstün teknolojiye
sahip güçlü ordusu ve her türlü gizli suç örgütünün korkulu rüyası haline gelen
milli istihbarat birimleri sayesinde iç ve dış düşmanlarını dize getirmektedir.
Türkiye’nin
bölgedeki tek rakibi İsrail ise bu gidişi durdurmak için can havlıyla her yola
başvurmakta, PKK ve diğer işbirlikçi yapılanmalarını hareket geçirmek için her
türlü çılgınlığı göze alabileceği izlenimini vermektedir. Ama bu nafile
çırpınışlardan bir sonuç çıkmaz. Çünkü zamanın ruhu Türkiye’yi yeniden büyük ve
lider bir ülke yapmaya meyyaldir.
Geçen
19. ve 20. yüzyıllar Siyonizm’in yükseldiği yüzyıllardı. Siyonistler
milletimizden dünya liderliğini aldılar. Ama artık 21.yüzyıl yeniden bu
emanetin sahibine iade edildiği bir yüzyıl olacaktır.
Bütün
bunlar rastgele ve kendiliğinden oluyor değildir. Her şey ezeli takdir
içerisinde 14 asır önceden bildirildiği gibi gerçekleşmektedir. Önce DECCALİYET
yeryüzüne hâkim oldu; şimdi de MEHDİYET hâkim oluyor.
Siyonizm
insanlığa üst üste iki cihan savaşı yaşatarak tarihin en büyük acı ve
ıstıraplarını yaşattı. Erbakan ise insanlığa barış ve huzur dolu bir saadet
asrı armağan etmek üzere tüm gücü ile mücadelesini sürdürüyor. Tüm çabası Adil
Düzen’in hâkim olduğu herkesin hakkını eksiksiz aldığı Yeni Bir Dünya için.
Bu,
Yüce Yaratıcının bütün peygamberler aracılığıyla duyurduğu en büyük vaadidir.
O
her şeye gücü yeten ve vaadinden dönmeyendir.
Sayı:
617

































