Generallerin YAŞ direnişinin arka planında
ne vardı;
İSRAİL PARMAĞI MI?
Son
askeri şura toplantılarında kamuoyunda hararetli tartışmalara dolayısıyla da
heyecan ve gerilime yol açan generallerle hükümet arasında uzlaşma sağlanamayıp
Türk Silahlı Kuvvetleri üst komuta kademesinin şekillenmesine ilişkin atamalarının
yapılmasında uzun bir süre yaşanan sıkıntıların, zorlukların birçok nedenleri, gerekçeleri
üzerinde duruldu, irdelendi.
Ancak
bu beklenmedik sıra dışı gelişmenin dış boyutu nedense hiç kamuoyu gündemine
getirilmedi, dikkate alınmadı, göz ardı edildi, es geçildi. Bu tabii olarak mı
böyle oldu; yoksa kasıtlı olarak sürpriz gelişmenin bu yönü gözlerden kaçırılıp
tartıştırılmak istenmedi mi?
Oysa
askeri şura toplantılarının yapıldığı günlere denk gelen Türkiye ile İsrail
arasında MİT Müsteşarlığına Hakan Fidan’ın getirilmesine ilişkin yeni bir
diplomatik kriz gündemde idi. Nedense İsrail’in MİT Müsteşarının atanması
konusuna bu kadar yakından ilgilenmesi ile YAŞ kararlarındaki uyuşmazlık
arasında bir ilinti kurulmadı, kurulmak istenmedi.
Saldırıya
uğrayan İHH’nın Mavi Marmara Gemisinin İskenderun limanına getirilmesine
ilişkin haberi verirken “baskında 9 Türk
ölmüştü” şeklinde belirsiz bir ifade kullanıp İsrail askerlerinin silahla
öldürdükleri unutturularak sanki havasızlıktan veya ezilerek öldükleri gibi bir
intiba vermeye çalışan Siyonist işbirlikçisi medya elbette ki YAŞ ve
sonrasındaki direnişin bu yönünü görmez.
Peki,
emperyalizm denildiğinde, dış güçlerden söz edildiğinde mangalda kül bırakmayan
sürü sepet kalem ve kelam erbabının “MİT
Müsteşarı atamasıyla bu kadar yakından ilgilenen bir İsrail YAŞ’taki terfi ve
atamalarla hiç ilgilenmez mi?” şeklinde bir basit mantık yürütmek dahi neden
aklına gelmedi?
Generallerimiz,
maşallah, Kara Kuvvetleri Komutanlığı gibi bir makamı bile elinin tersi ile
itip emekliliğini isteyebilecek kadar feragat sahibi iken, Hükümetin göreve
getirmek istediği kişiler de yine aynı eğitimle yetişip en üst rütbelere
yükselmiş subaylar arasında belirlenip başka bir kurumdan getirilmeyeceklerine
göre acaba bunca sıkıntı neden yaşandı; güçlük neden çıkarıldı?
…Ve
generallerimiz hükümete karşı verdikleri şanlı direnişlerinde üst üste
toplantılar, uzun uzadıya görüşmeler yapıp strateji belirlerken aba altında gösterdikleri
sopanın arka planında darbe yapma seçeneği de masada var mıydı?
Olayları
yüzeysel olarak değerlendiren bazı sığ görüşlüler “Türkiye’de artık darbe olması imkânsız, o günler geride kaldı”
gibi temelsiz afakî söylemlerle kendilerini ve itibar edenlerini rahatlatmaya
çalışsalar da acı gerçeklik o ki darbe olasılığı hiçbir şekilde henüz yok
edilebilmiş değildir.
Ülkede
hala askeri darbelere teşne yalnızca kendine demokrat bunca yandaş ve İsrail’in
çıkarlarını Türkiye çıkarlarının önünde tutup pervasızca savunan bunca
işbirlikçi varken darbe olmaz diyebilmek nasıl bir aymazlıktır, anlamak zor.
Geçmişteki
askeri darbelerin başarılı olanların tamamının dışarıdan planlandığına ilişkin
bilgi ve belgelerin işportaya düştüğü bu ülkede iç konjonktüre bakarak artık
darbe filan yapılamaz diye ahkâm kesmenin özel bir anlamı ve kastı mahsusa
ilişkin bir karşılığı yoksa zevzeklikten öte bir değeri olmaz.
CHP
büyük kurultayına bir hafta kala rakipsiz tek aday olarak yeniden genel başkan
seçilmeyi beklerken; muhatap olduğu uluslar arası boyutlu bir komplo ile
elimine edilen Deniz Baykal uzun süredir devam eden suskunluğunu -ilginçtir- üst
komuta kademesine ilişkin atamaların YAŞ’ ta karara bağlanıp
sonuçlandırılamaması nedeniyle çıkan “kriz”
üzerine bozdu.
Medyaya
verdiği beyanatlarla karşı cepheden ateş etmesine rağmen imalı göndermeler ve
noktasal atışlarla generallerin direnişini kırmaya yönelik son derece etkili
altın vuruşlar yapan Deniz Baykal, Hükümetin elini güçlendirerek uzlaşma
sağlanmasında en etkin faktör oldu diyebiliriz.
Bakınız
Baykal iktidara muhalefet zarfı içinde askerlere yönelik ne mesajlar verdi…
1-Hükümet
askeri darbe olasılığı söz konusu olduğu için değil; tam aksine darbe yapılması
imkânı tamamen ortadan kalkmış bulunduğu için rahat hareket ediyor…
Bu
sözlerin o yaşanan süreçteki anlamı generallere şöyle bir mesaj vermek
olmuştur: Sakın ha darbe gibi bir
çılgınlık düşünmeyesiniz. Siyasi konjonktür ve şartlar asla uygun değildir;
kesinlikle başarılı olmaz. Böyle bir şeye bulaşırsanız içinden çıkamazsınız!
2-
YAŞ öncesi çıkartılan tutuklama kararının zamanlaması manidardır, yargı kullanılmıştır.
Bununla
verdiği mesaj şuydu: Eğer darbe ya da
müdahale girişiminde bulunursanız sorumluk yükleyeceğiniz muhatabınız tek
başına sadece siyasi iktidar olmaz, yargı da işin içindedir. Bu yüzden hiçbir
meşruiyet dayanağı, gerekçesi, zemini bulamazsınız!
3-Sermaye,
medya, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları iktidar tarafından kontrol
altına alınmıştır.
Bununla
verdiği mesaj şuydu: Darbe veya herhangi
bir askeri müdahale girişimi halinde eskiden olduğu gibi size destek verebilecek
bir sermaye, medya, üniversite, örgütlü toplum yoktur. Aksine hepsi bütünüyle
iktidar safında yer alacaklarından yalnız başınıza kalırsınız ve hiç içinden
çıkamazsınız!
4-Hükümet
izlediği politikalarla Türk Silahlı Kuvvetlerinde birlik, beraberlik, iç
dayanışma ve moral bırakmamıştır.
Bununla
verdiği mesaj ise şuydu: Bütün hepsinden
daha vahim ve tehlikeli olanı da TSK yüksek komuta kademelerinde, çeşitli
birimlerinde yeterince iktidar yanlıları vardır. İktidar onlarla işbirliği yaparak
her türlü girişiminizi sonuçsuz bırakır, zor durumda kalırsınız, tasfiye
edilirsiniz! Uzlaşın, bari mevcut vaziyeti kurtarın.
Generallerin
seri toplantılar yaptıkları, en hareketli oldukları bir sırada Baykal uzun
süredir medyaya konuşmazken birden kameraların karşısına çıkmış ve ustaca bir
diyalektik içerisinde hedef şahıslara mesajlarını iletmiş ve bize kalırsa bu
mesaj gereğince de hareket edilmiştir.
Deneyimli,
öngörülü ve güvenebilecekleri bir siyasetçi olarak Baykal’ın bu mesajlarını
almış olan generaller gereğini de yapmışlardır.
Baykal
gerçek bir yurtsever olarak ülkenin, milletin selametini düşünüp verdiği
mesajlarla bu generalleri de sonu hüsran olan bir maceradan alıkoymayı
başarmıştır. Baykal bu mesajlarıyla krize ilaç gibi gelirken en büyük bir
iyiliği ise iktidara yapmıştır. Çünkü iktidara karşı başlatılan bir direniş
gayet suhuletle uzlaşma ile sonuçlanmış ve Başbakan Erdoğan bundan zaferle
çıkmıştır.
Başbakan
da bunu anında fark edip miting meydanlarında derhal Kemal Kılıçdaroğlu’ndan
Baykal’ı tasfiye eden kasetli komplonun hesabını sordu. Başbakan Erdoğan da
Baykal’ın hesabını sorarken çok iyi bir gerekçe, ışıltılı bir ambalaj bulup
şahane bir mantıkla hareket etti.
Siyaset
bir tezgâha karşı laf üretilerek, doğrucu Davutluk yapılarak yapılamaz. Bir
tezgâha mutlaka bir karşı tezgâh kurarak ancak çıkış yolu, kurtuluş çaresi
bulunabilir.
Deniz
Baykal getirildiği tezgâhtan laf üreterek, yapılanları anlatmak için kendini
paralayarak kurtulamayacağını anladığı için siyasi hayatının en kısa
açıklamasını yaparak direniş göstermeden istifa etti ve köşesine çekildi.
Yaptıklarından ötürü Kemal Kılıçdaroğlu, 52 yıllık dava arkadaşı Önder Sav ve
diğerleri için hiçbir şey de demedi. Aksine hiçbir şey olmamış gibi salt
milletvekili olarak çalışmalarına destek verdi.
Deniz
Baykal’ın bundan böyle kişisel olarak siyasetten beklentileri var mıdır, varsa
bunları ne derece gerçekleştirebilir bilemeyiz. Ama bir yurtsever siyasetçi
olarak şimdiki konumuyla da ülkesine, milletine yapabileceği çok şey var bundan
asla geri durmamaktadır.
Hiç
şüphe etmiyoruz ki Deniz Baykal’ı tasfiye eden tezgâhı kurup acımasızca işletenler
asla bunu Kemal Kılıçdaroğlu’nu CHP’nin başına getirmek için yapmış olamazlar.
Kılıçdaroğlu sadece bir ara formül için kullanıldı. Belki referandum sonrası
ama en geç genel seçimin ardından hakkında bir kampanya başlatılıp olağanüstü
kurultaya gidilerek asıl düşündükleri kişiyi CHP’nin başına getirmeye
çalışacakları muhakkaktır.
Başından
beri Deniz Baykal’ın İsrail, ABD, Avrupa Birliği ve Sosyalist Enternasyonal
gibi Siyonist güçlerle yıldızının bağdaşmadığı bilinen bir durumdur. Baykal’ı
siyaset dışına itmek adına CİA’nın birçok tezgâha adının karıştığı da kamuoyunun
malumudur. Buna karşın devletin
Baykal’ı koruyup kolladığı da bir vakıadır. Nitekim son komplo için Baykal “eğer devletin zirvesi isteseydi
önleyebilirdi” diyerek bunu izhar etmiştir.
Birtakım
gelişmeler gösteriyor ki devlet CHP’nin Sabetayist unsurlar tarafından yeniden
ele geçirilmesi planına karşı bir plan geliştirmektedir. Deniz Baykal’ın hırçın
muhalif rakibi Mustafa Sarıgül ile bir görüşme yapmış olması bunun en güçlü
sinyalini vermiş bulunuyor.
Son
YAŞ toplantısında ortaya çıkan krizin aşılmasında sürpriz şekilde ortaya çıkıp
sonuç alıcı faktör olması da aynı planın bir parçasıdır.
Ayrıca
CHP lideri Kılıçdaroğlu ile Başbakan Erdoğan arasındaki ilginç polemik de bu
planın ipuçlarını çok güçlü şekilde vermektedir.
Kemal
Kılıçdaroğlu, “Genelkurmay internet
sitesine 27 Nisan 2007 gece yarısı konulan bildiri 22 Temmuz 2007 Genel
Seçiminde AKP’nin oylarının olağanüstü artmasına neden oldu. “Bildiriyi bizzat
ben yazdım” diyen Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükünıt’ı da Hükümet Üstün
Hizmet Madalyası verdikten sonra emekli olduğunda da Audi marka pahalı bir
zırhlı araçla ödüllendirdi. Daha önce Başbakan
Erdoğan’ın kendisi ile baş başa uzun bir görüşme yaptığı da dikkate alındığında
bu ikilinin ta baştan planlı olarak birlikte hareket ettikleri anlaşılıyor. Değilse
Hükümet 27 Nisan bildirisine büyük tepki gösterdiği halde neden “bildiriyi ben
yazdım” diye itiraf eden emekli Genelkurmay başkanı Yaşar Büyükanıt için suç
duyurusunda bulunmuyor?” şeklinde miting meydanlarında iktidara yüklenirken
aynı minvalde çok daha çarpıcı bir cevap da muhatabından geldi.
Başbakan
Erdoğan da yine miting meydanlarında CHP Lideri Kılıçdaroğlu’na verdiği son derece
enteresan cevapta şunları söyledi:
“Eğer CHP Genel Başkanının yaptığı
gibi düz mantıkla hareket edecek olursak o takdirde eski genel başkan Deniz
Baykal’a yönelik kasetli komplo da kime yaradıysa, kimin ekmeğine yağ sürdüyse
arkasında o vardır demektir!
Önce Deniz Baykal’a sahip çıkıyormuş gibi
yaptın, gittin kendisiyle görüştün, asla aday olmayacağını açıkladın ama
sonunda aday olup koltuğuna oturdun. Peki, bütün bunlar senin bu komployu
hazırlayanlar ile ta baştan itibaren birlikte hareket ettiğini göstermiyor mu?
Sayın Kılıçdaroğlu “27 Nisan
bildirisindeki her cümlenin altına imzamızı atarız” diye açıklamada bulunan
kendisinin de içinde bulunduğu CHP’nin eski yönetimi için de suç duyurusunda
bulunabilecek mi?”
Bu
beklenmedik sarsıcı cevaplar karşısında Kılıçdaroğlu’nun diyebildiği tek şey sadece
“Başbakan CHP’nin iç işine karışıyor”
diye suçlamak oldu.
Ancak
asıl mesele Başbakan Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu ve ekibini zor durumda bırakan bu
kontratağı değil; ileriye yönelik planın ipuçlarını ele vermiş olmasıdır.
Sabetayist unsurlar CHP’nin başına koyacakları adam ve ekibi için Kılıçdaroğlu
ve ekibini tasfiye etmeye kalkıştıklarında alternatif olarak karşılarına çıkartılacak
kişinin elini güçlendirecek politik altyapının şimdiden hazırlandığı izlenimi
var.
Başbakan
Erdoğan da bu siyasi alt yapının hazırlanmasında üzerine düşeni fazlasıyla yaptığını
gözlemliyoruz Baykal’ın generallerin direnişini kırmaya yönelik verdiği adrese
teslim mesajların karşılığında!
Baykal’ın
uzun süredir sürdürdüğü suskunluğunu YAŞ krizi nedeniyle bozmasının nedeni iç
politikadan çok dış müdahale karşısında, açıkçası İsrail’in içerideki
operasyonları karşısında iktidara yardımcı olmaktır.
Çünkü
Baykal generallerin direnişinin arka planında dış parmak olduğunu hissetmiş ya
da durum kendisine bildirilmiş olmalıdır. Birtakım dış güçlerle içerideki
uzantıları tarafından generaller teşvik edilip cesaretlendirerek bir darbe veya
müdahale girişimine sürüklenebilir diye endişe etmiş olduğu için bu mesajları
vermiş olmalıdır.
Belki
de bu yönde birtakım istihbarat bilgileri alındı. Yoksa bu beklenmedik çıkışı
yapması için bir neden yoktu. Baykal’ın devlet
tarafından korunup kollandığı, devlete
karşı görevlerini onun da yeri geldiğinde yaptığı sır değildir. Zaten
Sabetayist unsurların Baykal’a karşı hiç dinmeyen kin ve öfkesinin asıl nedeni
de budur. Kaset komplosuna muhatap kılınması ve devletin zirvesi isteseydi önleyebilirdi demesinin nedeni de bu
derin ilişkidir.
Peki,
devletin zirvesi neden o komploya engel
olmak istememiş olabilir? Belki Baykal’ın ilânihaye bunca sürekli yıpratma
kampanyalarına karşı CHP’nin başında tutulmasının mümkün olmadığı, doğru da
olmadığı düşüncesi ile tezgâhın işletilmesine göz yumuldu. Belki çözüm olarak
bu tezgâha çomak sokmak yerine bir karşı tezgâh hazırlayıp daha iyi bir sonuç
alınmak istendi.
Ya
neden Baykal’ın generallere bu etkili olduğu görülen mesajları vermesine gerek
duyuldu?
Generaller
genelde yetişme tarzları, ayrı ve farklı ortamlarda yaşamaları nedeniyle siyaseti
pek bilmezler, toplumsal yapıyı tanımazlar. Bir askeri müdahale için iç ve dış
konjonktürün, ortam ve şartların elverişli olup olmadığını bu yüzden doğru
şekilde tespit edemezler. Ülkenin ve kendilerinin başlarına nelerin geleceğini
de yeterince öngöremezler. Gelişmelerden dış güçlerin asıl amaçlarının ne
olduğunu da çok doğru algılayıp isabetli değerlendiremezler.
Bütün
bu konulardaki kifayetsizliklerine rağmen temelsiz bir özgüvene sahiptirler,
her türlü sorunun üstesinden gelebileceklerini vehmederler. Her şeyi savaş
mantığı içerisinde düşündükleri için de kayıplarını ve her türlü zarar ziyanı maddi
ölçüler içerisinde mütalaa ederler. Bu yaklaşımla bölücü PKK terörü ile
mücadelede sorunu nasıl derinleştirip tabana yaydıkları bir çarpıcı örnek
olarak göz önündedir.
Elbette
ki dış mihraklar askerin bu zaaflarından yararlanıp ülkeyi badirelere
sürüklemek, bölüp parçalamak ve dağıtmak için her türlü kafa karıştırıcı,
yanıltıcı, tahrik edici yola başvururlar. Devlet-millet kaynaşmasını
engellemeye, asker-sivil ayırımını keskinleştirmeye, farklı açmalara ve
hedeflere kilitlenmiş güç odakları oluşturmaya gayret ederler.
Son
zamanlarda güvenlik güçleri arasına nifak sokup asker-polis ayırımını
körükledikleri bile görülüyor! Bunda ülke, devlet, millet çıkarının olmadığını,
aksine büyük sıkıntılara yol açabileceğini düşünmek zor olmadığı halde ateşe
körükle giden açıklamalara şahit olmak ilginç değil mi?
Hiç
kuşkusuz ki dış mihraklar içerideki uzantıları aracılığıyla bu tür
manipülasyonları sadece askerler üzerinde değil, sivil yöneticiler üzerinde de
uygulamaya çalışırlar. Ancak sivil yöneticiler toplumun çeşitli kesimleri ile
iç içe yaşadıkları için nispeten ayakları yere basar, bu yüzden çok kolay
dolduruşa gelmezler. İşbirlikçilik dahi etseler başlarına gelecekleri
öngörebilir, kendileri ile birlikte ülkeyi felakete sürükleyecek planların
içinde yer almada tereddütsüz davranmaz, destek vermezler.
Deniz
Baykal bu hususları çok iyi bilip değerlendirebilecek konumda olduğu, generaller
de görüşlerine itibar ettikleri içindir ki verdiği isabetli mesajlar
adreslerini buldu ve etkili de oldu.
İsrail’in
nasıl büyük bir pervasızlık, küstahlık ve şımarıklıkla Hakan Fidan’ın MİT
Müsteşarı yapılmasına resmen tepki verdiği ortada! Bu durumda İsrail’in Türk
Silahlı Kuvvetleri yüksek komuta kademesindeki atamalar konusuna bigâne
kalmasını düşünmek saflık olur.
Kaldı
ki İsrailli yetkililer “İlişkilerimizin bozulması
Türkiye ile değil AKP iktidarı iledir. Bu arızi bir durumdur. AKP iktidarı
geçici, dost ve stratejik müttefik olarak Türkiye ile İsrail’in köklü
ilişkileri kalıcıdır. İki müttefik olarak asıl ilişkilerimizi Türk Silahlı
Kuvvetleri üzerinden en ileri derecede sürdürüyoruz…” şeklinde her vesile ile sürekli açıklamalar
yapıyorlar!
Nitekim
Mavi Marmara Gemisine yapılan kanlı baskın sırasında, PKK’nın İskenderun Deniz
üssüne yaptığı büyük kayıplara yol açan saldırı ile de bağlantısı gündemde yer
alırken İsrail Genelkurmay Başkanı Eşkenazi Türkiye’deki mevkidaşı İlker Başbuğ
ile teklifsizce rahat bir telefon konuşması yapabildi ve bu Genelkurmay
Başkanlığının resmi sitesine haber olarak konuldu. Ki o sırada Türkiye ve
İsrail yetkilileri bir telefon konuşması yapmak şöyle dursun karşılıklı ateş
püskürüyorlardı!
En
azından İsrail’in Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki kilit noktalarda bulunan
üst düzey bazı kişilerle sıkı fıkı, içli dışlı olduğu sır değildir. 28 Şubat
1997 post modern darbe sürecinin
önde gelen ismi Genelkurmay II. Başkanı Org. Çevik Bir’in İsrail dostluğu
herkesçe malum bir husustur.
28
Şubat’ın arkasında da İsrail’in olduğu, mason locaları zinciri ile Fransız
Locası üzerinden Tel-Aviv’den Türkiye’ye intikal ettirilen bir talimatnamenin
basına sızdırılması ile açıkça ortaya çıkmıştı.
Her
zaman ve her konuda İsrail’in cüretkârlığının haddi olmadığı biliniyor. Bu
nedenle, hele bir kriz anında burnunu sokup müdahil olmaması düşünülemez bile.
Ama daha da vahimi meydana gelen son YAŞ krizinin bizzat İsrail tarafından
çıkartılmış olabileceği ihtimal dışı değildir.
Son
YAŞ krizine ve sonrasındaki gelişmelere böyle bakıldığında Deniz Baykal’ın son
derece ustaca konuya el atması ve iktidara yüklenerek konunun ön yargısız
şekilde ilgililerce anlaşılıp kavranmasına vesile olması Türkiye için unutulmaması
gereken büyük bir iyilik olmuştur.
Deniz
Baykal bulunduğu önemli stratejik konumu itibariyle Türkiye’nin bağımsızlığına,
birlik ve bütünlüğüne büyük katkılar yapabilecek durumdadır. Ve bu imkânını
ülkesi için en iyi kullanan bir yurtsever olarak Baykal bu bilinçle hareket
ettiği içindir ki iç ve dış güç odaklarının her zaman hedefi olmuştur.
Bülent
Ecevit, Süleyman Demirel, Mesut Yılmaz gibi ülkeye telafisi zor zararlar veren
siyasetçiler defalarca her fırsatta Başbakan yapılırken; Baykal gibi çok güçlü
ve etkili bir politikacının bunca yıldır siyasetin ön sıralarında mücadele vermesine
karşın siyasi kariyerini her siyasetçinin ideali olan başbakanlık onuruyla
taçlandıramamasının nedeni hiç kuşkusuz ki bu yurtseverliğidir.
Erbakan
40 yıllık destansı mücadelesi ile geldiği Başbakanlık koltuğunda ancak 11 ay
oturabildi. Bu 11 ay içerisinde tam 13 kez gensoru ile devrilme hamlelerini
savarak 54. Hükümette adeta bir iğneli fıçı içindeymiş gibi kalabildi.
Arkasından
iki partisi kapatıldıktan ve 5 yıl boyunca siyasi yasaklı yapıldıktan sonra da
kurmuş olduğu 5. Partisi Saadet’in başından da uyduruk kayıp trilyon masalı sözde hukuki dayanak yapılarak -hâşâ-
sahtecilikten mahkûm edilip 2 yıl hapis ve ömür boyu siyasi yasaklılık ile
cezalandırıldı.
Şu
anda Millî Görüş’ün tek temsilcisi Saadet Partisi’nin başına bir işbirlikçi
Sabetayist Yahudi getirilmiş olduğu için Masonik medya var gücü ile destek
olmaya çalışıyor!
Genel
Başkan Numan Kurtulmuş bizzat kendisinin topladığı bir olağanüstü genel
kongrede 1250 delegenin yalnızca 310’unun oyunu alabilmesine ve noter kanalıyla
800 delegenin yaptığı yeni bir olağanüstü kongre çağrısına rağmen hala ayak
sürüyor, kongreden kaçıyor.
Hiçbir
siyasetçinin asla tenezzül edemeyeceği bu aşağılık duruma yatan Numan Kurtulmuş
hala televizyon televizyon dolaşıp bu rezil halini savunmaya çalışıyor. Bunun
için medya da sonuna kadar destek verip Erbakan’ın çağrısı üzerine toplanacak
olan olağanüstü kongreyi engellemeye çalışıyor!
İşte
İsrail’in içimizdeki gücü budur!
Ancak
artık bu güç 40 yıllık Millî Görüş mücadelesi karşısında tamamen kırılıp yok
edilmek üzeredir. Son YAŞ kararı ile TSK iktidarın kontrolüne bir adım daha
sokulmuştur. Referandumda EVET oylarının çıkması halinde bu durum daha da
pekiştirilecektir. Çünkü askerlerin sivil mahkemelerde yargılanması anayasal
güvence altına alınacaktır.
Ayrıca
referandumda EVET oylarının fazla çıkması halinde yüksek yargı kurumları da bu İsrail’in
dolaylı kontrolünden çıkarılıp milli iradenin emrine sokulacaktır. Sonuçta milli
iradeye dayalı Adil Düzen anayasasının yapılması için önemli ölçüde engeller
ortadan kalkmış olacaktır.

































