Karakter Boyutu A A A
‘HAYIR’ CEPHESİ TARUMAR
17 Ağustos 2010 Salı 23:23

Anayasa değişiklik paketinin oylanacağı referanduma sayılı günler kala EVET oylarına büyük bir yöneliş başlarken HAYIR cephesini oluşturan siyasi partiler hızlı bir dağılma sürecine girdi.

‘EVET’ diyenlerin hızla çoğalıp üzerine çığ gibi geldiği

‘HAYIR’ CEPHESİ TARUMAR

Anayasa değişiklik paketinin oylanacağı referanduma sayılı günler kala ‘EVET’ oylarına büyük bir yöneliş başlarken ‘HAYIR’ cephesini oluşturan siyasi partiler hızlı bir dağılma sürecine girdi. CHP ve MHP’de art arda önemli istifalar sökün ederken BDP de tabanından büyük tepkiler alıyor. Eski genel başkan Süleyman Soylu’nun ‘EVET’ kampanyası başlattığı DP’de de büyük bir sıkıntı yaşanıyor.

 Muhalefet partilerinde öteden beri için için kaynayan iç muhalefetin bu referandumu çok iyi bir fırsat olarak görüp değerlendirme çabası içerisine girmesi de ‘HAYIR’ cephesinin içeriden bölünüp çökmesinde büyük rol oynuyor.

CHP yeni yönetiminin Baykal ve ekibine yönelik dışlayıcı ve adeta karantinaya alıp toplumla temasını engelleyici garip yaklaşımı da ‘HAYIR’ cephesine büyük darbe vurmaktadır. Bu politikanın, hazırladıkları kaset komplosu ile Deniz Baykal’ı bertaraf eden derin mahfillerce bu kez Kemal Kılıçdaroğlu’nu tasfiye etmeye yönelik tezgâhlandığı izlenimi var.

Çünkü bir kısım medyanın  ‘HAYIR’ kampanyasının odağına sadece Kılıçdaroğlu’nu koyarak sürdürme çabasını yeni bir “puştluk” olarak değerlendirmek için ortada yeterince neden var. Baykal’a yönelik komplonun başarılı olması için elinden geleni yapan malum kesim şimdi sanki referandumda ‘HAYIR’ oylarının olabildiğince az çıkması için ellerinden geleni yapıyor gibi. Bunun ‘HAYIR’ oylarının az çıkmasından Kılıçdaroğlu’nu sorumlu tutup tasfiyesine şimdiden gerekçe hazırlamaya yönelik hesaplı bir çaba olduğu çok açık.

Adeta sırıtan bu çabaların ilginç bir örneği de mahfiller tarafından CHP’nin başına asıl getirilmesi düşünülen kişilerden biri olarak sözü edilen Süheyl Batum’un ‘EVET’ oyu kullanacağını söyleyen ünlü şarkıcı Sezen Aksu için “Sazan” diye hakaret etmesinin tam bir mizansen olarak sergilenmesidir.

Bir kere Sezen Aksu’nun referandumda ‘EVET’ oyu kullanacağını açıklaması hem kendisinden beklenen hem de öylesine bir gelişme değil; düşünülmüş, hesaplanmış, tertiplenmiş, sahnelenmekte olan bir senaryodur.

Ünlü hukukçu Prof. Dr. Süheyl Batum’un da ona “saf” anlamında “Sazan” deyip Sezen Aksu’nun adını tahrif etmesi de olayın sansasyonel şekilde gündeme gelip tartışma katsayısını arttıracak bir nitelik taşımaktadır. Nitekim özellikle kadın yazarlar arasında bu polemik alabildiğine büyütülerek sürdürülmektedir.

Bununla “Sezen Aksu da ‘HAYIR’ oyu kullanmayacaksa kim kullanacak?” izlenimi verilmek istenirken; Süheyl Batum’un ise uğruna her türlü çılgınlığı göze alan bir fanatik ‘HAYIR’cı olduğu anlatılmak istenmektedir. Böylece ‘HAYIR’ oylarının hayal kırıcı bir düzeyde çıkmasının tek sorumlusunun Kılıçdaroğlu’dan başkası olamayacağı düşüncesine zemin hazırlanmaktadır.

Esasen pek çok kesim referanduma anayasa değişikliği paketinin oylanması dışında tamamen farklı anlamlar ve maksatlar yükleyerek sonuçtan kendine göre pay çıkarmaya çalışıyor.

CHP içinde referandumda ‘HAYIR’ oylarının düşük çıkmasından kendilerine bir pay çıkarmaya çalışanlar yalnızca Baykal’ı kaset komplosu ile bertaraf edip şimdi de Kılıçdaroğlu’nu halletmeye çalışan kesimden ibaret değildir.

Baykal ve ekibi de ‘HAYIR’ oylarının düşük çıkmasından Kılıçdaroğlu ve ekibini sorumlu tutarak başarısız göstermek için hazırlık yapmaktadır. Baykal ve ekibinin referandum kampanyası için çalışmasına izin verilmiyor yakınmalarının da hiç kuşkusuz taşıdığı bir siyasi mesaj ve hedefi olmalıdır.

Görülüyor ki ‘HAYIR’ oylarının düşük çıkmasına çalışan ve bundan kendi yararına sonuç elde etmeye çalışan sadece CHP’de iki farklı grup var. Bu durumda zavallı figüran Kılıçdaroğlu ne yaparsa yapsın ‘HAYIR’ oylarını arttıracak bir başarıya imza atamaz, referandum başarısızlığının altında kalmaktan da kurtulamaz.

 ‘HAYIR’ oylarının düşük çıkması üzerine hesaplarını yapan CHP’deki bu iki karşıt kesim istenen sonuç ortaya çıkıp karşılıklı kılıçları çektiklerinde Kılıçdaroğlu ayakaltında ezilmemek için can havlıyla kendini bir kenara atıp siyasi arenadan çekilmek zorunda kalacaktır.

 Baykal ve ekibi, kurultaya bir hafta kala, kesin gözüyle bakılan genel başkanlıktan kaset komplosuyla uzaklaştıran mahfil ile arasında çıkacak yönetimi ele geçirmeye yönelik kapışma nasıl bir sonuç verir şimdiden kestirmek zor ama bunun önce referandumda ‘HAYIR’ oylarını, ardından da yapılacak genel seçimde CHP oylarını olumsuz etkileyeceği muhakkaktır.

Dolayısıyla referanduma, CHP’de yol açacağı gelişmeler nedeniyle Türkiye siyasetinde yeni bir vizyon belirlenmesi bakımından çok önemli bir kırılma ve dönüm noktası olarak bakıldığı hiçbir şekilde yadsınamaz.

Referandumda çok düşük çıkacak ‘HAYIR’ oylarının kaosa sürükleyerek nihayet seçimde kayba uğratması halinde CHP’den doğacak boşluğun nasıl doldurulacağı ise siyasi mühendislik projeleri hazırlayan merkezleri heyecanlandırıyor olmalıdır.

Öteden beri işbirlikçi taklitçi çevrelerin Batı tipi bir sağda ve solda birlik projesi için mahfillerde kafa tütsüledikleri biliniyor. Baykal liderliğindeki CHP’nin -bir türlü vazgeçilemeyen-  bu siyasi mühendislik projesi için önemli bir handikap olarak görüldüğü de öteden beri biliniyor.

 Ancak, CHP’nin tasfiye edilmesi ile ortaya çıkacak boşluktan yeni bir oluşum çıkarmak bile hiç kolay değilken sağda ve solda birlik projesinin iki ayağını oluşturacak iki oluşum birden ortaya çıkarmak hayal ötesi bir nazariye hatta fantezi olabilir. Nitekim “Batıkulüp” cephesi siyasi mühendislik projesi diye bu fantezi ile 22 Temmuz 2007 Genel Seçimine gidildiği için tam bir hezimet yaşadı.

Bu durumda olabilecek olan şudur: CHP’nin tasfiyesi, Batı işbirlikçisi resmi ideoloji ve ona dayalı statükonun sonu olacaktır. CHP’den doğacak olan boşluktan da yeni bir siyasi oluşum filan çıkmaz. Sadece muhafazakâr demokrat AKP merkez solu da kapsayacak şekilde bir eksen kaymasına uğrar. Bu da iktidar alternatifi olarak AKP’den daha İslami bir partinin sahaya çıkmasına yol açar. Bu sahayı Saadet Partisi dolduramazsa yeni bir oluşum kaçınılmaz hale gelir.

Esasen statükonun devamından yana çevrelerin Numan Kurtulmuş’u sahiplenerek var güçleri ile Saadet Partisi’ni ele geçirme çabalarının arka planında da Türkiye’nin bu yeni siyasi vizyonunun Millî Görüş’e büyük fırsat ve imkân sağlayacağı endişesi var.

Çünkü Erbakan’ın 40 yıllık destansı Millî Görüş mücadelesi sayesinde Türkiye yeniden Müslümanlaştı. Bu yalnızca Millî Görüşçü kuruluşların doğrudan çabaları sonunda gerçekleşmedi; daha çok inançlı kesimin oylarından pay almak için taviz veren statükonun partilerinin çabaları ve sağladığı imkânlarla sürekli yükselen ve karşı konulamayan bu İslami trende girildi.

Referandumda düşük çıkması halinde ‘HAYIR’ oyları toplamda CHP ile MHP’yi birlikte küçülteceği ve yüksek düzeydeki ‘EVET’ oyları yalnızca AKP’ye mal edilemeyeceği için Saadet Partisi bundan önemli bir pay alacaktır. O takdirde AKP ister istemez muhafazakâr demokrat kimliği ile öne çıkıp biraz daha merkez sağ ve sol tabana kayacağı için siyasi yelpazede Millî Görüş’e geniş bir yer açılacaktır.

Ne var ki Millî Görüş milletimiz için ne zaman umut haline gelse birtakım mahfillerin bu durumu statüko lehine çevirmek için girişimler başlattıklarına Türkiye’nin yakın tarihi hep şahittir. Statükocu mahfiller önce Millî Görüş’ü imha etmek, kökünü kazımak için elinden geleni yapıyorlar, olmadı mı; ele geçirmek için planlar hazırlayıp uygulamaya koyuyorlar.

1980 öncesi Demirel’in AP, Ecevit’in CHP öncülüğünde kurduğu hükümetlerin ülkeyi her şeyde yokluk, kıtlık, kuyruklar ve karaborsa ile ekonomik sıkıntılara duçar ederken, anarşi ve terör ile de savaş alanına çevirdiği günlerde Millî Görüş geriye tek umut olarak kaldığında 12 Eylül darbesi yapıldı.

 Erbakan siyasi yasaklı olduğu, Refah Partisi de 1983 seçimine sokulmadığı için Millî Görüş imajına sahip Millî Selamet Partili Turgut ve Korkut Özal kardeşlerin 4 eğilimi birleştirme projesi ile kurdukları ANAP tek başına iktidar oldu.

Erbakan siyasi yasağı kalkıp Refah Partisi’nin başına geçince 1994’te yerel, 1995’te genel seçimde birinci parti lideri olarak çıktı. Refah-Yol Koalisyonu ile 54. Hükümeti kurup büyük başarılara imza atan Millî Görüş’ün -hazırlanan resmi raporlara göre- % 60 oy alarak tek başına iktidar olacağı hesapları yapıldığından bu kez 28 Şubat post modern darbe süreci başlatıldı.

12 Eylül 1980 öncesinde olduğu gibi Türkiye yeniden Demirel-Ecevit ikilisine teslim edildi. Demirel Cumhurbaşkanı Ecevit Başbakan olarak birlikte ülkeyi bu kez daha büyük ekonomik krize ve siyasi kaosa sürüklediler. Daha sonra 1999 Seçiminden ikinci parti olarak çıkan MHP de 28 Şubat sürecine payanda oldu. Bu, ülkenin felaketten felakete sürüklenmesini daha da hızlandırdı.

Ülkede yaşanan felaket durumlardan milletimiz yaptığı kıyaslama ile Erbakan’ın 54. Hükümetteki başarılarının değerinin kavrandığı ve Millî Görüş’ün borsasının yeniden yükseldiği bir dönemde tekrar önü kesilmek üzere bu kez ayartılan Recep Tayip Erdoğan ve arkadaşlarının kurdukları AKP tek başına iktidar oldu. AKP de tıpkı ANAP gibi Millî Görüş süsü verilerek milletimize sunuldu ve iktidar yapıldı. Ne var ki medya her defasında bu gerçekliği ters yüz edip yutturmayı “ANAP ve AKP Millî Görüş’ten saptıkları için iktidar oldu” şeklinde lanse ederek başardı.

Tayip Erdoğan, AKP iktidar olduktan ve Siirt formülü ile milletvekili yapılıp Abdullah Gül’den Başbakanlığı devraldıktan sonra uluslar arası Lions Kulüpleri toplantınsa katılmak üzere Antalya’ya giderken verdiği demeçte “Biz Millî Görüş gömleğini çıkardık kim giyerse giysin” şeklinde o ünlü sözlerini söyledi. Yani seçime giderken böyle bir şeyi ağzına bile almadı. Aksine AKP’liler “Erbakan’ı cumhurbaşkanı seçeceğiz” diye propaganda yaparak Millî Görüş’e bağlılıklarını göstermeye çalıştılar.

O sırada 28 Şubat’ın sert rüzgârları hala esmeye devam ettiği için milletimiz “Millî Görüş gömleğini çıkardık” sözlerini de siyaset gereği sarf edilmiş sözler olarak değerlendirdi, AKP’nin Millî Görüş gömleğini çıkardığına hiçbir şekilde inanamadı.

Ama şimdi artık iki dönemdir iktidarda bulunan AKP’nin gerçekte Millî Görüşçü bir parti olmadığı ve milletimizi oyaladığı adamakıllı anlaşılmış bulunuyor. Esasen AKP içinde üst düzeyde yer alan çok sayıdaki liberal, sosyal demokrat ve milliyetçi unsurlar hiçbir zaman AKP’nin Millî Görüşçü bir parti olmasına izin vermezler. Bu yüzden muhafazakâr demokrat bir parti olarak AKP’nin sonu kaçınılmaz şekilde Batıya bağlı statükocu bir çizgiye mahkûm olmaktır.

İşte böyle bir konjonktürde Millî Görüş’ün tek temsilcisi Saadet Partisi tek iktidar alternatifi konumuna yeniden geldiği için bu kez de içeriden ele geçirilerek statükoya bağlı hale getirilmeye çalışılmaktadır.

Bunun için de bütün aile ve dost çevresi eski Adalet Partisi mensuplarından oluşan biri olarak Numan Kurtulmuş Genel Başkanlığına getirildiği Saadet Partisi’ni Erbakan’ın etkisinden çıkarıp doğrultusunu Millî Görüş’ten saptırmaya çalışmaktadır.

Ve bu konuda statükonun tüm unsurlarınca da alabildiğine desteklenmektedir. Amaç, kaçınılmaz şekilde yeniden iktidar alternatifi olan Millî Görüş’ü birtakım manipülasyonlarla tekrar statükoya hizmet eder duruma sokmaktır.

Şu anda doludizgin yaklaşmakta olduğumuz referandum oylaması kaçınılmaz şekilde Türkiye’yi bugünkünden çok farklı bir siyasi konjonktüre ve vizyona doğru götürmektedir. Statüko yanlıları bu gidişatı artık AKP, CHP ve MHP ile önleyemedikleri için bu amaçla Saadet Partisi’ni ele geçirmeyi tek çözüm olarak görmektedirler.

Yukarıda ifade edildiği üzere CHP’de olduğu gibi MHP içinde de bugünkü yönetime karşı öteden beri gelişmekte olan bir iç muhalefet söz konusudur. Öyle ki bu iç muhalefet, eğer mevcut MHP yönetimi referandumda ‘HAYIR’ oyu kullanmayı değil de ‘EVET’ deme kararı alsaydı bunu yine aleyhine kullanacaktı. O takdirde AKP’nin payandası olmakla suçlayacaktı.

Ancak ‘HAYIR’ oyu vermeyi kararlaştırması MHP’yi çok daha zor duruma sokmuştur. Çünkü referandumda “EVET’ diyeceklere karşı oluşturulan cephede Ergenekoncular ve PKK aynı safta yer almaktadırlar.

Dahası birlikte strateji belirleyip ortak eylemlere giriştiklerine dair birçok kanıtlar yadsınamaz şekilde medyaya servis edilip ortaya konulmaktadır. Her gün yeni gelişmeler ve belgelerle bu süreç ivme kazanıp hızlanırken referandum günü yaklaştıkça çok daha büyük sansasyonel olaylarla kamuoyu radikal şekilde etkilenebilir.

Ayrıca artık PKK terörünün pratikte Türkiye-İsrail ilişkilerine endeksli olarak artıp azaldığı reddedilemez bir realite olarak kabul görmektedir. Bunu devlet yetkilileri de reddetmeyip zımnen kabul etmektedirler. Artan terör eylemleri referandum sürecine olumsuz etki yapmasın diye PKK’nın aldığı bir aylık ateşkes kararının İsrail’in inisiyatifi ile alındığı algısı da yaygındır.

Bu durum karşısında iç muhalefetin de büyük etkisiyle MHP çok zor duruma düşmekte ve art arda yaşanan istifalar kamuoyunda büyük yankılar uyandırmaktadır. Bu, CHP ile birlikte MHP ve hatta BDP’nin de ‘HAYIR’ oylarının çok düşük çıkmasından fevkalade olumsuz etkileneceği anlamına gelmektedir.

Elbette ki bütün bunların kendiliğinden olduğunu düşünmek imkânsızdır. Uzun yıllardır Türkiye’de iki derin gücün mücadele halinde olduğu artık ayan beyan ortaya çıkmış bir gerçeklik olarak sıradan insanların bile kabul edebileceği açıklıktadır. Ne var ki bu iki derin gücün tarafları pek net değildir. Henüz ayrışmayan iç içe geçmiş birtakım farklı unsurların aynı kategoride gözükmeleri durumu biraz flulaştırmaktadır.

Örneğin Ergenekon örgütüne mensup ulusalcı ve küreselci unsurlar biri birinden tefrik edilememektedir. Keza AKP iktidarı ile TSK’nın üst düzey yönetimi arasındaki ilişkiler de net değildir. Büyükanıt ve Başbuğ’un bilinen İsrail bağlantılarına rağmen AKP iktidarı ile en azıdan dışa yansıttıkları uyum, gerçekten bozulan Türkiye-İsrail ilişkileri karşısında bir yere konulamamaktadır.

 AKP iktidarının İsrail ve işbirlikçisi statükocular karşısında bir güç olarak kullanıldığı ise artık hiçbir şekilde yadsınamaz. AKP iktidarı eliyle Türkiye’yi Osmanlı’nın mirasına sahip çıkarak bölge lideri bir dünya gücü haline getirmeye yönelik çabalar hiç şüphesiz ki bilinen Millî Görüş siyaseti ile tamamen örtüşmektedir.

Bu gücü kullanan iradeyi ete kemiğe büründürmek gerektiğinde Erbakan’dan başkasını düşünmenin hiçbir ihtimali ve mümkünatı yoktur. Bu durumda haliyle Türkiye’nin referandum ile planlanan siyasi konjonktür ve vizyon doğrultusunda yürütülmesi Erbakan’ın ta baştan beri belirlediği amacın gerçekleşmekte olduğunu göstermektedir.

Bu amaç, Türkiye’yi Batı güdümlü, İttihat ve Terakki kökenli “sağ” ve “sol” iki parti partnerliğinde işletilen bir demokrasi ile yönetmek yerine; Millî Görüş kökenli iki parti partnerliğinde kendi ayakları üzerinde duran bağımsız ve özgür bir demokrasi ile yönetmektir.

Bunun da tek yolu iki dönemdir iktidarda bulunan ve önemli ölçüde yıpranmış bulunan AKP’nin alternatifi olarak Millî Görüş’ün asıl temsilcisi Saadet Partisi’nin Erbakan’a sadık bir yönetimle hazırlanmasıdır.

Şu anda her şeye rağmen AKP iktidarının genel hatlarıyla Türkiye’yi Millî Görüş istikametinde yönettiği ve statükoyu değiştirmede büyük mesafe aldığı yadsınamaz bir realitedir. Bu bakımdan Türkiye’nin mevcut durumu için fazla endişeye mahal yoktur.

Ancak AKP iktidarının en fazla bir dönem daha iktidar olabileceği, ondan sonrası için ise henüz somutlaşmış bir alternatifi bulunmadığı dikkate alındığında Türkiye’nin siyasi geleceğinin hala belirsiz olduğu da fazla söze gerek bırakmayacak açıklıktadır.

AKP kaçınılmaz şekilde nihayet seçim kaybedip muhalefete düştüğünde; Saadet Partisi ya tek başına ya da en azından birinci parti olarak hükümet kurarak iktidar olmalıdır. AKP ise kendini muhalefette yenileyip tabanı ve kadroları ile biraz daha Millî Görüş’e yaklaşmalıdır. Böylece demokratik diyalektik içerisinde Türkiye’yi Millî Görüş ve Adil Düzen doğrultusunda aşama aşama daha ileriye taşımada üzerine düşeni yapmalıdır.

Büyük bir lider ve siyaseti tanzim edici muhteşem bir deha olarak Erbakan Türkiye temelli öngördüğü Millî Görüş ve Adil Düzen’i İslam Birliği liderliğinde şekillendirerek Yeni Bir Dünya kurmaya doğru geliştirmek istemektedir.

Bunun için şu anda bile Türkiye en azından bağımsız hareket etme kabiliyetine sahip bir lider ülke konumuna getirilmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla Türkiye içeride Adil Düzen’e ne kadar yakın ise Yeni Bir Dünya kurmaya da o kadar yakındır. İçerideki gelişmelerle dışarıdaki gelişmeler paralel yürümektedir.

O kadar ki Millî Görüş’ün asıl temsilcisi Saadet Partisi içerisindeki gelişmeler dahi bu paralelde yürütülmektedir. Yani şu anda Erbakan Saadet Partisi’nde istediği yönetimi kurmaya ne kadar mesafede ise, Türkiye’de Adil Düzen’i kurmaya da o kadar mesafededir. Aynı zamanda Yeni Bir Dünya kurmaya da o kadar mesafede bulunmaktadır.

Erbakan her zaman şunu derdi: “Biz Avrupa Birliğine girmeyeceğiz. Ama Batı ile barış içerisinde, eşit şartlarda en ileri derecede ilişkilerimizi geliştireceğiz. Bunun için Batı’yı görüşme masasına oturtacak müeyyidelere sahibiz.”

Erbakan’ın bu sözlerini Medeniyetler İttifakı kurulmasına ilişkin görüşmeler teyit etmektedir. Batı’nın, dünyada birden fazla medeniyet olduğunu ve Türkiye’nin iki medeniyetten birinin temsilcisi olduğunu kabul etmesi tasavvuru bile zor fevkalade büyük bir olaydır.

Batı, bugüne kadar daima tek ve üstün medeniyet olarak sadece kendi medeniyetini kabul ede gelmiştir. Başka bir medeniyeti kendi medeniyetine denk tutması ve üstelik de kendi bağlısı olarak gördüğü Türkiye’yi Batı medeniyeti dışındaki bir medeniyetin tek temsilcisi olarak benimsemesi ve eşit şartlarda kendisiyle masaya oturması olacak ve inanılacak şey değildi.

Ne var ki birçokları bunun farkında değilken farkında olan Siyonistler Medeniyetler İttifakı görüşmelerini bir yandan küçümsemeye diğer yandan el altından baltalamaya çalışıyorlar. Ancak bu yaptıkları beyhude çabalardır. Türkiye’nin dünyadaki önlenemez yükselişini Siyonist odaklar da zaman zaman medyaya yansıyan telaş ve tedirginlikleri ile birlikte itiraf etmektedirler.

Türkiye, eğer Medeniyetler İttifakı görüşmeleri sonuçsuz bırakılacak olsa bile bizzat liderlik ettiği D-8’ler ve onun devamı olarak D-60’lar, D-160’ları harekete geçirerek şöyle ya da böyle Yeni Bir Dünya kurulmasına öncülük edecektir.

Türkiye, bir bölge lideri ve dünya gücü olarak uluslar arası platformlarda ve diplomaside sürekli yükselen bir trendde etkinlik kazanırken içerideki yapısını da sürekli yenilemekte, statükoyu değiştirmeye yönelik adımlar atmaktadır.

Bu anayasa değişikliği paketi ile de TSK’nın daha çok siyasetin kontrolüne girmesine ve yüksek yargı organlarının statükoyu koruma direncinin kırılmasına ilişkin hazırlanacak mevzuata yol açılmak istenmektedir.

Ama asıl önemlisi referandum kampanyasının Türkiye’nin siyasi yapısını çok önemli ölçüde değiştirmesi ve ardından gidilecek genel seçimde Millî Görüş siyasetinin tümüyle ülkeye hâkim kılınması öngörülmektedir.

 Millî Görüş’ün ilk kez iktidar ortağı olduğu 1974’teki CHP-MSP Koalisyonundan ve o hükümet döneminde gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekâtından bu yana Türkiye sürekli Millî Görüş doğrultusunda ilerlemiştir. Türkiye bağımsızlaşmaya, özgürleşmeye ve milletimiz yeniden hızla Müslümanlaşmaya başlamıştır. Cumhuriyet döneminde İslam ülkeleri ile tamamen kesilen ve dondurulan iyi ilişkiler süratle yeniden geliştirilmeye devam edilmiştir.

1974’teki koalisyondan sonra kurulan hükümetler,12 Eylül 1980 askeri darbesi, 1982 Anayasası, iki dönem ANAP iktidarı, sonrasındaki koalisyon hükümetleri, 28 Şubat post modern darbe süreci ve nihayet iki dönem AKP iktidarı dönemi hiçbir şekilde Türkiye’nin Millî Görüş doğrultusundaki süreci olumsuz etkilemeyip tam aksine her biri ivme kazandırmıştır. Bir büyük ivme de bu referandum sonrasında gerçekleştirilecektir.

Bundan hiç kimsenin bir şüphesi olmasın. Çünkü süreç tamamen planlandığı üzere devam etmektedir, öyle de sonuçlanacaktır.

İşte burada yazıyoruz “EVET” oyları kesinlikle % 70’in üzerinde gerçekleşecektir.

Sayı: 619


1565 defa okundu...
Ahmet       Hayır çephesi Tarumar   21 Ağustos 2010 Cumartesi 22:18
Ezilenler İktidar olaçaktır yaşasın MEHDİ ERBAKAN Yaşasın MİLLİ DEVLET
Bekir Yılmaz       KİM TARUMAR ACABA   19 Ağustos 2010 Perşembe 13:32
Milli Görüş ümüz tarumar farkında değilsiniz galiba.Bırakın eveti hayırı.Abd politikalarıyla ülkeyi yöneten tayyip beyin partisinin hazırladığı anayasayamı evet diyeceğiz.Lütfen silkinelim.
yusuf ayyıldız       YENİDEN BÜYÜK TÜRKİYE   18 Ağustos 2010 Çarşamba 12:42
Ekonomi,siyaset ve medya yerini menfilikten müspete doğru bırakırken,Türkiye'nin önünde büyük bir engel olan,Adil Düzen'e geçişin ön aşaması konumda bulunan bu referandumda evet oyunun ekseriyet çoğunluk çıkacağı aşikardır.Su götürmez bir gerçektir.Bunu gören Siyonizm,adeta poposuna saçma yiyen Ay'ı gibi çıldırmakta,sağa sola savrulmakta,''EVET'' çıkacak oyun ekseriyet çoğunluk olduklarını bildikleri halde,''HAYIR'' oyuyla gerçek sayılarını öğrenmek istemektedirler.Tarih her zaman tekerrürden ibaret olduğu için geçmişte de Sabetayist İsmet İnönü,Cumhuriyet’in ilan edildiği 1923 Ekim’inden, Millî Görüş’ün ilk kez girdiği Ekim 1973 Genel Seçimine kadar geçen 50 yıl içerisinde sürdürülen imha ve kökünü kazıma planına rağmen Türkiye’de kaç Müslüman kaldığını merak etmiş ve Millî Selamet Partisi’ne verilen oylarla bu sayıyı tespit etmiş!Allah ne kadar büyük.Aradan geçen 50 yıl sonra şimdi bu referandumla beraber biz de kaç kişi kaldıklarını öğreneceğiz.Çırpındıkça batacaksın Yahudi...Ya teslim olup bükemediğin bu bileği öpeceksin,ya da çırpındıkça sonunu hızlandıracaksın...
» Tüm yazarları göster KÖŞE YAZARLARI  
Çok okunanlar Çok yorumlananlar
SAADET PARTİSİ’NDEKİ ERGENEKONCU KİM!
El-Aziz'in yıllardır dikkat çektiği ve dikkatli olmaya çağırdığı Milli Görüşçüleri bir kez de Adnan Hoca uyarıyor
DENİZLİSPOR: 0 ELAZIĞSPOR: 1
Bordo Beyazlılar zorlu Denizli deplasmanında M. Ozan'ın kafa golüyle 3 puanın sahibi olurken 19. Hafta sonunda en yakın rakibi ile aradaki puan farkını 4'e çıkardı...
ADNAN HOCA’NIN SÖZÜNÜ ETTİĞİ ERGENEKONCU
Adnan Oktar A9'daki programında kendisini yıllar önce ziyaret eden ve ziyaret esnasında polis baskınının gerçekleştiği bir MSP'linin Ergenekoncu olduğundan söz etmişti. Fatih Altaylı 06.01.2000 tarihinde Hürriyette yazdığı dönemde bu kişinin kim olduğunu açıkça yazmış. İşte o Ergenekoncu...
TÜRKİYE YENİDEN İSLAM’A DÖNÜŞ YOLUNDA
Türkiye Cumhuriyetinin önemli resmi kutlamalarından olan19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramındaki törenler artık stadyumlarda yapılmayacak...
ASİLTÜRK'E ZOR SORULAR...
Geçtiğimiz hafta Habertürk'te yayınlanan programda Ergenekon ve Balyozdan tutuklanan subaylar için 'Onlar kahraman' diyen Saadet Partisi'nin önde gelen ismi Oğuzhan Asiltürk'e tepkiler sürüyor. Milat gazetesi yazarı Nevzat Çiçek de bugünkü yazısında Asiltürk'ün açıklamasına tepki göstererek, bazı sorular yöneltti.
ASİLTÜRK'E ERGENEKON TEPKİSİ BÜYÜYOR
Müntesiplerinin bile çok fazla savunamadığı Ergenekon terör örgütünü SP'nin ağabeyi diye lanse edilen Oğuzhan Asiltürk'ün savunması tüm kesimlerde büyük tepki yarattı.
İKİ KRİPTO ERGENEKON’DA BULUŞTU
1 Şubat 2012 tarihinde Kanal A Televizyonu'nun konuyla ilgili görüşlerine başvurduğu Şevket Kazan konuya bihaber rolleri yaparak, Asiltürkle aynı görüşleri savundu ve Ergenekona destek çıktı
» SAADET PARTİSİ’NDEKİ ERGENEKONCU KİM!
» DENİZLİSPOR: 0 ELAZIĞSPOR: 1
» ADNAN HOCA’NIN SÖZÜNÜ ETTİĞİ ERGENEKONCU
» TÜRKİYE YENİDEN İSLAM’A DÖNÜŞ YOLUNDA
» ASİLTÜRK'E ZOR SORULAR...
» ASİLTÜRK'E ERGENEKON TEPKİSİ BÜYÜYOR
» İKİ KRİPTO ERGENEKON’DA BULUŞTU
» OĞUZHAN ASİLTÜRK’E GÖRE YAHUDİLERLE POZ VEREN İLKER BAŞBUĞ ABD KARŞITI VATANSEVER GENERAL!
» İKİ KRİPTO ERGENEKON’DA BULUŞTU
» ASİLTÜRK'E ZOR SORULAR...
» SAADET PARTİSİ’NDEKİ ERGENEKONCU KİM!
» TÜRKİYE YENİDEN İSLAM’A DÖNÜŞ YOLUNDA
» Elazığ’ın nüfusu 558.556
» ÖNDER ÖLÜMDEN DÖNDÜ
» Tüm yazarları göster ALINTI YAZILAR  

bayrak



                                      
El-aziz Gazetesi-Ve Zafer Yakındır...
Telefon: 0424.238 01 31
Eposta: osmangurses23@hotmail.com