‘EVET’
diyenlerin hızla çoğalıp üzerine çığ gibi geldiği
‘HAYIR’
CEPHESİ TARUMAR
Anayasa değişiklik paketinin oylanacağı
referanduma sayılı günler kala ‘EVET’ oylarına büyük bir yöneliş başlarken
‘HAYIR’ cephesini oluşturan siyasi partiler hızlı bir dağılma sürecine girdi.
CHP ve MHP’de art arda önemli istifalar sökün ederken BDP de tabanından büyük
tepkiler alıyor. Eski genel başkan Süleyman Soylu’nun ‘EVET’ kampanyası
başlattığı DP’de de büyük bir sıkıntı yaşanıyor.
Muhalefet partilerinde öteden beri için için
kaynayan iç muhalefetin bu referandumu çok iyi bir fırsat olarak görüp
değerlendirme çabası içerisine girmesi de ‘HAYIR’ cephesinin içeriden bölünüp çökmesinde
büyük rol oynuyor.
CHP yeni yönetiminin Baykal ve ekibine
yönelik dışlayıcı ve adeta karantinaya alıp toplumla temasını engelleyici garip
yaklaşımı da ‘HAYIR’ cephesine büyük darbe vurmaktadır. Bu politikanın,
hazırladıkları kaset komplosu ile Deniz Baykal’ı bertaraf eden derin
mahfillerce bu kez Kemal Kılıçdaroğlu’nu tasfiye etmeye yönelik tezgâhlandığı
izlenimi var.
Çünkü bir kısım medyanın ‘HAYIR’ kampanyasının odağına sadece Kılıçdaroğlu’nu
koyarak sürdürme çabasını yeni bir “puştluk”
olarak değerlendirmek için ortada yeterince neden var. Baykal’a yönelik
komplonun başarılı olması için elinden geleni yapan malum kesim şimdi sanki referandumda
‘HAYIR’ oylarının olabildiğince az çıkması için ellerinden geleni yapıyor gibi.
Bunun ‘HAYIR’ oylarının az çıkmasından Kılıçdaroğlu’nu sorumlu tutup
tasfiyesine şimdiden gerekçe hazırlamaya yönelik hesaplı bir çaba olduğu çok
açık.
Adeta sırıtan bu çabaların ilginç bir
örneği de mahfiller tarafından CHP’nin başına asıl getirilmesi düşünülen
kişilerden biri olarak sözü edilen Süheyl Batum’un ‘EVET’ oyu kullanacağını
söyleyen ünlü şarkıcı Sezen Aksu için “Sazan”
diye hakaret etmesinin tam bir mizansen olarak sergilenmesidir.
Bir kere Sezen Aksu’nun referandumda ‘EVET’
oyu kullanacağını açıklaması hem kendisinden beklenen hem de öylesine bir gelişme
değil; düşünülmüş, hesaplanmış, tertiplenmiş, sahnelenmekte olan bir senaryodur.
Ünlü hukukçu Prof. Dr. Süheyl Batum’un da
ona “saf” anlamında “Sazan” deyip Sezen Aksu’nun adını
tahrif etmesi de olayın sansasyonel şekilde gündeme gelip tartışma katsayısını
arttıracak bir nitelik taşımaktadır. Nitekim özellikle kadın yazarlar arasında
bu polemik alabildiğine büyütülerek sürdürülmektedir.
Bununla “Sezen Aksu da ‘HAYIR’ oyu kullanmayacaksa kim kullanacak?”
izlenimi verilmek istenirken; Süheyl Batum’un ise uğruna her türlü çılgınlığı
göze alan bir fanatik ‘HAYIR’cı olduğu anlatılmak istenmektedir. Böylece
‘HAYIR’ oylarının hayal kırıcı bir düzeyde çıkmasının tek sorumlusunun
Kılıçdaroğlu’dan başkası olamayacağı düşüncesine zemin hazırlanmaktadır.
Esasen pek çok kesim referanduma anayasa
değişikliği paketinin oylanması dışında tamamen farklı anlamlar ve maksatlar
yükleyerek sonuçtan kendine göre pay çıkarmaya çalışıyor.
CHP içinde referandumda ‘HAYIR’ oylarının
düşük çıkmasından kendilerine bir pay çıkarmaya çalışanlar yalnızca Baykal’ı
kaset komplosu ile bertaraf edip şimdi de Kılıçdaroğlu’nu halletmeye çalışan
kesimden ibaret değildir.
Baykal ve ekibi de ‘HAYIR’ oylarının düşük
çıkmasından Kılıçdaroğlu ve ekibini sorumlu tutarak başarısız göstermek için
hazırlık yapmaktadır. Baykal ve ekibinin referandum kampanyası için çalışmasına
izin verilmiyor yakınmalarının da hiç kuşkusuz taşıdığı bir siyasi mesaj ve
hedefi olmalıdır.
Görülüyor ki ‘HAYIR’ oylarının düşük
çıkmasına çalışan ve bundan kendi yararına sonuç elde etmeye çalışan sadece
CHP’de iki farklı grup var. Bu durumda zavallı figüran Kılıçdaroğlu ne yaparsa
yapsın ‘HAYIR’ oylarını arttıracak bir başarıya imza atamaz, referandum
başarısızlığının altında kalmaktan da kurtulamaz.
‘HAYIR’ oylarının düşük çıkması üzerine
hesaplarını yapan CHP’deki bu iki karşıt kesim istenen sonuç ortaya çıkıp
karşılıklı kılıçları çektiklerinde Kılıçdaroğlu ayakaltında ezilmemek için can
havlıyla kendini bir kenara atıp siyasi arenadan çekilmek zorunda kalacaktır.
Baykal
ve ekibi, kurultaya bir hafta kala, kesin gözüyle bakılan genel başkanlıktan
kaset komplosuyla uzaklaştıran mahfil ile arasında çıkacak yönetimi ele geçirmeye
yönelik kapışma nasıl bir sonuç verir şimdiden kestirmek zor ama bunun önce
referandumda ‘HAYIR’ oylarını, ardından da yapılacak genel seçimde CHP oylarını
olumsuz etkileyeceği muhakkaktır.
Dolayısıyla referanduma, CHP’de yol açacağı
gelişmeler nedeniyle Türkiye siyasetinde yeni bir vizyon belirlenmesi
bakımından çok önemli bir kırılma ve dönüm noktası olarak bakıldığı hiçbir
şekilde yadsınamaz.
Referandumda çok düşük çıkacak ‘HAYIR’ oylarının
kaosa sürükleyerek nihayet seçimde kayba uğratması halinde CHP’den doğacak boşluğun
nasıl doldurulacağı ise siyasi mühendislik projeleri hazırlayan merkezleri
heyecanlandırıyor olmalıdır.
Öteden beri işbirlikçi taklitçi çevrelerin
Batı tipi bir sağda ve solda birlik
projesi için mahfillerde kafa tütsüledikleri biliniyor. Baykal liderliğindeki
CHP’nin -bir türlü vazgeçilemeyen- bu
siyasi mühendislik projesi için önemli bir handikap olarak görüldüğü de öteden
beri biliniyor.
Ancak, CHP’nin tasfiye edilmesi ile ortaya
çıkacak boşluktan yeni bir oluşum çıkarmak bile hiç kolay değilken sağda ve solda birlik projesinin iki
ayağını oluşturacak iki oluşum birden ortaya çıkarmak hayal ötesi bir nazariye hatta
fantezi olabilir. Nitekim “Batıkulüp” cephesi siyasi mühendislik projesi diye bu
fantezi ile 22 Temmuz 2007 Genel Seçimine gidildiği için tam bir hezimet
yaşadı.
Bu durumda olabilecek olan şudur: CHP’nin
tasfiyesi, Batı işbirlikçisi resmi ideoloji ve ona dayalı statükonun sonu
olacaktır. CHP’den doğacak olan boşluktan da yeni bir siyasi oluşum filan
çıkmaz. Sadece muhafazakâr demokrat
AKP merkez solu da kapsayacak
şekilde bir eksen kaymasına uğrar. Bu da iktidar alternatifi olarak AKP’den daha
İslami bir partinin sahaya çıkmasına yol açar. Bu sahayı Saadet Partisi
dolduramazsa yeni bir oluşum kaçınılmaz hale gelir.
Esasen statükonun devamından yana
çevrelerin Numan Kurtulmuş’u sahiplenerek var güçleri ile Saadet Partisi’ni ele
geçirme çabalarının arka planında da Türkiye’nin bu yeni siyasi vizyonunun
Millî Görüş’e büyük fırsat ve imkân sağlayacağı endişesi var.
Çünkü Erbakan’ın 40 yıllık destansı Millî
Görüş mücadelesi sayesinde Türkiye yeniden Müslümanlaştı. Bu yalnızca Millî
Görüşçü kuruluşların doğrudan çabaları sonunda gerçekleşmedi; daha çok inançlı
kesimin oylarından pay almak için taviz veren statükonun partilerinin çabaları
ve sağladığı imkânlarla sürekli yükselen ve karşı konulamayan bu İslami trende
girildi.
Referandumda düşük çıkması halinde ‘HAYIR’
oyları toplamda CHP ile MHP’yi birlikte küçülteceği ve yüksek düzeydeki ‘EVET’
oyları yalnızca AKP’ye mal edilemeyeceği için Saadet Partisi bundan önemli bir pay
alacaktır. O takdirde AKP ister istemez muhafazakâr demokrat kimliği ile öne
çıkıp biraz daha merkez sağ ve sol
tabana kayacağı için siyasi yelpazede Millî Görüş’e geniş bir yer açılacaktır.
Ne var ki Millî Görüş milletimiz için ne
zaman umut haline gelse birtakım mahfillerin bu durumu statüko lehine çevirmek
için girişimler başlattıklarına Türkiye’nin yakın tarihi hep şahittir. Statükocu
mahfiller önce Millî Görüş’ü imha etmek, kökünü kazımak için elinden geleni yapıyorlar,
olmadı mı; ele geçirmek için planlar hazırlayıp uygulamaya koyuyorlar.
1980 öncesi Demirel’in AP, Ecevit’in CHP öncülüğünde
kurduğu hükümetlerin ülkeyi her şeyde yokluk, kıtlık, kuyruklar ve karaborsa
ile ekonomik sıkıntılara duçar ederken, anarşi ve terör ile de savaş alanına
çevirdiği günlerde Millî Görüş geriye tek umut olarak kaldığında 12 Eylül
darbesi yapıldı.
Erbakan siyasi yasaklı olduğu, Refah Partisi
de 1983 seçimine sokulmadığı için Millî Görüş imajına sahip Millî Selamet
Partili Turgut ve Korkut Özal kardeşlerin 4 eğilimi birleştirme projesi ile
kurdukları ANAP tek başına iktidar oldu.
Erbakan siyasi yasağı kalkıp Refah
Partisi’nin başına geçince 1994’te yerel, 1995’te genel seçimde birinci parti
lideri olarak çıktı. Refah-Yol Koalisyonu ile 54. Hükümeti kurup büyük
başarılara imza atan Millî Görüş’ün -hazırlanan resmi raporlara göre- % 60 oy
alarak tek başına iktidar olacağı hesapları yapıldığından bu kez 28 Şubat post modern darbe süreci başlatıldı.
12 Eylül 1980 öncesinde olduğu gibi Türkiye
yeniden Demirel-Ecevit ikilisine teslim edildi. Demirel Cumhurbaşkanı Ecevit
Başbakan olarak birlikte ülkeyi bu kez daha büyük ekonomik krize ve siyasi
kaosa sürüklediler. Daha sonra 1999 Seçiminden ikinci parti olarak çıkan MHP de
28 Şubat sürecine payanda oldu. Bu, ülkenin felaketten felakete sürüklenmesini
daha da hızlandırdı.
Ülkede yaşanan felaket durumlardan
milletimiz yaptığı kıyaslama ile Erbakan’ın 54. Hükümetteki başarılarının
değerinin kavrandığı ve Millî Görüş’ün borsasının yeniden yükseldiği bir
dönemde tekrar önü kesilmek üzere bu kez ayartılan Recep Tayip Erdoğan ve
arkadaşlarının kurdukları AKP tek başına iktidar oldu. AKP de tıpkı ANAP gibi
Millî Görüş süsü verilerek milletimize sunuldu ve iktidar yapıldı. Ne var ki
medya her defasında bu gerçekliği ters yüz edip yutturmayı “ANAP ve AKP Millî Görüş’ten saptıkları için iktidar oldu” şeklinde
lanse ederek başardı.
Tayip Erdoğan, AKP iktidar olduktan ve Siirt
formülü ile milletvekili yapılıp Abdullah Gül’den Başbakanlığı devraldıktan
sonra uluslar arası Lions Kulüpleri toplantınsa katılmak üzere Antalya’ya
giderken verdiği demeçte “Biz Millî
Görüş gömleğini çıkardık kim giyerse giysin” şeklinde o ünlü sözlerini
söyledi. Yani seçime giderken böyle bir şeyi ağzına bile almadı. Aksine AKP’liler
“Erbakan’ı cumhurbaşkanı seçeceğiz”
diye propaganda yaparak Millî Görüş’e bağlılıklarını göstermeye çalıştılar.
O sırada 28 Şubat’ın sert rüzgârları hala esmeye
devam ettiği için milletimiz “Millî
Görüş gömleğini çıkardık” sözlerini de siyaset gereği sarf edilmiş sözler
olarak değerlendirdi, AKP’nin Millî Görüş gömleğini çıkardığına hiçbir şekilde
inanamadı.
Ama şimdi artık iki dönemdir iktidarda
bulunan AKP’nin gerçekte Millî Görüşçü bir parti olmadığı ve milletimizi
oyaladığı adamakıllı anlaşılmış bulunuyor. Esasen AKP içinde üst düzeyde yer
alan çok sayıdaki liberal, sosyal demokrat ve milliyetçi unsurlar hiçbir zaman
AKP’nin Millî Görüşçü bir parti olmasına izin vermezler. Bu yüzden muhafazakâr demokrat bir parti olarak AKP’nin
sonu kaçınılmaz şekilde Batıya bağlı statükocu bir çizgiye mahkûm olmaktır.
İşte böyle bir konjonktürde Millî Görüş’ün
tek temsilcisi Saadet Partisi tek iktidar alternatifi konumuna yeniden geldiği
için bu kez de içeriden ele geçirilerek statükoya bağlı hale getirilmeye
çalışılmaktadır.
Bunun için de bütün aile ve dost çevresi
eski Adalet Partisi mensuplarından oluşan biri olarak Numan Kurtulmuş Genel
Başkanlığına getirildiği Saadet Partisi’ni Erbakan’ın etkisinden çıkarıp
doğrultusunu Millî Görüş’ten saptırmaya çalışmaktadır.
Ve bu konuda statükonun tüm unsurlarınca da
alabildiğine desteklenmektedir. Amaç, kaçınılmaz şekilde yeniden iktidar
alternatifi olan Millî Görüş’ü birtakım manipülasyonlarla tekrar statükoya
hizmet eder duruma sokmaktır.
Şu anda doludizgin yaklaşmakta olduğumuz
referandum oylaması kaçınılmaz şekilde Türkiye’yi bugünkünden çok farklı bir
siyasi konjonktüre ve vizyona doğru götürmektedir. Statüko yanlıları bu
gidişatı artık AKP, CHP ve MHP ile önleyemedikleri için bu amaçla Saadet
Partisi’ni ele geçirmeyi tek çözüm olarak görmektedirler.
Yukarıda ifade edildiği üzere CHP’de olduğu
gibi MHP içinde de bugünkü yönetime karşı öteden beri gelişmekte olan bir iç
muhalefet söz konusudur. Öyle ki bu iç muhalefet, eğer mevcut MHP yönetimi
referandumda ‘HAYIR’ oyu kullanmayı değil de ‘EVET’ deme kararı alsaydı bunu
yine aleyhine kullanacaktı. O takdirde AKP’nin payandası olmakla suçlayacaktı.
Ancak ‘HAYIR’ oyu vermeyi kararlaştırması
MHP’yi çok daha zor duruma sokmuştur. Çünkü referandumda “EVET’ diyeceklere karşı
oluşturulan cephede Ergenekoncular ve PKK aynı safta yer almaktadırlar.
Dahası birlikte strateji belirleyip ortak
eylemlere giriştiklerine dair birçok kanıtlar yadsınamaz şekilde medyaya servis
edilip ortaya konulmaktadır. Her gün yeni gelişmeler ve belgelerle bu süreç
ivme kazanıp hızlanırken referandum günü yaklaştıkça çok daha büyük sansasyonel
olaylarla kamuoyu radikal şekilde etkilenebilir.
Ayrıca artık PKK terörünün pratikte
Türkiye-İsrail ilişkilerine endeksli olarak artıp azaldığı reddedilemez bir
realite olarak kabul görmektedir. Bunu devlet yetkilileri de reddetmeyip zımnen
kabul etmektedirler. Artan terör eylemleri referandum sürecine olumsuz etki
yapmasın diye PKK’nın aldığı bir aylık ateşkes kararının İsrail’in inisiyatifi
ile alındığı algısı da yaygındır.
Bu durum karşısında iç muhalefetin de büyük
etkisiyle MHP çok zor duruma düşmekte ve art arda yaşanan istifalar kamuoyunda
büyük yankılar uyandırmaktadır. Bu, CHP ile birlikte MHP ve hatta BDP’nin de
‘HAYIR’ oylarının çok düşük çıkmasından fevkalade olumsuz etkileneceği anlamına
gelmektedir.
Elbette ki bütün bunların kendiliğinden
olduğunu düşünmek imkânsızdır. Uzun yıllardır Türkiye’de iki derin gücün mücadele halinde olduğu
artık ayan beyan ortaya çıkmış bir gerçeklik olarak sıradan insanların bile
kabul edebileceği açıklıktadır. Ne var ki bu
iki derin gücün tarafları pek net değildir. Henüz ayrışmayan iç içe geçmiş
birtakım farklı unsurların aynı kategoride gözükmeleri durumu biraz
flulaştırmaktadır.
Örneğin Ergenekon örgütüne mensup ulusalcı ve küreselci unsurlar biri birinden tefrik edilememektedir. Keza AKP
iktidarı ile TSK’nın üst düzey yönetimi arasındaki ilişkiler de net değildir.
Büyükanıt ve Başbuğ’un bilinen İsrail bağlantılarına rağmen AKP iktidarı ile en
azıdan dışa yansıttıkları uyum, gerçekten bozulan Türkiye-İsrail ilişkileri
karşısında bir yere konulamamaktadır.
AKP
iktidarının İsrail ve işbirlikçisi statükocular karşısında bir güç olarak
kullanıldığı ise artık hiçbir şekilde yadsınamaz. AKP iktidarı eliyle
Türkiye’yi Osmanlı’nın mirasına sahip çıkarak bölge lideri bir dünya gücü
haline getirmeye yönelik çabalar hiç şüphesiz ki bilinen Millî Görüş siyaseti
ile tamamen örtüşmektedir.
Bu gücü kullanan iradeyi ete kemiğe
büründürmek gerektiğinde Erbakan’dan başkasını düşünmenin hiçbir ihtimali ve
mümkünatı yoktur. Bu durumda haliyle Türkiye’nin referandum ile planlanan
siyasi konjonktür ve vizyon doğrultusunda yürütülmesi Erbakan’ın ta baştan beri
belirlediği amacın gerçekleşmekte olduğunu göstermektedir.
Bu amaç, Türkiye’yi Batı güdümlü, İttihat
ve Terakki kökenli “sağ” ve “sol” iki parti partnerliğinde
işletilen bir demokrasi ile yönetmek yerine; Millî Görüş kökenli iki parti
partnerliğinde kendi ayakları üzerinde duran bağımsız ve özgür bir demokrasi
ile yönetmektir.
Bunun da tek yolu iki dönemdir iktidarda
bulunan ve önemli ölçüde yıpranmış bulunan AKP’nin alternatifi olarak Millî
Görüş’ün asıl temsilcisi Saadet Partisi’nin Erbakan’a sadık bir yönetimle
hazırlanmasıdır.
Şu anda her şeye rağmen AKP iktidarının
genel hatlarıyla Türkiye’yi Millî Görüş istikametinde yönettiği ve statükoyu
değiştirmede büyük mesafe aldığı yadsınamaz bir realitedir. Bu bakımdan
Türkiye’nin mevcut durumu için fazla endişeye mahal yoktur.
Ancak AKP iktidarının en fazla bir dönem
daha iktidar olabileceği, ondan sonrası için ise henüz somutlaşmış bir
alternatifi bulunmadığı dikkate alındığında Türkiye’nin siyasi geleceğinin hala
belirsiz olduğu da fazla söze gerek bırakmayacak açıklıktadır.
AKP kaçınılmaz şekilde nihayet seçim
kaybedip muhalefete düştüğünde; Saadet Partisi ya tek başına ya da en azından
birinci parti olarak hükümet kurarak iktidar olmalıdır. AKP ise kendini
muhalefette yenileyip tabanı ve kadroları ile biraz daha Millî Görüş’e
yaklaşmalıdır. Böylece demokratik diyalektik içerisinde Türkiye’yi Millî Görüş
ve Adil Düzen doğrultusunda aşama aşama daha ileriye taşımada üzerine düşeni
yapmalıdır.
Büyük bir lider ve siyaseti tanzim edici
muhteşem bir deha olarak Erbakan Türkiye temelli öngördüğü Millî Görüş ve Adil
Düzen’i İslam Birliği liderliğinde şekillendirerek Yeni Bir Dünya kurmaya doğru
geliştirmek istemektedir.
Bunun için şu anda bile Türkiye en azından
bağımsız hareket etme kabiliyetine sahip bir lider ülke konumuna getirilmiş
bulunmaktadır. Dolayısıyla Türkiye içeride Adil
Düzen’e ne kadar yakın ise Yeni Bir
Dünya kurmaya da o kadar yakındır. İçerideki gelişmelerle dışarıdaki
gelişmeler paralel yürümektedir.
O kadar ki Millî Görüş’ün asıl temsilcisi Saadet
Partisi içerisindeki gelişmeler dahi bu paralelde yürütülmektedir. Yani şu anda
Erbakan Saadet Partisi’nde istediği yönetimi kurmaya ne kadar mesafede ise,
Türkiye’de Adil Düzen’i kurmaya da o
kadar mesafededir. Aynı zamanda Yeni Bir
Dünya kurmaya da o kadar mesafede bulunmaktadır.
Erbakan her zaman şunu derdi: “Biz Avrupa Birliğine girmeyeceğiz. Ama
Batı ile barış içerisinde, eşit şartlarda en ileri derecede ilişkilerimizi
geliştireceğiz. Bunun için Batı’yı görüşme masasına oturtacak müeyyidelere
sahibiz.”
Erbakan’ın bu sözlerini Medeniyetler İttifakı kurulmasına
ilişkin görüşmeler teyit etmektedir. Batı’nın, dünyada birden fazla medeniyet
olduğunu ve Türkiye’nin iki medeniyetten birinin temsilcisi olduğunu kabul etmesi
tasavvuru bile zor fevkalade büyük bir olaydır.
Batı, bugüne kadar daima tek ve üstün
medeniyet olarak sadece kendi medeniyetini kabul ede gelmiştir. Başka bir medeniyeti
kendi medeniyetine denk tutması ve üstelik de kendi bağlısı olarak gördüğü
Türkiye’yi Batı medeniyeti dışındaki bir medeniyetin tek temsilcisi olarak
benimsemesi ve eşit şartlarda kendisiyle masaya oturması olacak ve inanılacak şey
değildi.
Ne var ki birçokları bunun farkında değilken
farkında olan Siyonistler Medeniyetler İttifakı görüşmelerini bir yandan
küçümsemeye diğer yandan el altından baltalamaya çalışıyorlar. Ancak bu
yaptıkları beyhude çabalardır. Türkiye’nin dünyadaki önlenemez yükselişini
Siyonist odaklar da zaman zaman medyaya yansıyan telaş ve tedirginlikleri ile
birlikte itiraf etmektedirler.
Türkiye, eğer Medeniyetler İttifakı görüşmeleri sonuçsuz bırakılacak olsa bile
bizzat liderlik ettiği D-8’ler ve onun devamı olarak D-60’lar, D-160’ları
harekete geçirerek şöyle ya da böyle Yeni
Bir Dünya kurulmasına öncülük edecektir.
Türkiye, bir bölge lideri ve dünya gücü
olarak uluslar arası platformlarda ve diplomaside sürekli yükselen bir trendde
etkinlik kazanırken içerideki yapısını da sürekli yenilemekte, statükoyu
değiştirmeye yönelik adımlar atmaktadır.
Bu anayasa değişikliği paketi ile de TSK’nın
daha çok siyasetin kontrolüne girmesine ve yüksek yargı organlarının statükoyu
koruma direncinin kırılmasına ilişkin hazırlanacak mevzuata yol açılmak
istenmektedir.
Ama asıl önemlisi referandum kampanyasının
Türkiye’nin siyasi yapısını çok önemli ölçüde değiştirmesi ve ardından
gidilecek genel seçimde Millî Görüş siyasetinin tümüyle ülkeye hâkim kılınması
öngörülmektedir.
Millî Görüş’ün ilk kez iktidar ortağı olduğu
1974’teki CHP-MSP Koalisyonundan ve o hükümet döneminde gerçekleştirilen Kıbrıs
Barış Harekâtından bu yana Türkiye sürekli Millî Görüş doğrultusunda
ilerlemiştir. Türkiye bağımsızlaşmaya, özgürleşmeye ve milletimiz yeniden hızla
Müslümanlaşmaya başlamıştır. Cumhuriyet döneminde İslam ülkeleri ile tamamen
kesilen ve dondurulan iyi ilişkiler süratle yeniden geliştirilmeye devam
edilmiştir.
1974’teki koalisyondan sonra kurulan
hükümetler,12 Eylül 1980 askeri darbesi, 1982 Anayasası, iki dönem ANAP
iktidarı, sonrasındaki koalisyon hükümetleri, 28 Şubat post modern darbe süreci ve nihayet iki dönem AKP iktidarı dönemi hiçbir
şekilde Türkiye’nin Millî Görüş doğrultusundaki süreci olumsuz etkilemeyip tam
aksine her biri ivme kazandırmıştır. Bir büyük ivme de bu referandum sonrasında
gerçekleştirilecektir.
Bundan hiç kimsenin bir şüphesi olmasın.
Çünkü süreç tamamen planlandığı üzere devam etmektedir, öyle de
sonuçlanacaktır.
İşte burada yazıyoruz “EVET” oyları
kesinlikle % 70’in üzerinde gerçekleşecektir.
Sayı:
619

































