Referandumda HAYIR
oyları dibe vurursa;
YENİ SİYASİ OLUŞUM KAÇINILMAZ
OLUR
12 Eylül 2010 Pazar
Günü anayasa değişiklik paketinin oylanacağı referandum sonrası, kampanya
sürecinde yaşanmakta olan tartışmaların oluşturduğu tablo nedeniyle büyük bir
siyasi konjonktür değişikliğine, moda tabirle siyasette yeni bir eksen
kaymasına gebe görünüyor.
Referandum
iktidar-muhalefet oylamasına dönüştürüldüğü için eğer EVET oyları yüksek oranda
çıkarsa CHP ve MHP bunun altında ezilir; AKP ise ağırlaşacak siyasi yükü
bütünüyle tek başına kaldıramayacağı için karşısına yeni bir oluşum çıkması kaçınılmaz
olur.
Görünen o ki
referanduma, özellikle ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun akla ziyan
çabalarının sonucu Başbakan karşı çıksa da ister istemez anayasa değişiklik
paketi yerine iktidarla muhalefetin oylanması anlamı yüklenecektir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun
böyle son derece yüksek bir riski alması aklı başında, vizyonu olan bir lider
için olacak şey değildir.
Muhalefetin
referanduma yüklediği anlam nedeniyle EVET oyları % 51 bile çıksa Başbakan
Erdoğan ve AKP iktidarını kurtarır. Sanırız Başbakan Erdoğan da bu durumu
bildiği için EVET oyları çok yüksek çıkmasın diye kampanyaya çok fazla asılıp
agresifleşerek tepkileri arttırmak istiyor!
Her ne kadar sıkça “iktidarımız
değil, anayasa değişiklik paketi oylanacaktır” dese de kampanya boyunca sergilediği
yüksek performans ve var gücü ile yüklenip asılması ister istemez referandumu
AKP’nin oylanmasına dönüştürüyor. Bunu özünde EVET oyları çok fazla çıkmasın
diye başvurulan dolaylı etki yapacak bir yöntem olarak değerlendirmek gerekir.
Nitekim Başbakan
Erdoğan’ın çevresinden sızan rivayetler de “eğer EVET oyları çok fazla
çıkarsa bize yükleyeceği yükün altından kalkamayız” dediği şeklindedir.
Sanırız Başbakan böyle bir sonuç çıkmasın diye kampanyayı toplumu
kutuplaştırmak amacıyla bastırıyor AKP’li olmayan seçmenin içini kaçırmaya
çalışıyor!
Ne demek
istediğimizi bir örnekle açıklamaya çalışalım. Diyelim ki EVET oyları % 70-80
gibi çok yüksek oranda çıktı. O takdirde CHP, MHP ve BDP % 20-30 oyu paylaşmak
durumunda kalacaktır.
Bu hezimete
uğramışlık durumu CHP ve MHP’nin pusuda beklemekte olan iç muhalefetinin
harekete geçmesine yol açacağından tartışmalar, bölünmeler, dağılmalar
olacaktır. Sonuçta CHP ve MHP’den umutların kesilmesi muhalefette büyük bir
boşluk doğuracaktır. Tabiat boşluk kabul etmez ve mutlaka bir şekilde
doldurulur. Doğacak boşluğu dolduracak olan ise ancak yeni bir oluşum olabilir.
Ayrıca AKP’nin de
tek başına %70-80 oranındaki EVET oylarını kaldırması asla mümkün
olmayacağından bir yeni siyasi oluşum kaçınılmaz hale gelecektir. Bu durum,
yapısı itibariyle bir iç koalisyon olan AKP’nin bölünmesine ya da en azından
gayrimemnunların yeni oluşuma katılmaları sonucunu doğuracaktır.
Oysa hiçbir şekilde
iktidar olma şansı bulunmayan CHP ve MHP gibi iki parti AKP iktidarının ömrünü
uzatmada ele geçmez bir muhalefet niteliği taşımaktadır. Keza BDP de kendi
bölgesinde ve hitap ettiği tabanında AKP için tadından yenmeyen en iyi
rakiptir. Bu muhalefet AKP için bir lütuftur.
Bu gerçekliği
siyaset mahfillerinin görmemesi ve ona göre plan yapmamaları düşünülemez.
Nitekim son günlerde herkes adeta EVET oylarının olabildiğince çok yüksek
çıkması için yarışmakta ve her yola başvurmaktadır. Görünürde HAYIR oyu için
çalışanların bile dolaylı şekilde EVET oyları olabilecek en yüksek düzeyde
çıksın diye çeşitli yöntemlere başvurdukları görülmektedir.
Bunların başında
ise hiç şüphesiz ki CHP politikalarını belirleyen ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu
yönlendiren derin odaklar gelmektedir. En son Kemal Kılıçdaroğlu’nun Tunceli’de
akla ziyan şekilde PKK’yı ima eden genel aftan söz etmesi bu komploya adeta tüy
dikmiştir.
Özellikle son
yıllarda sağa dümen kırıp ulusalcı sularda seyreden CHP’nin elit ve etkin
kesiminin Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu söyleminden ne kadar rahatsız olduğu dışa
da yansımış durumdadır.
Öyle anlaşılıyor ki
CHP’nin politbürosu Kemal Kılıçdaroğlu’nun sonunu hazırlarken; daha
derin bir odak ise CHP ve MHP’nin sonunu hazırlayıp yeni bir oluşum için siyasi
bir konjonktür ve potansiyel oluşturmayı planlamaktadır.
Referandumda HAYIR
oyu çıkıp anayasa değişiklik paketi ret edilmezse kâfidir. Hele EVET oyları
patlama yaparsa AKP iktidarını zora sokabilir. CHP ve MHP’nin hiçbir şekilde
iktidar alternatifi olamayacakları realitesi karşısında AKP iktidarından
kurtulmak isteyenler için tek çare HAYIR oylarının dibe vurması, böylece bir
yeni oluşum için yeterli potansiyelin doğmasıdır.
Asla günübirlik
hareket etmeyi kaldırmayan siyaset, mutlaka yeni ufuklara projeksiyon tutup
vizyon belirlemeyi gerektirir. Siyasette asıl başarılı olanlar mevcut
konjonktür gereği doğru hareket etmeye çalışanlar değil, amaçlarına ve
hedeflerine uygun konjonktür oluşturabilenlerdir. Siyasi konjonktür oluşturmak
için de uzak mesafeli projeksiyonlar tutmayı ve makro planlar yapmayı
gerektirir.
Genelde bunun için
küçük beyinli ihtiraslı politikacıların önüne birtakım yapay hedefler konulup
alabildiğine koşturulurlar. Daha ilk günden beri Kemal Kılıçdaroğlu’na art arda
çizdirilen zikzaklar, yaptırılan “U” dönüşleri, CHP’de ipin ucunun puştun
elinde olduğunu gösteriyor. Yoksa inisiyatif sahibi ve vizyonunu bilen bir
lider böyle sıkça çelişkili durumlara düşmez.
Referandum
sonrasında CHP’de Kılıçdaroğlu’na kılıç çekecek o kadar çok kesim var ki kim
vurduya gidecek. Bir yandan Baykal ekibi rövanşa hazırlanıyor. Onlar güç ve
sinerji oluşturmak için çoktandır hummalı bir faaliyet içerisine girerek pusu
kurmaya çalışıyorlar. Referandum kampanyasına katılmalarının önlendiğini,
kendilerine görev verilmediğin söyleyerek argümanlarını oluşturmaya başladılar
bile.
Bir yandan da
Baykal’ı, rakipsiz aday olarak genel başkanlığa seçilecekken kurultay öncesi
bir komplo ile dramatik şekilde elimine eden ekip nihai hedeflerine ulaşmak
için Kılıçdaroğlu’nu paylamaya hazırlanıyorlar. Çünkü onların nihai hedefi
Kılıçdaroğlu’nu CHP’ye genel başkan yapmak değildi. Bu yüzden onlar da nihai
hedeflerini gerçekleştirmek için Kılıçdaroğlu’na kasıtlı yanlışlar yaptırarak
şimdiden referandum sonrası işlerini kolaylaştırmaya çalışıyorlar.
Hepsi bu kadar da
değil. Bir de daha derindeki bir güç CHP ve MHP’yi -belki BDP’yi de dâhil
ederek- referandumdaki hezimeti vesile edip iç çekişmeleri de körükleyerek
tasfiye etmeyi ya da marjinalleştirmeyi planlamaktadır. Ortaya çıkan
emarelerden ve bu cenahın geçmişteki başarısız kalan stratejilerinden bu sonucu
çıkarmak zor değil.
22 Temmuz 2007
Genel seçimi öncesinde adeta AKP ve MHP’yi yok sayarak sağda ve solda birlik
projesinin sol ayağını CHP-DSP, sağ ayağını DYP-ANAP üzerinde inşa etmeye
çalışan odak bu amaçla milyonluk Cumhuriyet Mitinglerini organize etmiş,
ancak sonuç fiyasko olmuştu.
Aslında 12 Eylül
1980 darbesi, demokrasiyi Batı güdümünde, toplumu SAĞ-SOL diye iki kutba
ayırarak birbirinin alternatifi iki parti ile işleten sistemin tüm
dinamiklerini ortadan kaldırarak yeni bir sistem ikame etmeye çalıştı ama
başaramadı. Çünkü bu amaçla emekli Org. Turgut Sunalp’a kurdurulan Milliyetçi
Demokrasi Partisi ile Necdet Calp’a kurdurulan Halkçı Parti ile bu proje hayata
geçirilmek ya da böyle bir intiba verilmek istendi.
Ancak ABD’den gelen
Yahudi Cemaati mensubu bir heyet, 12 Eylül yönetiminin sadece bu iki partiyi
seçime sokma kararını-Cumhurbaşkanı Kenan Evren’i ziyaret edip ANAP için de
1983 seçimine katılma vizesi kopararak- bozmasıyla bu plan sonuçsuz kaldı, ya
da revize edildi.
Emekli Org. Ali
Fethi Esener’in Demirel’in desteği ile kurduğu Büyük Türkiye Partisi kapatılıp
DYP, SODEP, RP ve MÇP de 1983 Genel Seçimine sokulmayınca diğer icazetli iki
parti ile birlikte giren ANAP tek başına iktidar oldu.
Bunun üzerine
kartlar yeniden karılarak yeni stratejiler belirlendi. 12 Eylül yönetimi tek
başına iktidar olan ANAP’ın kurucu lideri Turgut Özal ile anlaşarak destek
verdi. Oysa Turgut Özal kontrolden çıkan 12 Eylül yönetiminden hesap sorsun
diye desteklenmişti.
Bu yüzden ANAP’ın
kurulmasına, 1983 seçimindeki vetoyu aşıp seçime girmesine ve tek başına
iktidar olmasına büyük destek sağlayan ABD Yahudi Cemaati ile Türkiye’deki
uzantıları, verdiği söze sadakat göstermeyip ihanet ettiği gerekçesi ile
Başbakan Turgut Özal’a töre yasasını uygulayarak idamına karar verdiler.
Bunun gereği olarak
yapılan suikast girişimi başarısız kaldı. Ama sonunda Cumhurbaşkanı seçilip
adeta Çankaya Köşkü’ne sığınan Turgut Özal -ailesinin ısrarlı iddialarına göre-
orada infaz edildi. Başbakanlığı sırasında ANAP büyük kongresinde yapılan
başarısız suikast girişimini Hürriyet Gazetesi eski patronu Selanik göçmeni
Sabetayist Yahudi Erol Simavi’nin tertiplediği Korkut Özal tarafından bir
televizyon programında açıklandı. Ama en ufak bir sorgulama bile yapılmadı.
Turgut Özal Köşk’e
çıkarken ANAP’ı Başbakan Yıldırım Akbulut’a emanet etti. Ancak Mesut Yılmaz
Yahudi’nin desteği ile ANAP’ı Yıldırım Akbulut’tan alıp başına geçti ve ilk
kuruluşundaki amacı doğrultusunda yönetmeye başladı.
Eğer Mesut Yılmaz
başına getirilmeseydi ANAP ile Refah Partisi, Millî Görüş kökenli iki parti
olarak millî derin devlet tarafından Türkiye demokrasisinin
işletilmesinde birbirinin alternatifi haline getirilecekti olmadı, Mesut Yılmaz
bu planı bozdu.
Buna karşın millî
derin devlet Tansu Çiller’i destekleyip Mesut Yılmaz’ın önünü kesmeye ve
her iki partiyi birlikte bitirmeye çalıştı. O sırada devlet güçleri ikiye
bölündü. Bir kesim Tansu Çiller için TOFAŞ, TEDAŞ gibi yolsuzluk dosyaları
hazırlayıp DYP’yi bitirmeye çalışırken, diğer kesim ise Mesut Yılmaz’ı takibe
alarak yolsuzluklarını ortaya çıkarmaya ve ANAP’ı bitirmeye çalıştı. Yediği
Budapeşte’deki yumruğun nedeni de buydu.
İşte DYP-ANAP
arasındaki bu ölümcül rekabet ortamından yararlanan Refah Partisi birinci parti
oldu.
Tansu Çiller’in
yolsuzluk dosyaları ile bunaltıldığı bir sırada ANAP-DYP koalisyonu kurmayı
reddeden Mesut Yılmaz “ben çamur üzerinde oturmam” derken; Erbakan ise
çok ilginç bir ifade kullanarak “Bizimle olan sütten çıkmış ak kaşıktır”
diyordu.
Böylece, imza aşamasına gelen RP-ANAP koalisyonunu son
dakikada bozan Mesut Yılmaz yerine Tansu Çiller ile Refah-Yol koalisyonu kuran
Erbakan 54. Hükümetin Başbakanı oldu.
Gerçekten de
Erbakan’ın dediği gibi oldu. Tansu Çiller’in yolsuzluk dosyaları bir bir
aklandı ama Mesut Yılmaz hem de desteklediği 28 Şubat post modern darbe sürecinde
Yüce Divan’da yargılanıp zaman aşımından ancak yırtabildi.
28 Şubat post
modern darbe sürecinin Demirel-Ecevit-Yılmaz üçlüsü ile birlikte yürüttüğü
politikalar Devlet Bahçeli’nin MHP’sinin de katılmasıyla ülkeyi -tüm dünya
güllük gülistanlık iken- büyük bir ekonomik krize ve siyasi kaosa sürükledi.
Başta generallerin emniyet supabı olarak yönetim kurullarına getirildikleri
olmak üzere onlarca banka battı, akla hayale gelmedik olaylar yaşandı.
Kısa süre
içerisinde Şubat 1997 sürecine destek veren liderlerin, siyasetçilerin,
generallerin, medya patronlarının, sermaye çevrelerinin“BEŞLİ ÇETE”
denilen sivil toplum kuruluşu yöneticilerinin hepsinin başlarına çok kötü
şeyler getirildi ve tasfiye edildiler!
Başta Cumhurbaşkanı
Demirel’in yeğeni Yahya Demirel’in bankası battı ve hapse tıkıldı. Demirel
kardeşler 28 Şubat sürecinin ürünü olan TMSF ve BDDK’nın elinden çok çektiler.
Bütün mal varlıklarını kaybetme korkusuyla yıllar geçirdiler.
28 Şubat’a en büyük
desteği verip “bunların yalnızca partilerini kapatmak yetmez köklerini
kazımak lazım” diyen Başbakan Ecevit’in başına gelenler ise pişmiş tavuğun
başına gelmedi. Neredeyse bütün bakanları Yüce Divanlık oldu. 1999 seçiminde
%22 oy alan DSP parçalandı ve erken yapılan 2002 seçiminde oy oranı % 1’e düşerek
barajın dibini boyladı. ANAP ve DYP ile birlikte MHP de barajın altına düştü.
Erken yapılan 3
Kasım 2002 Genel Seçiminde, ABD Yahudi Cemaati ve TÜSİAD’ın desteğinde Tayip
Erdoğan liderliğinde kurulup 28 Şubat’ın bıçkın generali Çevik Bir’in İsrail nezdinde
kefil olduğu AKP tek başına anayasayı değiştirebilecek büyük bir çoğunlukla
iktidar oldu. Buna karşın hiçbir zaman Yahudi ile yıldızı barışmamış bulunan
Deniz Baykal liderliğindeki CHP ise muhalefet partisi olarak tek başına
Meclis’e girdi.
İlginçtir, hiç
kimse darbecilerle işbirliği yapan Başbakan Ecevit’ten 28 Şubat sürecinde
ekonomik kriz ve siyasi kaosa ülkeyi sokup DSP’yi %22’den %1’e düşürdüğünün
hesabını sormadı. Tam aksine -CHP’yi barajın altından çıkarıp büyük bir grupla
Meclis’e sokarak tek başına ana muhalefet partisi yapmasındaki başarısını hiçe
sayarak- “solun toplam oylarını azaltmaktan” sorumlu tutarak Deniz
Baykal’ı kıyasıya eleştirdiler!
Açıkçası, “Niçin
Ecevit’in içine edip berbat ettiği solu temizleyip hiç eksiksiz toparlamadın?” diye
Baykal’a demediklerini bırakmadılar. Ecevit siyasi hayatı boyunca telafisi
mümkün olmayan başarısızlıklar ve rezaletler yaşattığı halde hiç toz
kondurulmadı, hep baş tacı edildi. Ne zaman Başbakan olduysa bakanları yüce
divanda yolsuzluktan yargılanan Ecevit daima en dürüst lider diye lanse
edildi. Çünkü o bir Sabetayist Yahudi idi. Baykal ise rakibi kim olursa olsun
daima çapraz ateş altına alınmasına karşın ne zaman galip gelse hizipçilikle
suçlanıp başarısı gölgelendi.
İlginç gelişmeleri
mercek altına almaya devam edelim…
AKP tek başına
ezici çoğunlukla iktidar olmasına karşın kurucu lideri Recep Tayip Erdoğan
milletvekili seçilememişti. Çünkü YSK muhtar bile olamaz diye karar
vermişti. Bu yüzden AKP’nin ikinci adamı Abdullah Gül Başbakan olarak atanıp
hükümetini kurdu.
Recep Tayip Erdoğan
ise Batı başkentlerini ziyaret ederek Başbakan olmanın yollarını aramaya
koyuldu. ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinde devlet başkanları düzeyinde abartılı
törenlerle kırmızı halılar üzerinde karşılanan AKP Genel Başkanı Tayip Erdoğan
milletvekili olmadığı için bir türlü başbakan olamıyordu.
Avara kasnak gibi
ülke ülke dolaşan Genel Başkan Erdoğan giderek irtifa kaybederken AKP
hükümetini kuran Abdullah Gül ise Başbakan olarak karizma yapıyordu. Artık
Batılı başkentlerden umut kestiği bir sırada Deniz Baykal Recep Tayip Erdoğan
ile bir araya gelerek hala içeriği sır olarak kalan bir uzun görüşme yaptı.
Bize göre Deniz
Baykal bu görüşmede, 28 Şubat sürecini kontrolü altına alıp tersyüz eden millî
derin devletin Erbakan tarafından yönetildiğini, Batı yerine onunla
işbirliği içerisinde hareket etmeyi kabul etmesi halinde kendisine Başbakanlık
yolunun açılacağını Tayip Erdoğan’a söyledi.
Recep Tayip Erdoğan
Deniz Baykal’a olumlu cevap verdiği için de birlikte anayasada gerekli değişikliği
yaparak Siirt formülü ile milletvekilliği ve Başbakanlık yolunu açtılar.
İlginçtir Siirt seçimini iptal eden YSK sadece AKP ve CHP’nin aday
gösterebileceğine karar verdi. Barajı aşamayan partiler aday göstermediler.
Yenilenen seçimde CHP de milletvekili çıkardı. Yani kazan kazan!
Bir süre
hükümetteki icraatlarını izleyerek gerçekte kiminle işbirliği yaptığını
anlamaya çalışan ABD Yahudi Cemaati ve içerideki uzantısı TÜSİAD sonunda tıpkı
Turgut Özal gibi Tayip Erdoğan’ın da Başbakanlık koltuğuna oturduktan sonra millî
derin devlet ile birlikte hareket ettiğini tespit etti. Bunun üzerine yine
tıpkı Başbakan Özal’a yapıldığı gibi Başbakan Erdoğan için de ihanet ettiği
gerekçesi ile Yahudi töresi gereği idam kararı verildi.
Bu durumu
Türkiye’de ilk kez kamuoyuna açıklayan ise YAHUDİ BAŞBAKAN ERDOĞAN’IN KALEMİNİ
KIRDI şeklinde manşet atan El-Aziz Gazetesi oldu. Yıllar önce atılan bu
manşetin aksine hiçbir gelişme olmadı, her geçen gün bu durum daha netleşti.
Başbakan Erdoğan’a da tıpkı Özal gibi art arda suikast girişimleri yapıldığı
bizzat kendisi ve resmi makamlar tarafından resmen açıklandı.
Bugün İsrail, ABD Yahudi Lobisi ve Avrupa
Birliği Siyonist odakları Başbakan Erdoğan ve AKP iktidarının Türkiye’yi Batı
güdümünden çıkardığını eksen kayması şeklinde her düzeyde dile getirip
tartışmaktadırlar.
Yukarıda
belirtildiği üzere ANAP ile Refah Partisi partnerliğinde demokratik sistemin
Millî Görüş kökenli iki parti tarafından yürütülmesi planını Mesut Yılmaz
bozduğu için gerçekleşemedi. Bugün ise AKP ve Saadet Partisi partnerliğinde
Türkiye’de demokratik sistemin yürütülmesi planını engelleyen Numan
Kurtulmuş’tur!
Numan Kurtulmuş
Saadet Partisi’ni AKP iktidarının alternatifi yapmak yerine Demirel’in eski
Adalet Partisi gibi Masonik bir çizgiye getirmeye çalışıyor. Tabii ki bu onun
kendi planı değil, Siyonist bir plandır. Çünkü Tayip Erdoğan’dan sonra AKP
Saadet Partisi ile birleştirilip başına da Numan Kurtulmuş getirilerek sağda
ve solda birlik siyasi mühendislik projesinin bir kanadı oluşturulmak
isteniyor. Baykal’dan kurtarılan CHP, ya da yeni bir oluşum ile de solda
birlik ayağı oluşturulmak isteniyor.
Böylece İttihat ve
Terakki kökenli iki parti partnerliğinde Türkiye demokrasisini Batı güdümünde
işleten sistem yeniden hayata geçirilmek, başka bir deyişle Erbakan’ın Millî
Görüş ile rayından çıkardığı Batı güdümlü demokrasi treni yeniden rayına
oturtulmak isteniyor. 12 Eylül darbesinin gerekçesi buydu.
Çünkü Batı
güdümündeki bir demokrasi için Türkiye sağda ve solda iki parti
tarafından yönetilmeli, toplum da sağ ve sol olarak
kutuplaştırılmalıdır. Böylece diyalektik bir uygulama ile Türkiye’de Batı tipi
bir toplum oluşturulmalıdır.
Millî Görüş ise
çağımızın yaygın yönetim biçimi olan demokrasiyi, yönetimi ve toplumu
İslamileştirecek şekilde uygulamak istemektedir. Bunun için partiler sağ-sol
olarak değil, hak-batıl çizgisinde -pratikte millî-gayri millî
ayırımı temelinde- konuşlanıp diyalektik bir rekabetle toplumu yeniden
Müslümanlaştırma doğrultusunda yönetmelidir.
Batıda demokratik
diyalektiğin tarihi seyri her iki tarafı da materyalist olan sağ ve sol
partilerin birlikte toplumu sekülerleştirip dinden uzaklaştırması şeklinde
yürütüle geldi. Bunun için sağ kendi içinde liberal ve faşist
yöntemlerle toplumu Darwinist mantıkla dinden uzaklaştırıp sekülerleştirmeye
çalışırken; yine aynı mantıkla sol ise sosyal demokrasi ve komünizm
rekabetinde bir diyalektik yürüttü.
Örneğin nazari
olarak şöyle bir yol ve yöntem belirleniyor: Sosyal demokratlarla sosyalistler
rekabet ediyor… Sosyalistler kazanıyor. Sosyalizm bu kez bölünüp sosyalistlerle
komünistler birbiriyle rekabet ediyor bu kez komünistler kazanıyor. Toplum
sonuç olarak giderek radikalleştirilip komünizme doğru sürükleniyor. Tabii, uygulamada
bu tam başarı elde edemiyor birtakım sapmalar ve beklenmedik sonuçlar zuhur
ediyor. Nitekim sonunda komünizm çöktü ve her şey alabora oldu.
Bu demokratik
diyalektik Türkiye’de halkı sağ ve sol olarak iki farklı kesimde
kategorize etti. Sağcı ve solcu partiler birbirleriyle rekabet
ederek toplumu İslam’dan uzaklaştırdı. Erbakan ve Millî Görüş ise bu gidişatı
durdurarak toplumu yeniden Müslümanlaştırmak için hak-batıl (millî-
gayri millî) ekseninde rekabete soktu.
Erbakan bir Millî
Selamet Partisi mitinginde halka şöyle hitap ediyordu: “Yahudi seçimleri
yazı-tura oyununa çevirmiş. Parayı havaya atıyor yazı geliyor CHP seçimi
kazanıyor, Yahudi iktidar oluyor. Tura geliyor Adalet Partisi seçimi kazanıyor
yine Yahudi iktidar oluyor. Biz bu parayı dik tutturacağız, dik!”
Gerçekten 12 Eylül
1980 askeri darbesi silindir gibi sağın da solun da üzerinden
geçti ve artık Türkiye’de sağ-sol ayırımı unutuldu. Önce ANAP 4
eğilimi birleştirdi. Sonra da AKP bunu bir şekilde tekrarladı. Artık şu anda
Türkiye’de, sağ-sol temelinde değil, millî-gayri millî şeklinde
politikaların rekabet ettiği bir ortamda siyaset yapılıyor. Solcular bile
ulusalcı oldu!
Sağ-sol ayırımı toplumun her iki kesimini
inkârcı, materyalist yapmayı amaçlıyor. Bu ise insanlık fıtratına aykırıdır.
Çünkü insanların hepsini asla inkârcı yapamazsınız. Hak-batıl ayırımında
toplumun bir kesimi olabildiğince inançlı yapılmaya çalışılırken diğer kesimi
de demokratik özgürlük içerisinde inkârcı olmayı tercih edebilmektedir. Zaten
İslam dinde zorlamayı yasaklamıştır. “Benim dinim bana, senin dinin sana”
diyerek zor, baskı ve her türlü dayatmayı reddetmektedir.
Batıdaki uygulama
toplumu isteyen inanır isteyen inanmaz şeklinde kategorize etmek yerine,
sağ-sol diye kategorize ederek her iki kesime de inkârcılığı ve materyalizmi
dayatmaktadır. Bu ise insanlığın yaratılışına aykırıdır. Ne yaparsanız yapın
herkesi inkârcı yapamazsınız. Yine ne yaparsanız yapın herkesi mümin de
yapamazsınız.
Çünkü Yüce Yaratıcı
insanların bir kısmını ne yaparsan yap inanacak şekilde, diğer bir kısmını ise
ne yaparsan yap inanmayacak şekilde yaratırken, bir üçüncü kategoriyi de iyiye
yönlendirilirse inançlı, kötüye yönlendirildiğinde inkârcı olacak şekilde
yaratmıştır.
Bu yüzden Hz.
Nuh’un oğlu ve Hz. Lut’un karısı iman etmezken Firavun’un karısı iman etmiş ve
bu gerçeklik Kur’an’da açıklanmıştır. Her halükârda inkârcı veya her halükârda
mümin olacak yaratılıştaki kişiler insanlık içerisinde son derece küçük bir
azınlıktırlar. Çok büyük bir çoğunluk ise eğitim, tebliği ve telkin ile mümin yapılabilir.
Ya da eğitim, propaganda, şartlandırılma, alışkanlık edindirilme gibi
yöntemlerle inkârcı yapılabilir.
İşte Siyonist Batı
güdümlü demokrasiler sağ ve sol ayırımı ile toplumun bu büyük
çoğunluğunu inkârcı ve materyalist yapmaya çalışırken; Millî Görüş ise çağın
yaygın bir yönetim biçimi olan demokrasi ile aynı şekilde toplumu hak-batıl
ayırımı ile olabildiğince Müslümanlaştırmak istemektedir. Sadece çok küçük bir
azınlık ise ne yapılırsa yapılsın inkârcı olarak kalır.
Sonuçta Millî Görüş
kökenli iki partili sistemle demokrasi işletildiğinde diyalektik rekabetle
toplum Müslümanlaştırılır. Nasıl ki İttihat ve Terakki kökenli sağ ve sol
partiler bu diyalektik rekabet sonucu milletimizi İslam’dan uzaklaştırıp
sekülerleştirerek Batı tipi materyalist bir toplum haline getirdiyse.
Türkiye’deki örtülü
siyasi mücadele temelde, İttihat ve Terakki kökenli iki partinin sağda ve
solda birlik projesini hayata geçirmesini isteyenlerle; Millî Görüş kökenli
iki parti ile Türkiye demokrasisini işletecek sistemi kurmaya çalışan Erbakan
arasında yaşanmaktadır.
Peki, sonuç ne mi
olur?
Millî Görüş’ün 40
yıllık mücadelesi boyunca Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Batı güdümündeki İttihat
ve Terakki kökenli partiler sürekli zemin kaybedip yok olurken, güçlenen Millî
Görüş kökenli partilerden biri olarak AKP bugün ülkeyi yöneten konumda
bulunmaktadır. Millî Görüş’ün asıl temsilcisi Saadet Partisi ise tek sorunu
genel başkanlık konusunu hallettiği anda iktidarın tek alternatifi olma
potansiyeline sahip bulunmaktadır.
Sayı: 621

































