Türkiye’nin etrafında dönmeye başlayan
dünyanın
EVET EKSENİ KAYIYOR
Bir
ABD Başkanının, “Her sabah uyanıp güne
başladığımda Beyaz Saray duvarındaki dünya haritasına bakar ve ‘şu dünya ancak
İstanbul’dan yönetilebilir’ diye bir iç çekerim” dediği anlatılır.
Bu
doğru ve yerinde bir tespittir. Çünkü İstanbul 3 büyük kıtanın tam ortasında
dünyanın tabii başkenti konumunda olan bir şehir. Yalnız coğrafya değil, tarih
de açıkça bu gerçekliğe şahadet etmektedir. En büyük ve en uzun süreli iki imparatorluk
olarak Bizans ve Osmanlı’ya başkentlik eden İstanbul asırlar boyu hep dünyanın
yönetildiği merkez oldu.
Bugün
de Batı Dünyasında “Türkiye’nin ekseni
kayıyor” söylemi ile çarpıtılmaya çalışılan, aslında dünyanın ekseninin kaydığı gerçekliğidir. Birtakım zorlamalarla
suni şekilde geçtiğimiz 19. ve 20. asırlarda Batıya kaydırılan dünyanın ekseni
şimdi yine tabii merkezine doğru kaymaktadır. Bu demektir ki dünyanın lideri Türkiye,
başkenti ise İstanbul olmaktadır.
Günümüz
dünyasında teknoloji ve ulaşım imkânları ne kadar gelişmiş olursa olsun mesafe
mefhumu hala çok büyük önem taşımaktadır. Dünyanın merkezi bir coğrafyadan
yönetilmesinde ve çeşitli bölgelerine en kısa zamanda müdahale edilmesinde
yakın mesafenin avantajı bu gün de hala geçerliliğini korumaktadır. Esasen
mesafe mefhumu hiçbir zaman önemini yitirmez.
Örneğin
ABD Irak’ı işgal etmek için ordusunu 10 bin mil uzaklıktan ancak 6 ayda bölgeye
intikal ettirebildi. Bu büyük bir zaman kaybı, telafisi zor, hatta imkânsız bir
gecikmedir. Nitekim bu geciken intikal süresi içerisinde Irak’ta her türlü
tedbir alınmış ve sonuçta ABD batağa saplatılarak başarısızlığa mahkûm
edilmiştir.
Irak’ta
ABD ve müttefikleri karşısında bu önlemleri alan ve direnişi sürdürenin kim ve
hangi ülke olduğu bugün bile hala bir muammadır. Ancak direnişten Türkiye’nin
kârlı çıktığında herkes müttefiktir!
ABD
dünyanın öbür ucundan gelişmelere müdahalede bulunmak ve mesafe dezavantajını
telafi edebilmek için çok pahalı ve masraflı büyük uçak gemileri inşa etmek zorunda
kalmıştır. Uzaya ilişkin çalışmalarıyla uydulardan ani istihbarat elde etme ve
ileri teknoloji ürünü kıtalar arası güdümlü füzelerle hassas ölçülerde vurma
imkânlarına sahip olmaya çalışmıştır. Ancak bütün bunlar mesafe mefhumunu yok
edememekte ve dünyanın kontrol edilip zapturapt altına alınmasına
yetmemektedir.
Uzay
çalışmalarının yaygınlaşması ve karşı teknolojilerin gelişmesi dünyanın uzak
bir köşeden yönetilmesini engellediği gibi; savaşın, siyasetin, yönetimin
yalnızca bir maddi güç ve imkân konusu olmadığı hususu da önemli bir faktördür.
Savaşlarda her zaman maddi gücü elinde tutanların başarı kazanmadığı sayısız
tarih örnekleriyle sabittir.
Savaş,
siyaset ve yönetim daha çok bir üstün akıl, tarihi tecrübe ve birikim işidir.
Bu yüzden de Yeni Dünyanın elde ettiği büyük maddi güç ve imkânlarla eski dünyayı uzak mesafelerden
yönetmesi başarılı olamamıştır.
Bu
nedenledir ki ABD Irak’a dünyanın tek süper gücü olarak girmiş ama büyük ölçüde
bu vasfını yitirerek oradan ayrılmak durumunda kalmıştır. Artık herkes dünyada
farklı güç merkezleri oluştuğundan, tek
süper güç olgusunun gerçekleşmeden sona erdiğinden söz etmektedir.
ABD
ve müttefiklerinin Afganistan ile Irak’ı işgalleri Türkiye’yi bölgenin lideri
ve dünyanın yeni bir gücü konumuna getirmiştir. İsrail ile arasındaki
çekişmelerin, sataşmaların, tartışmaların, rahatsızlıkların özünde Türkiye’nin bölgenin
lideri ve dünyanın bir yeni gücü olması yatmaktadır. Bu durum çünkü İsrail’i
fevkalade rahatsız etmektedir.
Bu
rahatsızlık daha çok Türkiye’nin sahip olduğu stratejik coğrafi konumu ve
varisi olduğu tarihi birikim ve misyonu nedeniyle ciddiyet kazanmaktadır. Türkiye
Balkanlar üzerinden Avrupa’nın, Kafkaslar üzerinden Asya’nın, Akdeniz üzerinden
Afrika’nın ortalarına kadar ve tüm Ortadoğu’ya sadece bir uçak mesafesindedir.
Dünyanın en önemli ve tarihi üç kıtasının stratejik bölgelerine müdahalesi
saatler içerisinde mümkündür.
Türkiye’nin
dünyayı yönetmeye sevdalı cihangir büyük dâhi liderlere ve kadim küresel
düşüncelere tarihi boyunca yurt olması dünya liderliğini destekleyen ve
besleyen bir olgudur. Ayrıca, 1000 yıl Batının Haçlı Seferlerine karşı İslam’ı ve yüce değerlerini korumak uğruna 50 milyon şehit vererek bu toprakları
hakkı üstün tutan liderlik ruhu ile yoğuran bir milletin kültürüne ve medeniyetine
yurt olması da dayanılmaz, karşı konulmaz en başta gelen faktördür. Dünya
tarihinde şehitlik ve gazilik hiçbir toplum ve coğrafyada bu kadar hakiki
anlamına ve önemine kavuşmamıştır.
Ne
var ki Osmanlı İmparatorluğunun varisi konumunda bulunan Türkiye Cumhuriyeti
için kullanılan eksen kayması
tabirinin bir madalyon gibi iki yüzü vardır. Bir yüzünde Türkiye yeniden büyük, bağımsız bir ülke olarak dünyanın lideri oluyor
anlamı nakşedilirken diğer yüzüne de Batı’nın
uydusu olmaktan çıkıyor, Türkiye’yi kaybediyoruz korku ve endişesi
tablolaştırılıyor.
Bu
durum şöyle bir acı tarihi gerçeklikten kaynaklanmaktadır: Türkiye Cumhuriyeti,
iddia edildiği gibi gerçekte verdiği bir kurtuluş savaşı sonunda Batılı işgalci
devletleri püskürtüp son vatan parçasından çıkartarak bağımsız bir devlet
olarak kurulmadı!
Tam
aksine dönemin süper gücü İngiltere ve müttefikleri Başkent İstanbul ve önemli
Anadolu illerini işgal edip işbirlikçilerine bir uydu devletçik kurduktan sonra
kendileri çekildiler. Çekilirken de silahlı kuvvetlerini götürüp yerine
teknisyenlerden ve danışmanlardan oluşan misyoner sivil işgalciler gönderdiler.
Nasıl
ki ABD ve müttefikleri Saddam Hüseyin diktasını devirmek adına Irak’ı işgal
ettiler ve fakat Türkiye’nin hinterlandına girmekte olan Sünni yönetimi devirip
İran’ın hinterlandına girecek şekilde bir Şii yönetimi iş başına getirip
çekilirken petrol şirketleri ile bu işgali sivilleştirmeye çalışıyor iseler!
Ne
var ki Irak’ta bugünün süper gücü ABD, o günkü süper güç İngiltere’nin
Türkiye’de başarılı olduğu kadar ustaca işi yürütüp sonuç alamamış, her şeyi
berbat edip yüzüne gözüne bulaştırmıştır. Bir de o bir ilkti, şimdi artık dünya
emperyalizmi daha yakından tanıyor.
O
zaman Türkiye’nin işgali sonrasında mizansen olarak uygulamaya konulan uyduruk
kurtuluş savaşı ile bu komplocu, hilekâr sömürü siyaseti yürütüldü.
İngiltere
ve müttefikleri, bir hiç uğruna Birinci Dünya savaşına sokulup birçok cephede
birden savaştırılarak yumuşak lokma haline getirilen ve en son Çanakkale Savaşında
tüm varlığını ve geleceğin kuşaklarını yitiren Osmanlı Devletini nihayet ellerini
kollarını sallayarak gelip işgal ettiler.
Sarıkamış
dağlarında ihanetle 90 bin askerin dondurulmasının, Balkanlarda kurgulanan bir
dizi ihanetin ve yükseliş döneminin zirvesinde bile hiç Osmanlı’nın olmamış
Galiçya’ya bile askeri birliklerin gönderilip yok edilmesinin tek amacı vardı:
Osmanlı Devletini zayıflatıp dağıtarak Türkiye Cumhuriyeti’ni Sabetayist bir
Yahudi devleti olarak kurmak!
İngiliz
donanması -bir asırdır Çanakkale
geçilmez diye nara atılmasına karşın- Çanakkale Boğazını geçerek gelip
İstanbul’u işgal ederken İttihat ve Terakki Fırkası (partisi) iktidarı
tarafından rıhtımda bir koronun seslendirdiği Kâtibim Şarkısı ile
karşılandı.
Ancak
Cumhuriyet yönetimi, işgalcilerle işbirliği yapan İttihat ve Terakki iktidarı
yerine kukla konumuna getirilmiş olan Padişahı suçlamayı yeğledi. Çünkü
Cumhuriyeti kuran CHP, zihniyeti ve tüm kadroları ile İttihat ve Terakki
Fırkası’nın ta kendisiydi. O kadar ki İttihat
ve Terakki Fırkası’nın Ankara
Şubesinin levhası ters çevrilip üzerine Cumhuriyet
Halk Fırkası yazıldı.
Ne
var ki İngilizler İstanbul’u işgal ederken iktidarda bulunan İttihat ve Terakki
Fırkasının Alman işbirlikçisi kadrolarını tutuklayıp önde gelen liderlerini bir
denizaltıya koyup Almanya’ya sürgün ederken; kendi işbirlikçileri olan muhalif
kadrolarını el altından destekleyip Ankara’ya göndererek yeni devleti onlara
kurdurdular.
Nitekim
Cumhuriyet’i kuran İngiliz işbirlikçisi İttihat ve Terakkici kadrolar,
İstanbul’un işgali sırasında Almanya’ya sürülen İttihat ve Terakki liderlerini
yurda sokmadılar! Dahası onların geride
kalan mensuplarını da ilaveten sürgün ettiler.
İngilizler,
Ankara Hükümetini oluşturan CHP’nin kurucusu İttihat ve Terakkiciler Anadolu halkı
tarafından desteklenip bağra basılsın diye; eski başkent İstanbul’u işgal
altında tutarken ileride bir çok sömürge ülkelerinde tekrarlayacakları bir
prototip senaryo hazırlayıp uyguladılar.
Türk istiklal savaşı diğer milletlere
ilham kaynağı oldu şeklindeki astarlı ifadenin iç yüzü; aynı senaryo diğer sömürgeleştirilen birçok
ülkede de tekrarlanarak uygulandı şeklindedir.
Daha
sonra çeşitli versiyonları başka ülkelerde uygulanan bu İstiklal Savaşı senaryosu Türkiye’de şöyle hayata geçirildi:
İşgalci
devletlerin lideri İngiltere, Başkent İstanbul’da Hükümeti devirip mensuplarını
tutuklarken Meclis’i dağıtıp istemediklerini Malta’ya sürüp istediklerini ise
yeni hükümeti kurmak için Ankara’ya yolladı.
Ankara’da
takiye ile İslami ağırlıklı yeni bir
Meclis toplanıp Hükümet kurulduktan sonra; verilen talimatla Anadolu illerini
işgal etmekte olan müttefik kuvvetler hızla geri çekilmeye başladılar. Ankara
Hükümet kuvvetleri ise danışıklı ve senkronize şekilde hızla geri çekilmekte
olan işgal kuvvetlerinin arkasına düşerek kovaladı. İşgal kuvvetlerinin
alelacele çekilirken etraf köyleri yakıp yıkmasından öte her hangi bir savaş
kesinlikle yaşanmadı. Sözü edilen meydan muharebeleri ve düşmanın denize
dökülmesi tamamen resmi tarihin uydurduğu kahramanlık hikâyelerinden ve
güzellemelerden ibarettir.
Olayın
içyüzünü anlayamayan Anadolu halkı düşmanın püskürtülüp vatanın kurtarıldığını
görünce Ankara Hükümeti’ne büyük bir coşku ve minnet duygusu ile sahip çıktı.
İngiliz işbirlikçisi yeni yönetim toplumdan olabildiğince büyük destek ve kredi
almış, artık her istediğini yapabilecek konuma gelmişti. Zafer sarhoşluğu ile kimsenin gerçeği görmesi
olasılığı yoktu. Bu yüzden en muhalif unsurlar bile ne olup bittiğini uzun
yıllar kavrayamadılar.
Oysa
işgalci devletlerin lideri İngiltere eski başkent İstanbul’u işgal altında
tutmaya devam ediyor ve Ankara Hükümetine alternatif olabilecek hiçbir oluşuma
fırsat vermiyordu. İngilizler İstanbul işgalini Ankara Hükümeti Anadolu’da
hâkimiyetini kurup Lozan anlaşmasını imzalayıncaya kadar da sürdürdüler.
Artık
her şey bittikten ve tüm muhalif sesler susturulup sindirildikten sonra 24
Temmuz 1923’te işgalci devletlerle Lozan Anlaşması imzalanıp işler yoluna
sokulunca İngilizler 6 Ekim 1923 tarihinde seremonik bir törenle 13 Kasım
1918’den beri işgalleri altında tuttukları Başkent İstanbul’un işgaline son
verdiler. 3 hafta sonra ise 23 Ekim 1923 Günü Cumhuriyet ilan edildi.
Bir
plan ve program dâhilinde yürütülerek yaşanan bu önemli gelişmelerin
kronolojisi şöyle:
13
Kasım 1918: İngilizlerin İstanbul’u işgali.
19
Mayıs 1919: İngiliz işgal kuvvetlerinin izni ile İstanbul’dan ayrılıp yeni devleti
kuracak kadroların Anadolu’ya intikali.
23
Nisan 1920: Yeni başkent Ankara’da, dağıtılan Osmanlı Meclisi mensuplarından ve
Anadolu’da belirlenen yeni üyelerden oluşan yeni Meclis’in toplanması.
01
Kasım 1922: Ankara’da toplanan Meclis’in Saltanat’a son veren yasayı çıkarması.
17
Kasım 1922: Son Osmanlı Padişahı
Sultan Vahdettin’in İngilizler tarafından bir savaş gemisine bindirilip İstanbul’dan
sürülmesi.
24
Temmuz 1923: İşgalci Devletlerle Ankara Hükümeti arasında Lozan Anlaşmasının
imzalanması.
11
Ağustos 1923: Önemli ölçüde Anadolu halkını temsil eden 1. Dönem Meclis’in
dağıtılıp atama ile 2. Dönem Meclis’inin oluşturulması.
6
Ekim 1923: İngilizlerin İstanbul işgaline son vermesi.
29
Ekim 1923: Cumhuriyet’in ilanı.
03
Mart 1924: Hilafetin kaldırılması.
Ankara
yönetimi yerleşip hâkimiyetini kurduktan ve ilk Meclis’i de dağıtıp atama ile
2.Dönem Meclis oluşturulduktan sonra devrimlere hız verildi. İşgalci orduların
ülkelerinden ithal edilen devrim yasaları dayatılarak Anadolu halkına kabul
ettirildi.
Peki,
iyi de bütün bunları yapan İttihat ve Terakki Fırkası mensupları kimlerdi, bu
devrimleri yapan hangi zihniyetti?
İttihat
ve Terakki gizli bir siyasi cemiyet olarak nüfusunun % 70’i Yahudi olan
Selanik’te Sabetayist Yahudiler tarafından kuruldu ve ordu içerisinde
örgütlendi. İstanbul, İzmir başta olmak üzere önemli merkezlerde şubeler açtı.
Daha
sonra siyasi bir parti niteliğine bürünen, Meşrutiyet ilan edildiğinde yapılan
seçimde Meclis’e giren İttihat ve Terakki Fırkası (partisi); Selanik’te ağırlıklı
olarak Yahudilerden oluşturup trenle İstanbul’a getirdikten sonra başına bir
Sabetayist olan Mahmut Şevket Paşa’yı geçirdiği Hareket Ordusu ile sarayı
kuşatıp Sultan II. Abdülhamit’i tahttan indirdi ve Selanik’e sürdü.
Ondan
sonra komitacılıkla, baskınlarla, darbelerle, suikastlarla devleti tamamen ele
geçirip iktidar oldu ve İngilizlerin İstanbul’u işgaline kadar yönetimde kaldı.
Bu kısa süre içerisinde birçok cephede birden savaş başlatarak ve devleti
Birinci Dünya Savaşına sokarak koca imparatorluğu dağıttı.
Sabetayist
Yahudilerin Kurduğu İttihat ve Terakki Fırkası çeşitli görüş ve düşünce
farklılığı içerisinde olmakla birlikte özünde ikiye ayrılıyordu. Bir kesimi
Basel Siyonist Kongresinde alınan kararlar gereği Sultan II. Abdülhamit’in
tahttan indirilmesini, Osmanlı Devletinin dağıtılmasını ve kurtarılacak
Filistin toprakları üzerinde başkenti Kudüs olan İsrail Devletinin kurulmasını
öngören Siyonist ideolojiye bağlıydı. Ancak bunlar dışarıda İngiltere’ye
sırtını dayayan İttihat ve Terakki’nin muhalif kanadıydı.
İttihat
ve Terakki’nin İngilizlerin İstanbul’u işgali sırasında iktidardan devrilip
mensupları tutuklanan ve lider kadrosu Almanya’ya sürülen kesimi ise sözü
edilen bu Siyonist görüşlere karşı idiler.
Onlar
hazır ele geçirilmişken Osmanlı Devleti’nin yeniden ayağa kaldırılıp ABD gibi
örtülü bir Yahudi Devleti haline getirilmesinin daha doğru olacağını, ıssız Filistin
çöllerinde yapay bir Yahudi devleti kurmanın akıl ve mantık dışı bir düşünce
olduğunu söylüyorlardı. Bunlar dış güç olarak da Almanya ile birlikte hareket
ediyorlardı.
Temeli
bu fikir ayrılığına, dış güç olarak da İngiliz ve Alman ekolüne bağlı bu iki
Sabetayist kesim arasındaki iktidar mücadelesi İzmir suikast girişimi üzerine
yapılan idamlar ve sürgünlerle çok derinleşti. İttihat ve Terakki içindeki farklı
görüş ve düşünceler CHP ile Alman Nazizm’ini örnek alan tek ideolojiye
dönüştürülürken; birçok Sabetayist hapse atıldı, sürüldü, idam edildi. Bunun nihai
uzantısı olarak yaşanan 27 Mayıs 1960 darbesi Sabetayist aileler arasında yeni
bir kanlı iktidar kavgasına yol açtı.
İngilizlerin
İstanbul’u işgali sayesinde merkezi Ankara’da kurulup ilan edilen Türkiye
Cumhuriyeti 23 Ekim 1923’ten 14 Ekim 1973 Genel Seçimine kadar hiç eksiksiz tam
50 yıl egemen oldu. Bu seçime girip 52 parlamenter çıkaran Milli Selamet
Partisi’nin devletin kurucusu CHP ile kurduğu ilk koalisyon hükümeti ile bu
yapılanmaya ilk büyük darbe vuruldu.
Bu
hükümet tarafından başlatılan Kıbrıs Barış Harekâtı ile Türkiye asırlar sonra
ilk kez savaşla bir toprak parçası kazanıyordu. Hiç şüphesiz ki bu CHP’nin
değil Millî Görüş’ün başarısıydı.
Nitekim daha önce 1963’te CHP Hükümetinde
İsmet İnönü’nün Başbakanlığı sırasında Rumlar Kıbrıs’ta katliam yaptığında
müdahale edilmek istenmiş ama ABD Başkanı Johnson’un ünlü mektubu üzerine
vazgeçilmişti. Ondan sonra Süleyman Demirel’in Başbakan olduğu Adalet Partisi
Hükümeti döneminde de 1969 yılında yine Kıbrıs’ta Rumlar Türklere katliam
yaparken alınan müdahale kararı birliklerimizin İskenderun’dan geri döndürülmesi
ile sonuçsuz kalmıştı. Bu iki olay da gösteriyor ki 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı
Millî Görüş’ün eseridir.
Demek
istediğimiz o ki 1000 yıllık Selçuklu ve Osmanlı dönemini tam bir kırılmaya
uğratıp Anadolu’yu yeniden Haçlı Batı hâkimiyetine sokan Türkiye Cumhuriyeti,
Millî Görüş’ün Yeniden Büyük Türkiye ideali ile kurulması sonucu geri sayma
dönemine girmiştir.
Erbakan
bunu şu sözlerle dile getiriyordu: “3 Kasım
1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ‘bu ülkede Hak varsa artık batıl da
vardır’ anlamını taşıyordu. 24 Ocak 1970 Günü kurulan Millî Nizam Partisi ise
‘bu ülkede batıl varsa artık Hak da vardır’ anlamını taşıyordu.”
Osmanlı’ya
karşı 1919’da Anadolu’dan başlatılan hareketin 50. Yılında, 1969’da yine
Anadolu’nun ortasından, Konya’dan bu kez onun rövanşı başlatıldı!
Ülke
yönetimindeki güç bunun çok iyi farkındaydı. Bu yüzden Millî Görüş’ün tam 4
tane partisi kapatıldı ve Erbakan 5.sinin başından yine bir yargı darbesiyle
uzaklaştırıldı. Sonunda Millî Görüş’ün gerçek temsilcisi Saadet Partisi’nin
başına bir Sabetayist Yahudi genel başkan olarak getirildi.
Ancak
Erbakan’ın kurduğu Millî Görüş ekolünden yetişip siyasete kazandırılan
isimlerden biri Cumhurbaşkanı, biri Meclis Başkanı, biri Başbakan olarak
devletin zirvesine çıkarılmışken ve onların kurduğu AKP iktidarı 8 yıldır
ülkeyi yönetirken; bir Sabetayist Yahudi’nin Millî Görüş’ün asıl temsilcisi
Saadet Partisi’nin Genel Başkanı yapılmış olması çok fazla önemli değildir.
Nitekim kısa sürede altı boşaltılan koltuğu sallanmakta ve düşürülmesi an
meselesi haline gelmiş bulunmaktadır.
Şu
anda önde gelen lider kadrosunun tamamı Millî Görüş kökenli olan AKP iktidarı
ülkeyi Batı ekseninden koparıp İslam Âleminin lideri konumuna doğru yürütürken
en kısa zamanda Millî Görüş’ün asıl temsilcisi Saadet Partisi bir olağanüstü
kongreye giderek yönetimine Millî Görüş’e inanç ve sadakatle bağlı bir kadroyu
getirecektir. Bundan en küçük bir şüphe edilmesi bile yersizdir.
Osmanlı
Devletini dağıtıp çökerten İttihat ve Terakki Partisi büyük bir öfke ve nefrete
muhatap olduğu için takiye yapıp CHP’ye dönüşerek Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu.
AKP de statükocuların Millî Görüş korkusu nedeniyle takiye yaparak iktidar
olabildi. Tabii, olay bu kadar basit
değil, birçok çetrefil içeriyor. Onlara geçmiş sayılarımızda çokça yer verdik.
Ne
var ki artık mızrak çuvala sığmıyor; Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının vefat
eden Osmanlı Hanedanına mensup bir kişinin tabutunu bizzat omuzlayıp
taşımasının verdiği mesaj ve bu mesajın statükonun amiral gemisi Hürriyet
Gazetesi’nde manşet yapılması asla sıradan bir olay değildir. Bu mesaj, tarihi
kırılmanın sona erdirilip 1000 yıllık Selçuklu-Osmanlı medeniyetinin yeniden
ihya edilip hayata geçirilmekte olduğunu anlatmaktadır.
Şimdi
Türkiye çok önemli bir virajı daha almak üzere anayasa değişikliği paketinin
referandum oylaması için sandık başına gidiyor. CHP, MHP ve DP’nin “HAYIR” oyu
kullanma kararı alması çok tabiidir. Çünkü bu üç parti de İttihat ve Terakki
kökenlidir. Diğer iki parti CHP’den doğmuş türevleridir.
Referandumda,
statükoyu korumada son kale görevini ifa eden yüksek yargıyı millileştirecek
adımlara kapıyı aralayacak, bir İttihat ve Terakki geleneği olan komitacı,
cuntacı, darbeci zihniyetin ordu içerisinde barınmasına imkân verilmemesi için
askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasını sağlayacak maddeleri de içeren
anayasa değişikliği paketi oylanacaktır.
Statükoya
karşı çıktığını iddia eden BDP’nin de referandumda İttihat ve Terakki kökenli
partilerle birlikte hareket etmesinin tek açıklaması ise politikalarını
belirleyen bölücü terör örgütü PKK’nın İsrail bağlantısıdır.
Çünkü
Türkiye Cumhuriyeti’nin statükosunu belirleyen Lozan Anlaşmasının doğum ebesi
Haham Haim Nahum’dur. Haim Nahum Sevr Planının askıya alınarak, Filistin’de
İsrail Devletinin kurulması için Türkiye Cumhuriyeti’nin bir yardımcı öğe
olarak kurulmasını sağlayan fikir babasıdır aynı zamanda..
Nitekim
1897’de İsviçre’nin Basel kentinde toplanan Siyonist Kongresinde alınan
kararlar arasında ilk 50 yılda Filistin’de Yahudi devleti kurulması, ikinci 50
yılda da arzımevud üzerinde merkezi
Kudüs olan Büyük İsrail’in kurulması da vardı.
Arzımevud
toprakları içerisinde Türkiye’nin güneydoğusu ve Kıbrıs da yer almaktadır. Bu yüzden Büyük İsrail’in kurulması Sevr
Planının yeniden yürürlüğe girmesini de kaçınılmaz kılar. 1897 Basel Siyonist
kongresinin ikinci 50 yılı olan 1997 tarihi Başbakan Erbakan’ın kurduğu 54.
Hükümet dönemine rastladı.
Büyük
İsrail’i kurmak amacıyla bölgeye konuşlandırılan Çekiç Güç Erbakan’ın
Başbakanlığı sırasında uzaklaştırılıp gönderildi. Bunun üzerine başlatılan 28
Şubat 1997 post modern darbe
sürecinde Erbakan Hükümeti bırakmak zorunda bırakıldı.
İçinde
Büyük İsrail planını barındıran Büyük Ortadoğu Projesi’ne Başbakan Erdoğan eş
başkan yapıldı. Ancak bu, Büyük Ortadoğu Projesinin rafa kaldırılmasından başka
bir işe yaramadı.
Bunu
yerine Medeniyetler İttifakı projesinin
ikame edilmesi söz konusudur. Türkiye ve İspanya başbakanlarının eş başkanı
olduğu Medeniyetler İttifakı özü
itibariyle bir D-8 projesidir.
Erbakan
yıllardır Avrupa Birliği konusunu anlatırken Türkiye İslam Birliğini temsilen Avrupa Birliği ile masaya oturup iki
medeniyet arasında adil bir barış ve eşit şartlarda işbirliğini esas alan
anlaşmalar yapacaktır diyordu. Medeniyetler
İttifakı da tam olarak bunu öngörmektedir. Ayrıca Türkiye’nin Batı
Medeniyeti karşısında İslam Medeniyetinin temsilcisi olarak muhatap alınması
muazzam bir olay, ülkemiz açısında büyük bir kazanım ve başarıdır.
Ne
var ki İsrail ve Dünya Siyonizm’i Medeniyetler
İttifakı konusunda ayak sürüp oyalama taktiğine başvurmaktadır. Ancak her
geçen gün büyüyen Türkiye’nin gücü ve yükselen liderlik yeteneği karşısında
İsrail ve Dünya Siyonizm’inin pek yapabileceği bir şey yoktur.
İsrail
Büyük Ortadoğu Projesini raftan indirip masaya yatıracağı uygun bir konjonktürü
kollarken, bunun kaçınılmaz gereği olarak da Sevr Planını hayata döndürecek unsurları
oluşturup desteklemeye devam etmektedir. Bunların başında ise PKK bölücü terör
örgütü gelmektedir.
Buna
karşın, yeni sezona büyük bir heyecan fırtınası doğuran fragmanı ile girmekte
olan Kurtlar Vadisi Pusu dizisinin ATV kanalında fark atarak yeni bir dönem
başlatacağı anlaşılmaktadır. Başlı başına olay yaratan fragman şöyle:
2023 ABD senaryosu: Türkiye bölünüyor, Ermenistan ve Kürdistan
kuruluyor…
2023 Avrupa senaryosu: Yine Türkiye
bölünüyor, Ermenistan, Kürdistan, Pontus devletçikleri kuruluyor.
2023 İsrail senaryosu: Irak işgali
kuzeye doğru genişliyor ve arzımevud içine giren topraklar Büyük İsrail
sınırları içine alınırken yine Türkiye bölünüyor.
2023 Türkiye senaryosu: Cumhuriyet’in
100. Yılında Türkiye Siyonizm’e kaptırdığı dünya liderliğini yeniden alıyor ve
tüm dünya al bayrağın rengine bürünüyor.
İşte
Batılıların eksen kayması diye
telaşla anlatmaya çalıştıkları olay budur. Türkiye, 100 yıl önce resmen sona
erdirilen 1000 yıllık Selçuklu-Osmanlı medeniyet çizgisine yeniden dönüyor ve
Siyonizm’e kaptırdığı dünya liderliğini yeniden alıyor.
Bunun
için Yeni Bir Dünya ve Adil Düzen’in kurulması gerekiyor. Kurtlar Vadisi
Pusu’nun ihtiyarları denilen muamma Erbakan olmalıdır. Kurtlar Vadisi Pusu’nun
derin yönetmeni Erbakan imiş gibi bir çizgide yürütülüyor. Dizinin Türk
Dünyasında İslam ülkelerinde uyandırdığı ilginin de öylesine değil organize
olduğu anlaşılıyor.
Türkiye’de
bu hayallerin kurulması ve hele senaryolaştırılıp film ve diziye dönüştürülmesi
olacak şey değildi. Bunun nasıl olup da mümkün olduğu üzerinde düşünme gereği
duymayanlar için gelecek sürprizlerle doludur.
Bu
hayalleri kurabilen bir millet ne kadar çok düşmanı olursa olsun asla zeval
bulmaz.
Sayı:
622

































