Bilim adamı Erbakan... Siyasetçi Erbakan... İnsan Erbakan - HASAN KARAKAYA -
Hangi
Erbakan?.. Bir tek Erbakan yok ki... O, hem bir “bilim adamı”ydı, hem
“siyasetçi”ydi ve hem de “beyefendi bir insan”dı.. En kızgın, en öfkeli olduğu,
dönemin Başbakan Yardımcısı Turhan Feyzioğlu’na fena halde sinirlenip; “Bre
Mason!” diye kükreyip, “masaya yumruk vurduğu” zaman bile “beyefendi tavrı”nı
hep sürdürmüş, “kibar”lığı, “saygı”yı, “görgü kuralları”nı elden
bırakmamıştı... Muhataplarına, hep “beyefendi” diye hitap eder ama diyeceğini
demekten de asla çekinmezdi.
Hani derler ya;
“Devlet” görmüş, “umur” görmüş!..
Erbakan Hoca da, “devlet terbiyesi” alarak yetiştiğinden, hayatı boyunca o
“terbiye”yi muhafaza etti... “Beyefendi”liğinden ve “devlet adamlığı”ndan hiç
taviz vermedi...
Çok “badire”ler atlattı...
Çok “mağdur” edildi!..
“Maddi ve manevi işkence”lere maruz kaldı... Zaman zaman yaptığımız
“sohbet”lerde; biraz da “gazete refleksi” ile, ağzından “manşetlik lâf” almaya
çok çalıştım... Hani, kendisine “çok çektiren” insanlar hakkında, “aleyhte” bir
söz sarfetsin, onu “madara” etsin de, “manşet” olsun!..
Ama, hayır!..
Bütün yaşadıklarını içine attı, hiç kimsenin şahsı aleyhinde konuşmadı...
Denilebilir ki, “sır”larıyla gitti.
ALTINOLUK’TA BİR GÜN
Yanılmıyorsam, 1999 yılı sonbaharıydı.
Altınoluk’ta ikamet ediyordu.
“Başbakanlık”tan düşürüleli iki yıl olmuştu... Bir sabah, erkenden yola çıkmış,
“Yayın Kurulu üyeleri” olarak Altınoluk’a gitmiştik.
Mustafa Karahasanoğlu ağabey, ben, Ali İhsan Karahasanoğlu, Yılmaz Yalçıner,
Hasan Hüseyin Maden ve Ülkü Kumral, Çanakkale üzerinden gitmiştik
Altınoluk’a...
Saatlerce sohbet etmiştik.
“Dünyadaki gelişmeleri” adım adım takip ediyor ama “Siyonist İsrail” üzerinde
özellikle duruyordu...
“Kitap”lar açtı önüne... O kitaplardan “pasaj”lar okudu... İşte o sohbet
esnasında, “Armegedon” kavramını, ilk defa Hoca’nın ağzından duydum... “Bu
azgın Siyonistler” diyordu; “Bir Kıyamet Savaşı’na yol açacaklar!”
Yanılmıyorsam, Grace Hallsell tarafından kaleme alınan “Tanrı’nın Elini
Kıyamet’e Zorlamak” adlı kitap, o günlerde çıkmıştı piyasaya!..
Bol bol “Siyonist tehlike”den söz etmiş ama “kendi başına çorap örenler”den tek
söz etmemişti... “Onlar bilmiyor” diyordu; “Bilselerdi, böyle yapmazlardı.”
Bu, bir “tevekkül” ifadesi miydi, yoksa, “dün”de takılı kalmayıp, “yarın”lara
bakmak gerektiğinin tavsiyesi mi?..
Bize, “çipura” ikram etmişti o akşam...
Yanında da, kızartma...
Güzel bir yemekti.
Ama, en güzeli;
“Deniz kıyısında cemaat halinde kıldığımız namaz”dı... O namazdan aldığım
“hazzı” hiç unutamam.
O gün farketmiştim ki;
Erbakan Hoca, “rûku”ya ve “secde”ye eğilmekte zorlanıyordu... Günde “3-4
mitinge” koşan, dur-durak bilmeyen bir adam, hayli yıpranmıştı... O an, bunun,
bir “28 Şubat üzüntüsü” olduğunu düşünmüştüm.
Hiç unutmuyorum;
“Namaz”dan sonra, “hayli geç oldu, gitmeyin” demişti; “Sabahleyin birlikte
kahvaltı yapar, ondan sonra gidersiniz.”
Herhalde “zahmet vermek” istemediğimizden, izin isteyip, gece yarısı çıktık
yola!..
Hâlâ, hepimiz hayıflanırız;
“Keşke kalsaydık.”
ANKARA’DA TAZİYE ZİYARETİ
Sonra, “Nermin Hanım’ın vefatı”ndan sonra, Ankara’ya, “taziye” ziyareti için
gitmiştik.
Orada görmüştüm ki;
Nermin Hanım’ı, gerçekten çok seviyormuş... Adını dilinden düşürmüyor, sürekli
“dua” ediyordu... Zaten, bir oda dolusu insan da, okunan Kur’an-ı Kerim’i
dinliyor, verilen aralarda “Hoca’nın sohbeti”ne kulak kesiliyordu. Konu, hep
“Siyonist İsrail”di!..
Hasılı kelâm;
“Üzüntü”leri ve “sevinç”leriyle bir “insan”dı Erbakan...
Bir bilim adamı, bir siyasetçi olduğu kadar, “örnek bir insan”dı..
“Güzel giyinmeyi” severdi.
Tabiî, “kaliteli yemek”leri de...
Yemek yemek, onun için “karın doyurma”nın ötesinde, adeta bir “ritüel”di... Son
derece yavaş, tane tane yerdi... Tabağındaki yemeğe; çatal veya bıçağını bir
“sanatçı titizliği” ile uzatırdı!..
Bir gün, Başbakanlık Konutu’nda bir yemek vermişti... Hiç unutmam, Nazlı
Ilıcak; sofradaki “peynir” ve “tereyağı”nın son derece leziz olduğunu
söyleyince; “Sizler için Trabzon’dan özel olarak getirttim” demişti.
Dedim ya; kaliteli giyinmeyi de, kaliteli yemeyi de severdi.
Her şeyin “en iyisi”ni, “en mükemmel”ini isterdi...
“Siyaset”in en iyisini yaptı, “bilim adamlığı”nın en iyisini yaptı...
Bir “iz” bıraktı arkasında!..
Hem de, silinmeyecek bir iz.
27 MAYIS’TA DOÇENT ERBAKAN
O, bir “yerli” idi.
Bir “millî” idi.
“Milli Görüş” fikriyatını ortaya atmazdan önce de “yerli” ve “milli” idi.
“İlk ve tek milli motor” olan Gümüş Motor onun ve arkadaşlarının eseridir!..
Hem de “genç bir üniversite öğrencisi” olarak 1956 yılında yapmıştır Gümüş
Motor’u... 1960’tan itibaren de seri imalata geçirmiştir.
“Yerli malı, Türk’ün malı... Her Türk onu kullanmalı” diye kampanyalar açıp,
bunun “edebiyatını yapanlar”ın her şeyi “ithal” ettiği günlerde, o, sadece
“Gümüş Motor”la kalmamış, “Türkiye’nin ilk ve tek yerli otomobili Devrim”in
yapılmasında da, “öncü” olmuştur.
Nasıl mı?..
Buyrun “tutanak”ları okuyalım.
Prof. Cemil Koçak’ın, Yapı Kredi Yayınları tarafından Haziran 2010’da
yayınlanan “27 Mayıs Bakanlar Kurulu Tutanakları” adlı eserde; “Genç Erbakan’ın
çabaları” anlatılıyor.
Necmettin Erbakan henüz gencecik bir doçent iken, ülkemizde otomotiv sanayii
kurulması için çaba göstermiş... Önce Odalar Birliği’ne rapor sunmuş, aynı
raporu Devlet Plânlama Teşkilatı’na iletmiş, ardından Bakanlar Kurulu
toplantısına çağırmışlar, orada da savunmuş tezini...
Necmettin Erbakan 4 Mart 1961 tarihli Bakanlar Kurulu toplantısına katılmış.
Toplantı 9.45’te başlayıp 11.50’ye kadar sürmüş. Kendisine ayrılan zaman
diliminde, Doç. Erbakan, ülke sanayiinin durumuna ve neler yapılması
gerektiğine dair görüşlerini anlatmış, sonra da otomobil üretimi konusundaki
düşüncelerini açıklamış.
Türkiye’de o günlerde 84 bin motorlu araç var, bunlardan sadece 38 bini
otomobil... Ülkeye ithali yasak otomobil, ancak bedelli ithalât yoluyla
gelebiliyor. Buna rağmen bakanların bazısı otomobil çokluğundan ve lüks
oluşundan şikâyetçi.
Erbakan ‘araştırma-geliştirme’ alanına önem verilmesini, sanayi için ithalâttan
fon ayrılmasını, yerli üretilebilen makinaların ithalâtının kısıtlanmasını,
üniversite-sanayi işbirliğini ve bunların çıkarılacak yasalarla takviye
edilmesini savunuyor.
Meselâ, diyor ki;
“Bizim memleketimizde önce demir-çelik sanayii kurulmalı, ondan sonra makine
tezgâhları kurulmalı ve ondan sonra da imalât yapacak fabrikalar tesis
edilmelidir.”
Toplantıya bakan olmayan iki asker de katılmış o gün:
Sami Küçük ve Sıtkı Ulay...
Toplantı bitip ayrılırken konunun önemine binaen kendisini 15 gün sonra yeniden
çağıracaklarını söylemişler Erbakan’a; ne var ki; Bakanlar Kurulu olarak, aynı
konuda başka toplantılar da yaptıkları ve o toplantılarda adı da geçtiği halde
kendisini bir daha çağırmamışlar...
Bakanlar önünde tezini savunurken Erbakan; çeşitli ülkelerden örnekler
veriyor... O sırada Türkiye ile aynı milli gelire sahip Brezilya’nın kendi
otomobilini üretmeye başladığını birkaç defa tekrarlıyor. “ABD’de kullanılan
Volkswagen arabalarının yüzde 95’i Brezilya’da üretilmektedir” diyor Erbakan...
“Otomobil üretiminde kullanılacak kaliteli işçimiz var” tespiti de
Erbakan’ın...
Sonra söyledikleri, sorunlarımızın sürekliliğine işaret ediyor: “Bugün
Türkiye’de 300 bin sanat okulu mezunu, mühendis, teknisyen ve sanatkâr vardır;
bunların yüzde 5’i sanayi sahasında, yüzde 95’i başka sahalarda çalışmakta,
çeşitli yerlerde kâtiplik, biletçilik yapmaktadır.”
“İmalât nasıl olacak?” sorusuna cevabı da şu: “İlk senelerde otomobil
imalâtında kullanılacak malzemenin yarısını Türk malı olarak imal etmek
mümkündür. Otomobil için yeni bir yatırım yapılmasına da lüzum yoktur; bu
hususta lüzumlu fabrikalar mevcuttur. Bunlar bugün yüzde 10 kapasite ile
çalışmaktadırlar. (..) Böyle bir imalât belki montaj fabrikalarından da
istifade edildiği taktirde ufak yatırımlarla tahakkuk ettirilebilir... İmalat,
devletin önderliğinde yapılmalıdır.”
Doçent Erbakan’ın yaptığı bu “sunum”un ardından başlayan “soru-cevap”
bölümünde, Türkiye’yi yöneten “zihniyet”ten ibret dolu örnekler de ortaya
çıkıyor.
Meselâ Kemal Kurdaş, doğrudan giriyor söze: “Biz, geri kalmış bir memleketiz,
yerli otomobil yapamayız!.. Senin Brezilya dediğin ülke bir deli tarafından
idare ediliyor!”
Mehmet Baydur gibiler ise, şöyle karşı çıkıyor “yerli otomobil fabrikası”
kurulması fikrine;
“Çimento ve şeker fabrikaları kurduk da ne oldu?.. Bunlar, bugün büyük bir
yük!.. Memlekete hayır değil, felâket getiriyor...”
Prof. Cemil Koçak; Erbakan’ın “sunum” yaptığı 4 Mart 1961 tarihli Bakanlar
Kurulu toplantısından sadece 3 ay sonra; “Devrim otomobili” ile ilgili ilk
toplantının yapıldığını not düşmüş kitabında!..
Demek oluyor ki;
Erbakan, bir “ufuk” açmış ve böylece “Devrim’in öncüsü” olmuştur!..
NEDEN SİYASETE GİRDİ?
Peki, böylesine “zeki”, böylesine “donanımlı” ve böylesine “başarılı” bir
“bilim adamı” olan Erbakan; niye “bilim adamlığı”nı sürdürmedi de, “siyaset”e
girdi.
“Siyaset”e ilk adımını attığı günlerde, yani 1969’da, “Neden siyaset?” sorusuna
şu cevabı verir:
“Memlekette yapılacak çok şey var. Bilimadamı olarak zorladım, olmadı. Odalar
Birliği’nde genel sekreter, sonra başkan olarak zorladım, yine olmadı. Yapmak
istediklerimi gerçekleştirmenin tek yolu siyaset görünüyor.”
Onun, “yapmak” istediği çok şey vardı.. “Siyaset”e onun için girmişti...
“Yaptıkları” da oldu, “önünü kestikleri” için, yapamadıkları da!..
Ama, bir “iz” bıraktı arkasında...
“Yapılamaz” denilen birçok şeyin “yapılabilir” olduğunu gösterdi...
Bu milleti, “aşağılık kompleksi”nden kurtardı...
Daha yakın bir tarihte, “toplu iğne bile yapamayan” Türkiye, bugün “kendi
tankını, kendi uçağını” yapma aşamasına gelmişse, bunun “öncü”lüğünü yapan
Erbakan Hoca’dır.
Bu millet;
Hem “bilim adamlığı”ndan, hem “siyaset”çiliğinden, hem de “devlet adamı” ve
“insan”lığından dolayı çok şey borçludur O’na...
Hakkını helâl et Hocam...
Mekânın cennet olsun...
Derdin ki;
“Sohbetlerini özledim.”
Ben de seni özleyeceğim Hocam.
Erbakan Hoca, İstanbul Teknik Üniversitesi Motorlar Laboratuvarı’nda “Yüzde yüz
yerli ilk ve tek motor”u yaptı... 1956 yılında ise Türkiye’de ilk yerli motoru
seri halde imal edecek olan 200 ortaklı Gümüş Motor A.Ş.’yi kurdu... Pancar
Motor adıyla çalışan fabrikanın temelini 1956’da attı, seri imalat 1960’da
başladı... Erbakan Hoca, Türkiye’nin ilk yerli otomobili Devrim’in de öncüsü
olmuştur...
================
Dua makamında
MSP’nin ilk yılları... “Miting”lerden bir miting... Erbakan Hoca, meydanda
toplananlara hitap ediyor... Meydanda 3-4 bin kişi ya var, ya yok... Ama
Erbakan Hoca, “onbinlerce vatan evlâdı” diye hitap ediyor onlara...
Kurmaylarından biri; “Ne onbinleri, alanda 3-4 bin kişi ancak var” diyecek
oluyor... Yanındaki, müdahale ediyor; “Hoca dua makamında söylüyor, dua
makamında!.. İnşallah bir gün, onbinlere de hitap eder, yüzbinlere de!”
Aradan kısa bir zaman geçtikten sonra, Erbakan Hoca’nın “dua makamında”
söylediği sözler “gerçek” oluyor... Gerçekten de; “onbinler”e, “yüzbinler”e ve
hatta “milyonlar”a hitap ediyor...
Siyasete ilk adımını attığı günden “27 yıl sonra”, milyonlarca insanın oyunu
alıp “iktidar”a geliyor, “Başbakan” oluyor.
Bugün, önce Hacıbayram Camii’nden, sonra da Fatih Camii’nden, son yolculuğuna
uğurlayacağız onu...
Tabutunun etrafında, “onbinler, yüzbinler” saf tutacak, “cenaze namazı”na
katılamayan “milyonlarca insan” ise yapılan “dua”lara “amin” diyecek. “Dua
makamında” söylediği sözler, işte gerçek oldu... “Çok sevdiği Nermin Hanım”ın
yanına “milyonların duası” ile defnedilecek.
“Dua”larımız seninle... Mekânın cennet olsun Hocam...
Bir örnek insan olarak Necmettin Erbakan-FEHMİ KORU
Her insan bir hayat sürdürür, pek azımız o hayata bir anlam katarız; Prof. Necmettin Erbakan hayatına anlam katmış o küçücük azınlıktandı.
Ömrünün tamamını bir gaye uğruna vakfetmişti.
Siyasi hayatının henüz başlangıcındayken, 1969 seçimi öncesinde, İzmir'de çıkan 'Tekyol' dergisi adına kendisine yönelttiğim "Profesörlüğe kadar yükselmiş bir bilimadamıyken Odalar Birliği'nde genel sekreter ve sonra başkan oldunuz, şimdi ise milletvekili olmak istiyorsunuz; neden?" soruma verdiği cevap zihnimde hâlâ kazılı: "Benim tek bir amacım var, Türkiye'yi saygı duyulacak bir ülke haline getirmek..."
Esas mesajı ise şuydu: "Bunu önce salt ilim yoluyla yapmak istedim; engel çıkardılar... Ben de işadamlığına soyundum, yine engel çıkardılar... İş dünyasında etkin hale gelirsem belki durum değişir düşüncesiyle Odalar Birliği'ne genel sekreter oldum, engel çıkardılar; başkan seçildim, engeller büyüdü. Anladım ki, amacımı gerçekleştirebilmem için tek yol, siyaset yapmak..."
Milletvekili oldu, parti kurdu, partisini siyasete ağırlık koyar hale getirdi, başbakan yardımcısı olarak koalisyonlara girdi, sonunda başbakanlık görevini de üstlendi...
Dün kaybettiğimiz Prof. Necmettin Erbakan'ın hayatının bütünü, yaklaşık 40 yıl önce bana verdiği o cevap akılda tutularak daha iyi anlaşılıyor. Ne yapmak istedi ve ne kadarını yapabildiyse, hepsini, kendisini çok aşan tek bir gaye uğruna benimsedi Necmettin Erbakan... Siyasi hayatta karşısına çıkmış en keskin muhalifleri bile onun bu yönünü teslim ederler. Etmezlerse, gerçeklere ters düşeceklerini bildikleri için...
Türkiye, zor bir ülke. 'El bebek gül bebek' üzerine titrenecek nâdir özel insanlarını bile pek çok çilelere muhatap edebiliyor. Bir ceza mahkemesi reisinin oğluydu Necmettin Erbakan... Aile fertlerinin her biri çok iyi yetişmiş insanlardı; üçü kendi alanlarında isim yapmış birer profesör... İTÜ'de akranlarından her zaman birkaç adım ileride bir öğrencilik hayatı... Almanya'da takdirlerin ve dikkatlerin üzerinde toplanmasını getiren doktora... Çok genç yaşta elde edilen profesörlük unvanı...
Önünde ceketini iliklemesi gereken kişilerin siyasi yanlışlıklarını nezaketle yüzlerine vurduğu için hakaretlerine tahammül etmek bile yeterince zor gelmiş olmalı. Üstelik 12 Eylül (1980) askeri darbesinin sebebi olarak gösterilebildi Erbakan ve 28 Şubat (1997) müdahalesiyle başbakanlıktan uzaklaştıracak yolun yapı taşları onun için döşendi.
Akıl alır gibi değil.
Sadece "Siyaset böyle bir şey" deyip geçemeyeceğimiz ciddiyette bir durum söz konusu... Hayatının büyük bir bölümü boyunca Necmettin Erbakan'ın önüne sürekli engeller çıkartılmasını, aile bağlarıyla, eğitimiyle, yetişme tarzıyla, hizmet anlayışıyla açıklamak asla mümkün değildir. Açıklayıcı tek nokta var: İnancı... Hayatının bilinen her döneminde 'inançlı' ve 'inançları istikametinde yaşayan' bir insan olarak tanındı Necmettin Erbakan...
Bu da onu bir kesimin gözünde 'sakıncalı' kılmak için yetti.
Yakından tanıyanların vâkıf olduğu birçok özelliği yanında, bir de doğru bildiği yolda ısrarı, her karşılaştığı engelde onu yıkmak için hedef büyütmesi ve hemen her hedefini sonunda elde etmesiyle hizmet aşkıyla dolu birkaç nesle örnek teşkil etti; bundan sonra da edecektir.
Allah rahmet eylesin.
Necmettin Erbakan Efsanesi-A.HAMDİ AYAN-HABERVAKTİ
Necmettin Erbakan hakka yürüdü. Darbe yıldönümünden bir gün önce!
O sıradan bir parti lideri değildi. O’nun fikir ve kadroları zannedildiğinin aksine uzun yıllar siyaseti etkileyecek.
Necmettin Erbakan, siyaset sahnesine çıktığı günden beri, kendilerini sistemin bekçileri sananların gazabını üzerine çekti. Son partisi hariç kurduğu bütün partiler kapatıldı. O hiç yılmadı. Sabırla yoluna devam etti.
70’lerdeki iktidar yürüyüşü CHP ile kurduğu koalisyon nedeniyle 96’ya kadar gecikti. CHP ile kurduğu koalisyon uzun ömürlü olsaydı, belki 12 Eylül yaşanmayacaktı.
Kim bilir?
Kıbrıs harekatında da O’nun katkılarını görüyoruz.
Sistemin sinir uçlarına dokunmaktan çekinmemesi ayrı bir özelliğiydi. Sistem harekete geçtiğinde ise sadece sabrediyordu.
Sistem O’nu hep sakıncalı gördü. Sistemin bekçileri AK Parti iktidarıyla birlikte Sayın Erbakan’ı yeniden keşfettiler. Utanmasalar Saadet Partisine intisap edeceklerdi.
Urfa – Konya gibi şehirlerde, hocanın öğrencileri müthiş belediyecilikleriyle dikkat çektiler. Dürüst yönetim, modern şehircilik, çevreye önem verme ve ahalinin adam yerine konması belediyecilikte müthiş bir değişim yaşattı. Birçok kişi, artık ülke, neden Milli Görüşçü belediyeler gibi yönetilmiyor sorusunu sormaya başladı. Ankara İstanbul gibi büyük kentlerin de Milli Görüş kadrolarınca yönetilmeye başlanması iktidar kapısını araladı. Kronik sorunların çok kısa sürede çözülmesinin şaşkınlığı yeni bir sayfanın açılmasına neden oldu.
1996 yılındaki başbakanlık, sistemin dayanabileceği bir şey değildi.
Ekonomi çok kısa sürede toparlanmaya başlamıştı. Sayın Erbakan içerideki başarısını Lozan’ın ruhuna aykırı olarak dışarıya taşımaya başlamıştı. Bu kabul edilemezdi. Çünkü birileri hala Lozan antlaşmasının geçerli olduğunu zannediyordu.
Neyse o başka bir konu…
Necmettin Erbakan aktif siyasetten çekilmeye zorlandı. Bu mümkün olmayacaktı. Sistemin bekçileri, O’nun ektiği tohumlardan kurtulmanın imkansız olduğunu fark ettiklerinde iş işten geçmişti.
Darbe sürecinde kendisini terk eden öğrencilerine yine babacan ( çok nadir olarak ta sert) bir tavırla “yaramaz çocuklar” diyecekti.
Bölünmeler Türk siyasi hayatının kaderi. Ana bünyeden ayrılanlar bir çatı altında siyaset hayatlarını devam ettirirler. Ayrılanlar birden fazla çatıda yaşayamazlar.
Milli Görüş ise bu gün ( Abdüllatif Şener’in partisini de sayarsak) 4 parti olarak karşımızda.
İlginç değil mi?
Milli Görüş ekibinin yetişmiş kadroları sitemin artık her tarafında varlar.
Sayın Erbakan’ın gözde öğrencilerinden biri Cumhurbaşkanı, diğeri başbakan.
Türkiye bugün İslam aleminin parlayan yıldızı. Öğrencisi hocasından aldığı ilhamla bölge değil dünya liderliğine oynuyor.
Düşmanlık politikaları yerini işbirliğine bıraktı. Vizesiz gidebildiğimiz ülkelerin sayısı her gün artıyor.
Bu gelişmelerin fikir babası Merhum Erbakan’dır.
Özetle bugünü anlamak için Merhum Erbakan’ı iyi tanımamız lazımdır.
Merhum Erbakan, kendine özgü politikalarıyla, maddi ve manevi kalkınmanın öncülüğünü yapıyordu.
Ağır Sanayi ve İslam ülkeleriyle sağlanacak işbirliğinin hemen bütün sorunları çözeceğini ileri sürüyordu. Bundan dolayı da batı düşmanlığını siyasetinin merkezine koyuyordu. Son dönem Kemalistlerin de fark ettikleri gibi, mevcut düzenle çok az ayrışıyordu. Ekonomide devletçi, siyasette milliyetçiydi. O’nun milliyetçilik anlayışı, batı düşmanlığı noktasında Kemalistlerle ortaklaşırken, İslam kardeşliği yönüyle ayrılıyordu. Merhum Erbakan’ın İslam kardeşliği elbette önemli ama “milleti hakime”yi merkeze aldığından biraz sorunludur.
Netice olarak, düzenin korkmaması gereken bir liderdi Merhum Erbakan. Onu anladılar ama biraz geç anladılar.
Merhum Erbakan resmi ideolojiyle halkı barıştırmaya uğraştı durdu. Çünkü devletçiydi. Ama onun devletçiliğiyle Kemalistlerin devletçiliğini aynı kabul etmek, haksızlık olur. Sonuçta Merhum Erbakan’da devletçi bir politikayı savunuyordu. Özgürlüklerle ilgili sorunlarımızın dünyaya rağmen çözülebileceği öngörüsüne de bizim katılmamız mümkün değildir.
Merhum Erbakan’ı Erbakan yapan şey en katı sorunların çözümünde bile çok esnek yollar önerebilmesidir.
Kimseyi azarlamaması ve rakiplerine ağır ifadeler kullanmaması örnek alınması gereken davranışlarıdır.
Katılmadığımız fikirleri olsa da O’na her zaman saygı duyacak ve özleyeceğiz.
Allah rahmet eylesin.
Erbakan Hoca’ya veda - MUSTAFA KARALİOĞLU
Necmettin Erbakan’ı kaybettik. Allah rahmet etsin.
Hiç şüphesiz bir memleket sevdalısı, ömrünü hizmete adamış ve eline fırsat geçtiğinde de hakkını vermiş bir önemli şahsiyetti.
1969’dan beri bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle siyasette öncü ve ekol olmuş; yeni bir siyasi akım geliştirme bahtiyarlığına erişmiştir. Tek parti iktidarına ‘dur’ diyen Demokrat Parti’nin darbeyle iktidardan indirilip parçalandığı atmosferde, en zor olan göreve soyunmuş ve bugün merkezi kuşatan üçüncü yolu açmıştır.
Erbakan, demokrasiye ve demokrasinin sistemin kalıcı bir unsuru haline gelmesine hem inandı hem de bu yolda önemli adımlar attı. Mütedeyyin, Anadolulu, muhafazakar kitleleri demokrasi yoluyla siyasete angaje etti, onların darbelerle kırılan siyaset umudunu yeşertti ve kurduğu güçlü partiler yoluyla siyaseti yaygınlaştırdı.
Bu yüzden de bir başka siyasetçinin başına gelmediği kadar baskı gördü, cezaevine atıldı, partileri kapatıldı, siyasi yasaklara mahkum edildi...
Kurduğu dört parti kapatılan ve her kapatmanın ardından siyasi yasak alan bir başka lider yoktur. Baskıların kaçınılmaz sonucu olarak siyasi hayatı boyunca kara propagandaların muhatabı oldu, sürekli olarak gergin bir atmosferde yaşamaya zorlandı.
Kapatmalar ve yasaklar nedeniyle sistem; Hoca’ya hiçbir zaman uzun cümleler kurma, başladığı siyaseti bitirme izni vermedi. Ne zaman ayağa kalkıp yol alacak olsa bir yasakla durduruldu.
Bu baskılar da Erbakan Hoca’nın siyasi inadını ve dava aşkını artırdı. Son ana kadar siyasetin içinde kaldı çünkü geride kalan yıllardan alacağı çok zaman vardı.
Millet onu başbakanlığa taşıdıktan sonra, darbeciler tarafından iktidardan indirilmesine rağmen soğukkanlılığını korudu, şahsi ikbali için insanları sokağa dökmeyi aklından bile geçirmedi.
28 Şubat’ta, Refahyol döneminde Ankara’da gazetecilik yapıyordum. O dönemin tanıklarındanım. Erbakan’ın siyaset ve medya tarafından nasıl yalnız bırakıldığını görüyordum. Siyasi rakipleri, 28 Şubat kararları dayatılırken de Refah Partisi kapatılırken de ona sırt çevirdiler. Erbakan’dan gaspedilen iktidara el koymak için askere payanda oldular ama o haksız iktisab sonlarını getirdi.
O gergin günlerde herkes Hoca’dan sertlik beklerken, aksine “Bir kişinin bile burnu kanarsa buna gönlüm razı olmaz” diyordu.
Refah Partisi’nin kapatıldığı gün herkes patlamaya hazır bomba gibiyken Hoca, “Tarihin akışı içinde bu kararın zerre kadar önemi yoktur” diyecek kadar sakindi.
Türkiye o karanlık dönemden kazasız belasız, böyle kurtulabildi.
Kişiliğini oluşturan “tasavvuf ahlakı ve şuuru” Erbakan’ın imanını ve inancını her zaman diri tuttu.
Hoca nazik olduğu kadar sabırlı ve ısrarcıydı... Hayatını inandığı davaya adadı, bu uğurda bıkmadan usanmadan yürüdü. O’nun için dünya “Hak” ve “batıl” mücadelesinden ibaretti. Hak bildiğinin peşinden ayrılmadı, batıl gördüğüyle de mücadele etti.
O yolu açmak için her türlü baskıyı ve küçümsenmeyi sineye çekti. Sonunda kazandı ve siyasi tarihe damga vuran ender liderlerden birisi olmayı başardı.
Ağır sanayi hamlesi, İslam dünyasıyla ilişkiler ve D-8 projelerinin ne kadar isabetli ve gerekli olduğu bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Tarih, Erbakan Hoca’yı daha sağlığında haklı çıkarmıştır.
Allah rahmet eylesin, Türkiye’nin başı sağolsun.
Erbakan’ı önlemek isteyenler bugün Fatih Camiine baksın!ALİ KARAHASANOĞLU
TOBB
Başkanlığı koltuğuna oturmasını önlemek isteyenlerden başlayabiliriz.
Erbakan Hoca’nın seçildiği TOBB Başkanlığı koltuğuna oturtmamak için devlet
gücü kullananlardan hayatta olanlar, bugün Fatih Camii’ne baksınlar.
O azimli insanın, ne kadar seveni olduğunu görsün, “TOBB Başkanlığı koltuğu ne
ki? Bu halk seni, kimseyi oturtmadığı koltuklara oturtmuş” diyerek utansınlar!
Milli Nizam Partisi’nin kapatılma kararına imza atan, (bugün isimleri
unutulmuş) o yüksek hakimler de, Fatih Camii’ni izlesinler..
MNP’yi kapatabilmişler mi, görsünler.. O Anadolu hareketini, verdikleri üç
sayfalık mahkeme kararı ile, halkın gözünden düşürebilmişler mi, görsünler..
12 Eylül darbesinin gerekçeleri arasına, Konya’daki Kudüs yürüyüşünü alan Kenan
Evren, Marmaris’teki villasından izlesin Fatih Camii’ni..
Milli olmamakla suçladığı Erbakan Hoca’yı, bu millet “nasıl bağrına basıyor”
görsün!
28 Şubat kararlarını Erbakan Hoca’ya dayatan ve medyadaki işbirlikçileri
vasıtasıyla “Askerler, Hoca’yı terletti” manşetleri attıran Hakkı Karadayı
Paşalar, Hikmet Köksal Paşalar, Fatih Camii’ne bir baksınlar, kendilerini kaç
‘tek kişi’ uğurlayacak, onu düşünsünler!
O camiiye toplanan insan selinin, “emir”le değil, “gönül”le oraya geldiklerini
görüp, ibret alsınlar..
Erzurum’daki bir askeri tesiste yaptığı konuşmada, “Başbakan değil, istersen
bilmem ne bakanı ol” diyerek, dünyanın en nazik Başbakan’ına hakaret ettiğini
sanan Osman Özbek Paşa, bugün Fatih Camii’ni izlesin..
Baksın bakalım, “Tahkir etmek istediği o Başbakan” kimmiş?
İki satırlık yazı ile, görevden alma imkãnı varken, “devlet terbiyesi”
hatırına, kendisine dokunmayan “Başbakan”ı uğurlamaya, kaç yüzbinler gelmiş!
Bir de dönsün kendisine baksın.. Kendisini hatırlayan kaç kişi var, bugün onu
düşünsün!
DöneminYargıtay Başsavcısı Vural Savaş da izlesin, Fatih Camii’ni..
Bakalım, RP’yi kapatma davası iddianamesine mi imza atmış, yoksa “Erbakan
Hoca’yı milyonlara sevdirme” belgesine mi?
28 Şubat’ın Anayasa Mahkemesi Başkanı Necdet Sezer,Gölbaşı’ndaki villasından
izlesin..
Başkanı olduğu mahkemenin verdiği karar sonrasında, Refah Partisi kapanmış mı,
yoksa iktidara mı gelmiş?
Cenazeye katılan, devletin en tepesindekilere baksın da, sonra söylesin:
“Halkın sevdiklerini, mahkeme yasaklayabiliyor muymuş?”
Sezer’in izinden gidenler de bakıp ibret alsınlar bugün: “Halkın sevdiklerini,
mahkemeler gözden düşüremezler!”
Toprağın altındaki GüvenErkaya da Fatih Camii’ni izlesin..
Halkın, “yemekte rakı isteyenler”e değil, ülke için gece-gündüz çalışanlara
koştuğunu görsün..
Askerle işbirliği yapıp, ayak oyunları ile Erbakan Hoca’yı iktidardan
düşürdüğünü sanan dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de izlesin Fatih
Camii’ni..
İktidardan düşen kendisi mi, Erbakan Hoca mı görsün!
Erbakan Hoca’nın başbakanlığı döneminde, kaos oluşturmak için işbirlikçi
gazetecilere, “Gerekirse silah kullanırız” manşeti attıran komutan şöyle bir
baksın Fatih Camii ve etrafını dolduran yüzbinlere.. Sonra kararını versin: “Bu
yüzbinleri susturacak kadar silahı var mı?” diye!
Derin devletin en gizli mahfillerine çomak sokan Erbakan Hoca’nın, “Susurluk ne
ki, arkasında daha ne derin yapılar var” anlamında söylediği “fasa-fiso”
tanımlamasını, “Susurluk’la işbirliği yaptı” şeklinde yorumlayan sözde aydınlar
izlesinler Fatih Camii’ni. Derindekilerden kimse var mı orada, görsünler!
Erbakan Hoca hakkında, her gün farklı bir yalanla halkı aldatmak isteyen
ahlâksız gazeteciler de Fatih Camii’ni izlesinler bugün..
Baksınlar, attıkları binbir iftiraya halk hiç rağbet etmiş mi?
Fitne odakları izlesinler Fatih Camii’ni.. “Hoca”sı ile “talebeleri”nin arasını
açabilmişler mi, görsünler!
“Fatih Camii’ni bombalama” planı ile ‘darbe hazırlığı yapan Balyozcu’lar
izlesinler.. Bu halk, onların oyununa artık gelir mi, kara kara düşünsünler
Baharın İlk Çiçeğisin Hocam - Hatice TÜFEKCİ - HABERDEM
Bir
canan daha Rahmeti Rahman’a vefa ile vefat etti… Kelimelerin kifayetsiz kaldığı
bir noktayız…
Susuyoruz… Herkes susuyor ve ölümünle sen konuşuyorsun… “Bir çiçekle bahar
olmaz ama her
bahar bir çiçekle başlar” diyordun ya hani; işte o çiçek sensin…
Hakkı batıldan ayıran davanın sözü sensin…
Yeni bir dünyanın azmi sensin…
Helalinden kazancın alın teri sensin…
Ümmet aşkını aşılayan sensin…
Allah’ın rızası için dava yolunda olan sensin…
Kuranı ve sünneti yaşayan sensin…
Başkan sensin, başbakan sensin, halife sen…
Hayırlı eş sensin… Baba sen…
Sen ümmeti Muhammed’e birlik davasısın…
Gönlüde elide Afrika’ya, Filistin’e, Kudüs’e, Afganistan’a, Pakistan’a
Çeçenistan’a ve daha nicelerine uzanan sensin…
Kâfire meydan okuyan sensin…
Mazlumun yanında olan sen!
Örtümüze uzanan elleri tutan sensin…
Yoluna taş konulduğunda ümitle atan kalp sensin…
Hapiste bile devam eden şerefin adı sensin…
Devleti kuşatan sen!
D8’in adı sensin…
85 yıllık mücadelenin adı sen…
Ve şimdi başta Kâbe-i Muazzama ve 60 ülkede Cenaze namazı kılınan sen!
“Sen-sin”
diyorum Hocam! Çokta söylenecek söz yok aslında sen, sendin ve sen
unutulmayacaksın…
Allah aşkı için, dava aşkı için, adalet için “Yeni bir dünya için ” sancağı
bizlere emanet ettin.
Nizamla Bismillah dedik…
Selametle inşallah,
Refahla maşallah,
Faziletle elhamdülillah,
SAADETE erenlere selam olsun dedik..!!
İşte
şimdi sen; Refahla, Selametle, Faziletle ve Basiret ile Dar-u beka’ya, İki
cihan Saadetine
uğurlanıyorsun…
Son vasiyetinde Necip Fazıl Kısakürek’in dediği gibi
“Cenazemde olmasın çelengim, top arabam; Tabutumu taşısın dört tam inanmış adam!”
Senin
dilince; sana ve seni sevenlere, örnek alanlara, Hürmet ve Muhabbet ile Esselam
Aleyküm ve
Rahmetullah…
Hoca'ya veda - HAKAN ALBAYRAK
Yenilmiş, haddi bildirilmiş bir ülkeydik. Zafer türkülerimiz bile ezikti. Sakarya-Dumlupınar'dan ibaret kalan bir iftihar tablosunu öpüp öpüp başımızın üstüne koyuyorduk. Son vatan parçasını bir şekilde düşman işgalinden kurtarmış olmayı öyle yüceltiyorduk ki, bunun ötesine geçmeyi rüyalarımızda bile göremiyorduk.
Rüyalarımız kâbustu. Kâbuslarımızda son vatan parçası da elden gidiyordu. Onun için "İslam Milleti"nden "Türk Milleti"ne geçişe ayak uyduramayan unsurların tepesine binmeyi ve Düvel-i Muazzama'nın dümen suyu dışına taşmamayı şiar edinmiştik.
Dahilde İslami hareketleri Batı namına ezmek yahut "Soğuk Savaş"ta Batı'nın menfaatleri doğrultusunda kullanmak, hariçte de Batı'nın siyasi hedefleri doğrultusunda hareket etmek en büyük "milli" vazifelerdi.
İsrail'le can-ciğer kuzu sarması olmamızı istediler, olduk. Kore'ye asker göndermemizi istediler, gönderdik. Mısır ve Suriye'ye tavır koymamızı istediler, koyduk. Cezayir'in bağımsızlığına karşı çıkmamızı istediler, çıktık. İngiltere yeşil ışık yakmasaydı belki Kıbrıs Türklerinin hürriyet mücadelesini desteklemeye de cesaret edemeyecektik.
Sömürgecilere, emperyalistlere, Siyonistlere diklenen bir Türkiye olacak şey değildi. Müslüman kimliğini öne çıkaran, İslam dünyasını yeniden birleştirmeye ve yükseltmeye çalışan bir Türkiye zaten hiç olacak şey değildi. Bunlar şöyle dursun, yerli sanayiden –hele yerli silah sanayiinden- dem vurmak bile ziyadesiyle ütopik bulunurdu.
Necip Fazıl "Büyük Doğu"dan, Sezai Karakoç "İslam Birliği"nden bahsedebilirdi; pek çok insan bu davaya gönül verebilirdi; ama siyasette yer yoktu bu davaya. Yer bulunsa bile o yer çok küçük ve silik kalırdı. Siyasete damgasını vuramazdı bu dava. Vurmasına izin verilmezdi. Rejim, statüko, uluslararası sistem muhakkak gereğini yapardı. Ne mümkündü onlarla baş etmek?
...Sonra Erbakan geldi. Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınıp, Rahman ve Rahîm Allah'ın adıyla, o büyük yürüyüşü başlattı. "Hohlaya hohlaya buz dağlarını eriterek" anti Kemalizm'i, anti Siyonizm'i, anti emperyalizmi, İslam Birliği ülküsünü siyasetin göbeğine taşıdı.
Bugün, "Milli Görüş" kökenli devlet adamlarının "demokratik açılım" hamlelerini ve sivil anayasa hazırlıklarını konuşuyoruz, Türkiye'nin İsrail'le karşıya gelişini konuşuyoruz, tarihi paylaştığımız kardeş ülkelerle yeniden bütünleşme yolunda aldığımız mesafeyi konuşuyoruz... Emperyalist tuzakları boşa çıkaracak bir yerli silah sanayiinin nihayet kurulmaya başladığını da konuşuyoruz... Bu noktaya, Necmeddin Erbakan'ın 1969'da Konya'da başlattığı yürüyüşle geldik. Yol boyunca çeşitli tartışmalar yaşandı, yürüyüş farklı kollara ayrıldı, kırgınlıklar-küskünlükler oldu, ama neticede yeni bir Türkiye ve yeni bir dünya hedefi baki kaldı. O hedefe doğru yürümeye devam ederken, Erbakan hocamızı daima şükran ve rahmetle anacağız.
Allah razı olsun. Allah rahmet eylesin. Nur içinde yatsın. Cennet diliyoruz hocamıza.
Savunan Adam Sevilen Adam Mazlum Adam - YUSUF ZİYA CÖMERT - Y.ŞAFAK
Galiba 1977 seçimleri öncesi. Babam, Demokrat Parti'nin Balıkesir'den 1. sıraya koyduğu merhum İsa Yusuf Alptekin'e oy verecek.
Ben çoktan kontrolden çıkmışım. Bir nevi 'Selametçi' olmuşum. Gece afişte, yazıda, gündüz mitingte, ya da köy yollarında, propaganda peşindeyim.
'Bir nevi Selametçi' diyorum, çünkü hiçbir zaman, kendimi bir ideolojiyle, bir siyasi partiyle, bir dernekle, cemiyetle tanımlamaya, özdeşleştirmeye meyletmedim. 'Ben, filan partiliyim' bile demedim.
Bunu, kendimi çok yükseklerde gördüğümden dolayı değil, 'siyaset'in -veya futbol takımının- insanı tanımlamaya yetmeyeceğini düşündüğüm için yapmadım.
Ali Hikmet Paşa Meydanı'nda miting var. Meydanı doldurmaya çalışıyoruz.
Meydan dolu görünsün diye, insanların biraz seyrek durmasını istiyoruz. Boşlukları da pankart açtırarak dolduruyoruz.
Eh, karşıdan bakılınca fena görünmüyor. Ama meydandan memnun değiliz.
Hoca geldi meydana.
O, bizim gibi değil. Morali yüksek.
Balıkesir'deki oyların yarısını istiyor. "Bir dahaki seçimlerde silme isterim" diyor.
"Bir zamanlar, sinema salonlarında toplanırdık, salonları zor doldururduk" diyor ve devam ediyor:
"Bugün, Allah'a şükürler olsun, Milli Selamet Partisi, meydanları patlatıyor."
O gün, meydan falan patlatmıyorduk. En azından Balıkesir'de öyleydi.
Nitekim, o sene MSP Balıkesir'den milletvekili çıkaramamıştı. Cevat Ayhan, biraz da Balıkesir'de o günlerde hayli etkili olan fitne-fesat yüzünden yeterli oy alamamıştı.
Babamın oy verdiği İsa Yusuf Alptekin iyi oy almıştı ama, seçilememişti.
Ama sonra. Defalarca ümit kesildikten ve defalarca yeşertildikten sonra, Hoca'nın dedikleri gerçek oldu.
Buydu Necmettin Erbakan.
O gün, Ali Hikmet Paşa Meydanı'na bakarken, belki de, 1995'te, 12 Eylül barajını nihayet yıkmayı başardığı seçimler öncesindeki Sultan Ahmet Meydanı'nı görüyordu.
Ya dünkü Fatih?
Hoca sağken, kimse tahmin edebilir miydi o muhteşem vedayı?
Hoca'nın vefat haberi duyulduktan sonra, babam aradı. "Oğlum" dedi, "Erbakan'ın cenazesine gelmek istiyorum."
"Beraber gideriz baba" dedim.
Ve beraber gittik. Kardeşim de gelmişti.
Gayret ettik ve girdik Fatih Camii'nin avlusuna.
Bir 'mahşer'di gördüğümüz.
Balıkesir'de yaptığımız gibi, kalabalığı seyreltmeye imkan da yoktu, ihtiyaç da.
Hıncahınçtı bütün Fatih.
Ne itiş kakış vardı, ne şikayet, ne telaş.
Bir gün, Adnan Menderes'in kabrinin yanından geçerken, babamın dua ettiğine tanık olmuştum. Bu, benim için anlamlı bir şeydi.
Hoca'ya da uzun uzun dua etti babam.
Ben de nasiplendim, babamın cenazeye katılmasına yardımcı olduğum için.
Erbakan'ın 'Sultan Fatih' deyişi, 'Ulubatlı Hasan' deyişi yankılandı kulaklarımda.
'Kadrini seng-i musallada bilip ey Baki
Durup el bağlayalar karşına yaran saf saf' mısraları birkaç kere döküldü lisanımdan.
'Mücahit Erbakan' sloganını, en çok dün, Fatih Camii'nin avlusunda sevdim.
Ahmet Taşgetiren'in harika ifadesiyle, 'Savunan Adam'dı o.
Sefer Turan aradı, biz avludan çıkmaya çalışırken. "Manşet önerim, 'Sevilen Adam'" dedi.
Doğruydu, gözlerimizle görüyorduk, 'Sevilen Adam'dı o....
Ve 'mazlum'du, bu da geçmeliydi kayıtlara.
Dün, bir 'Sevgi mahşeri' vardı Fatih Camii'nin avlusunda...
Ve mahşeri bir tanıklık.
Bu yüzden, 'sevgi mahşeri' oldu bugünkü Yeni Şafak'ın manşeti.
'Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde' - NAZLI ILICAK -
Erbakan
Hoca, en kalabalık mitingini yaptı! Yurdun dört bir tarafından vatandaşlar
Fatih Camii'ne koştu. Çığ gibi akan insanları görünce mırıldandım:
"Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı
eserinde"
Mücadelesi çok çetin geçti, ama eseri ortada! Muhalifleri bile, Türk
siyasetinde derin bir iz bıraktığını kabul ediyor. Erbakan olmasaydı, ne AK
Parti, ne de Tayyip Erdoğan olurdu.
İslâmi duyarlılığı olan kitleleri siyasetin merkezine o taşıdı. Kılcal damarlara
kadar uzanan bir örgütlenme modeli uyguladı. Gene unutmayalım ki, muhafazakâr
kadınları evinden dışarıya çıkarttı; teşkilâtta onlara unvan verdi ve faal
olmalarının yolunu açtı. O güne kadar merkez sağ partilerin çatısı altında
varlık gösteren dindar kitleler, farklı bir siyasi oluşumda kendilerine daha
yakın insanlarla birlikte çalışma fırsatını buldular.
Erbakan'ı, rahmetle ebedi istirahatgâhına uğurlarken, Baki'nin vurguladığı bir
gerçeği de hatırlayalım: "Avâzeyi bu âleme Davut gibi sal / Baki kalan bu
kubbede bir hoş seda imiş"
Erbakan, mağduriyetlerin adamıydı. Çünkü resmi ideolojiyi sorguladı. Temsil
ettiği kitlelere sırtını dönüp, kurulu düzenle bütünleşmedi. Çarpıcı birkaç
sözünü hatırlatayım:
"Birileri Türk'üm, doğruyum, çalışkanım derse, bir başkası da, Kürdüm,
doğruyum, çalışkanım diye konuşur."
"Rektörler başörtülü kızlara selâm duracak."
Aslında onunkisi, bir meydan okuma değildi. Sadece, inkâr edilen kimliklere
sahip çıkmaktı. Zaten bu yüzden mağdur oldu; yargılanıp mahkûm oldu veya kurduğu
partiler kapatıldı.
Düzeni sorgulayanın rahat bir hayatı olur mu? Arı kovanına çomak sokan
Erbakan'ın da olmadı. İyi ve kötü günler birbirini takip etti. "Dünya
bahçesinin hem sonbaharını, hem de ilkbaharını yaşadı" Nabi'nin dediği
gibi, "Bağ-ı dehrin hem hazânın, hem baharın görmüşüz. / Biz neşatın da,
gamın da rüzgârın görmüşüz." (Biz sevincin de, gamında da rüzgârını
görmüşüz)
Erbakan'ı, bu güzel dizelerle uğurlarken, "Allah rahmet eylesin; mekânı
cennet olsun" diyor ve geride kalan kederli ailesine sabırlar diliyorum.
>>>>

































