Pandoranın kutusu açıldı hile rejimi ve köle düzeni günahları saçıldı:
DERSİM SİYONİZM’İN PLANI
Siyonizm tarafından çıkartılan Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı Devleti’ni sokarak dağıtan yönetim -kurulduğu ilk merkezi Selanik olan- İttihat ve Terakki Partisi iktidarıydı. Çıkardığı Tehcir yasası ile Ermenileri Anadolu’dan süren Talat Paşa da bir Sabetayist Yahudi idi.
Daha sonra Lozan anlaşmasında alınan Mübadele kararı ile Rumlar da Anadolu’dan temizlendi. Karşılığında Selanik ve diğer Balkan illerinden “Müslüman” diye getirtilerek sürülen Rumların ve Ermenilerin yurtlarına yerleştirilenler ise Sabetayist Yahudilerdi. Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Balkanlardan 500 bin Sabetayist Yahudi getirtildi. Göç ettirilen Rum nüfus 2,5 milyon, Ermeni ise 1,5 milyondu!
Ermeni ve Rum nüfus Hıristiyan olması nedeniyle sahiplenebilecek devletler olduğu için soykırım yapılması göze alınamazdı. Dersim halkı ise Müslüman ve Alevi olduğu için sahiplenecek, hak ve hukukunu savunacak bir devlet yoktu. Bu yüzden devlet tarafından resmen pervasızca soykırıma tabi tutularak imhasında bir engel ve sakınca görülmedi!
ABD ve müttefiklerinin demokrasi getirmek amacıyla Irak’ı işgal ettikten sonra Şiilerden, Kürtlerden oluşan bir işbirlikçi yönetim oluşturmaları gibi; Dünya Siyonizm’i tarafından dönemin süper gücü yapılan İngiltere müttefikleri ile birlikte Osmanlı Devleti topraklarını işgal ettikten sonra Anadolu’da Ankara’yı başkent yapan bir işbirlikçi yönetim kurduktan sonra geri çekildiler.
ABD ve müttefikleri Irak’ı işgal edip ülkenin petrolüne el koymak için yaptıkları planı çok başarılı şekilde gerçekleştiremeyip yüzlerine gözlerine bulaştırırken; İngiltere ve müttefikleri tereyağından kıl çeker gibi Osmanlı Devleti’ni ortadan kaldırıp Sabetayist Yahudilerden oluşan bir yönetimi iş başına getirdiler.
Lozan Antlaşması ile uluslar arası statüye dayandırdıkları Sabetayist Yahudi azınlığına dayalı bir zümre oligarşisi oluşturup bunu Cumhuriyet diye ilan ettirdiler. Ardından da işgalci devletlerce dayatılan, toplumu değiştirip batılılaştıran devrimleri hayata geçirmeye başladılar.
Dünya tarihinde karşısında kurtuluş savaşı verdiği düşmanlarının kültür ve medeniyetini devrim adı altında yücelterek alan bir millet görülmüş müdür? Elbette ki işgalciler bunu işbirlikçilerine yaptırdılar!
Osmanlı Devleti’nin nasıl dağıtılacağı, topraklarının hangi devletlerce işgal edileceği ve Sabetayist Yahudilerin yönetimine bırakılacak Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarının nereleri kapsayacağı çok daha önceden belliydi…
Nitekim Anadolu’dan sürülüp Osmanlı Devleti sınırları içerisinde iskân edilen Ermenilerin bu yeni yerleşim yerlerinin Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalacağı biliniyor olmalıydı. Eğer o yerler Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalsaydı Tehcirin bir anlamı kalmazdı!
Osmanlı Devleti’nin güvenlik sorunu gibi sunulan Tehcirin gerçek amacı, Sabetayist Yahudilerden yönetimi oluşturulması planlanan Türkiye’nin fevkalade etkili Ermeni toplumundan temizlenmesi idi.
O dönem Avrupa’sında revaçta bulunan ulus devletler örnek alınarak Ermenilerden, Rumlardan arındırılmış steril bir Türk ulusu oluşturulup Sabetayist Yahudilerin yönetimine bırakılması planını uygulayan Dünya Siyonizm’inin asıl hedefi Filistin’de İsrail devletini kurmaktı. Sabetayist Yahudi toplum oligarşisi yönetimindeki Türkiye Cumhuriyeti buna destek, yardım ve kolaylık sağlayacaktı, öyle de oldu.
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet Sabetayist Yahudi azınlığa dayalı zümre oligarşisinin yönetiminde kalması için kadim iki Hıristiyan azınlık olan Rum ve Ermeni nüfus temizlendikten sonra geriye en önemli sorunu oluşturan Dersim’in halledilmesi kalıyordu…
Dersim, Osmanlı Devleti döneminden beri sert tabiat şartlarına dayalı özerk yapısı olan sorunlu bir bölgeydi. Ayrıca işgalci Batılı Haçlı Devletlerin dayatmalarıyla yapılan devrimlerden rahatsızlık duyan bölgedeki İslami hareketler için de bir sığınma imkânı sağlayabilecek bir kurtarılmış bölge niteliğini haizdi. Bu yüzden Dersim’in mutlaka kontrol altına alınmasının zümre oligarşisine dayalı jakoben rejimin bekası için fevkalade büyük önemi vardı.
Komplocu İngilizler, işbirlikçilerine kurdurdukları zümre oligarşisine dayalı Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı direnme veya isyan etme potansiyeli bulunan unsurları çeşitli provokasyonlarla tahrik edip erken doğuma (prematür) zorlayarak bir an önce halledilmesini sağlıyorlardı.
Şeyh Sait hareketini, Dersim isyanını hatta Menemen ayaklanması gibi birçok olayı İngiliz ajanlar, kendi kurdukları hile rejimi ve köle düzeni önündeki engelleri, pürüzleri temizlemek için hesaplı şekilde kendileri tezgâhladılar.
İngiliz işbirlikçisi yönetim, Osmanlı Döneminden beri var olan bütün siyasi partileri kapatarak tek partiye dayalı CHP diktası kurduktan sonra basını ve farklı kanaat önderlerinin hepsini sindirerek yok etti. Bu yüzden yaşananları anlatacak kalemler ve ağızlar sehpaya çekilerek, sürgün edilerek, hapse konularak ortadan kaldırıldı.
Böylece resmi ideoloji doğrultusundaki resmi tarih tek yanlı oluşturularak dayatma ile Milli Eğitim kurumlarında ve üniversitelerde okutuldu. Bu şekilde bir yapay ulus devlet oluşturmaya çalışıldı.
Türkiye özgürlüğe doğru kanat çırptıkça ufuklarında yükselen demokratikleşme aydınlığında bu uyduruk resmi tarihin karanlığına gömülen olaylar bir bir ortaya çıkmaya başladı…
Şimdi herkes kaçınılmaz şekilde şu sorunun cevabını merak ediyor: CHP’nin devlet, liderlerinin her sözünün kanun olduğu bir dönemde; katliama -aslında soykırıma- ve ardından sürgüne tabi tutulan Dersim halkının yaşadığı adı da değiştirilerek Tunceli yapılan bu ilde neden bütün seçimleri CHP kazanıyor?
Oysa bu sorunun tek cevabı var: Ulus devlet için yapılan köleleştirme, asimilasyon, beyin yıkama!
Daha düne kadar, CHP milletvekili Onur Öymen “Ne var yani; Dersim’de de analar ağlamadı mı?” diyerek Meclis kürsüsünden sesleninceye kadar kamuoyu Dersim diye bir yer ismi ve orada geçmişte neler olduğunu bilmiyordu bile…
Ancak şu anda ülkenin gündemine getirilip yoğun şekilde tartışılan Dersim katliamı bazı çevrelerin getirip CHP’nin Tunceli’de seçim kazanmasına indirgemesi çabalarına rağmen çok daha farklı bir mecraya doğru yol almaktadır.
Hatta genelde zannedildiği gibi Dersim konusunun gündeme getirilmesi, Tuncelili Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun şahsında CHP’nin hırpalanmasına, içinin kaynatılmasına ve dengelerinin bozulmasına yönelik bir hesap da değildir.
Dersim katliamının resmi arşivlerden belgeler çıkartılarak Başbakan’ın ağzından son derece etkili şekilde kamuoyu önünde tartışmaya açılmasıyla dayanılmaz hale gelen sorumlularını araştırma taleplerinin hangi noktalara varacağını, ucunun nerelere dokunacağını tahmin etmek zor değildir.
Bir milletvekilinin “Dersim’i bombalayan uçaklardan birini kullanan pilot Sabiha Gökçen’in ismi verildiği havalimanından kaldırılsın” demesi üzerine “O bunu emirle yaptı; emir veren Atatürk’ün ismi önce Yeşilköy Havaalanından kaldırılsın” şeklinde karşılık verilmesi şimdiden bu gelişmenin hangi istikamete doğru yol aldığını göstermektedir.
Ne var ki 31 Temmuz 1951’de yürürlüğe giren 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu nedeniyle bu ve diğer benzeri tartışmaların ucu nereye ve kime dayanırsa dayansın mantığı ile yapılabilmesi çok kolay değildir.
Ancak yazılı ve görsel medyada bu yasayı ihlal eğilimindeki birçok yazı, yorum ve konuşmalar yer almaktadır. Bunların yoğun şekilde soruşturulup dava açılması halinde yürürlükten kaldırılmasının gündeme gelmesi kaçınılmaz olacaktır.
5816 Sayılı Atatürk’ü Koruma Kanununun yürürlük tarihini şunun için verdik: Atatürk’ün korunması şimdilerde zannedildiği gibi yalnızca CHP’nin tekelinde olan bir misyon değildir. Tüm unsurlarıyla varlığı rejimin resmi ideolojisine dayandırılan kurum ve kuruluşlara yüklenen bir görevdir.
Nitekim Türk Silahlı Kuvvetleri’nin birincil görevi resmi ideolojiye dayalı rejimi koruyup kollamaktır. Yapılan ya da yapılamayıp yarım kalan bütün darbelerin gerekçesi bu koruma-kollama misyonu olarak gösterilmiştir.
Keza Millî Eğitim’in belirlenen temel amaçları resmi ideolojiye dayılı rejime uygun insan yetiştirmek ve tek tip vatandaşlardan meydana gelen bir ulus devlet oluşturmak şeklinde belirlenmiştir.
Yine üniversitelerin birincil görevi resmi ideolojiyi ve ona dayalı rejimi ilelebet yaşatmaya yönelik bir konsept içerisinde bilim üretmek, millî eğitimin temel amaçlarına uygun vatandaş yetiştirmek diye belirlenmiştir. Üniversite öğretim üyeleri resmi ideolojiye dayalı rejimi tehlikede gördükleri için miting yaparak ORDU GÖREVE pankartları taşımışlardır.
Siyasi partilerin temel kuruluş felsefesi yönetim sistemini resmi ideolojiye uygun şekilde doktrine edip korumak, ilelebet yaşatmaktır. Sivil toplum kuruluşları da bu amaca aykırı herhangi faaliyet içerisinde bulunamazlar.
Çok partili hayata geçildikten sonra da demokrasi resmi ideolojiye dayalı rejimin oluşturduğu bu sistem içerisinde kalmak, asla sınırları dışına çıkmamak kaydıyla uygulama alanı bulabilmiştir.
Hatta Avrupa Birliği üyeliği için belirlenen kriterler bile “Türkiye’nin özel şartları” denilerek resmi ideolojiye dayalı rejimin zedelenmemesi şartına bağlı olarak uyum yasalarıyla uygulama alanı bulabilmiştir.
İlginçtir, Avrupa Birliği yöneticileri Türkiye’nin üyelik kriterlerinin uyum yasalarına yansıtılmasında bu resmi ideolojiye dayalı rejimin zarar görmemesi şartını benimseyip asla itiraz etmemişlerdir!
Hatta Refah Partisi, 1995 Genel Seçiminde birinci olup Erbakan’ın Başbakanlığında kurulan 54. Hükümet görev yaparken 28 Şubat post modern darbe sürecinde resmi ideolojiye dayalı rejime tehlike oluşturduğu gerekçesiyle hakkında açılan dava sonucu kapatılması üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde açtığı davaya ret kararı verilip kapatılması yerinde bulunarak onaylandı.
Bütün bunlar Türkiye’deki resmi ideolojiye dayalı rejimin Batının dayatması sonucu kurulduğunun ve sürdürüldüğünün kanıtlarından sadece birkaçıdır.
Açıkçası batılı ülkelerdeki gibi demokrasi, özgürlüklerin ve insan haklarının esas alındığı konsept içerisinde Türkiye’de uygulansın istenmiyordu. Türkiye’nin bağımsız bir ülke olarak eşit şartlarda Avrupa Birliği üyesi olması da asla kabul görmüyordu.
Türkiye dışa kapalı sömürge tipi bir ekonomik sisteme ve vesayet altındaki demokrasiye ilelebet mahkûm bırakılmak isteniyordu…
Erbakan, bu müstemleke tipi ekonomik ve siyasi sisteme yönelik Millî Görüş hareketini başlatarak hile rejimi ve köle düzeni dediği yönetim şekli karşısında şiddetten uzak tamamen demokratik bir siyasi mücadele başlattı…
Marksist-Leninist ilkeler temelinde kurulan PKK’nın terörle yürüttüğü bölücü siyasete müzaheret gösterip himaye eden, o yüzden her vesile ile Türkiye’yi köşeye sıkıştırarak hesap soran batılılar; Erbakan’ın tamamen kurulu düzen içerisinde hareket ederek yürüttüğü demokratik siyasetin yargı vasıtasıyla engellenmesine daima destek verdiler!
Kurduğu 4 tane partisi kapatılan Erbakan siyaset yaptığı süreden daha fazlasını siyasi yasaklı olarak geçirmek zorunda bırakılırken, yapılan 3 askeri müdahalenin de asıl hedefi haline getirildi.
Ancak Erbakan ve kurduğu Millî Görüş partilerine geçit vermeyen resmi ideolojiye dayalı rejim; onun yetiştirdiği kadroların kurduğu partilerin iktidar olmasını, statükosunu değiştirmesini hiçbir şekilde önleyemedi.
Hiç kuşkusuz, Turgut Özal liderliğinde kurulan ANAP ile Recep Tayip Erdoğan liderliğinde kurulan AKP Batılı egemen güçlerden icazet aldılar. Ancak iktidar olduklarında Batılılar tarafından kurulup korunan statükoyu değiştirmekten geri kalmadılar…
Başbakan Turgut Özal tek başına ANAP iktidarında Türkiye’nin müstemleke tipi batıya bağlı, içine kapanık ekonomik şablonunu kırarak ülkeyi dışa açtı. Çok kısa bir süreçte büyük atılımlar yaparak -gayet haklı olarak- Türkiye’ye çağ atlattığını söyledi…
Bu yüzden Başbakan Özal’a yönelik dehşetengiz bir karalama kampanyası başlatılarak aile boyu hedef yapıldı. Ardından işini bitirmek için yapılan suikast girişimi başarısız kaldıysa bile sığındığı Çankaya Köşkü’nde defteri dürüldü.
Başbakan Erdoğan ise Türkiye’nin Batıya sabitlenen siyasi yönünü bölge ülkeleri ve İslam Âlemini öne alacak şekilde tüm dünyaya çevirdi. Böylece batı çıkarlarını korumaya endeksli Türkiye’nin dış politikası ve diplomasisi; milli çıkarlarımızı gözeten, bölge ülkelerinin ve toplumlarının haklarını savunan bir nitelik kazandı. Bu yüzden Türkiye’nin ekseni kayıyor yaygaraları kopartıldı.
Dünya Siyonizm’inin güdümündeki Batının uzantısı ve İsrail işbirlikçisi derin yapılanmanın örgütü Ergenekon her ne yaptıysa AKP iktidarını kontrolüne alamadı ve önünü kesemedi…
Bir Sabetayist’in yerine Merkez Bankası’nın başına Millî Görüşçü bir kişi getirildiği için başlayan çekişme Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı adayı gösterilmesiyle dananın kuyruğunun koptuğu noktaya geldi.
Milyonluk Cumhuriyet Mitinglerine, iktidarı içeriden, dışarıdan kuşatmaya yönelik kampanyalara, sağda ve solda birlik siyasi mühendislik projelerine rağmen AKP’nin genel seçim ve referandum başarıları engellenemedi.
Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün ardından en önemli kaleleri YÖK de kendi ifadeleri ile düştü! Onu yüksek yargı izledi. Ellerindeki sermaye ve medya tekeli zaten daha önce kırılmış sivil toplum örgütleri önemli çoğunluğuyla ellerinden çıkmıştı…
Her kesimden resmi ideolojiye dayalı rejimin koruyucusu, kollayıcısı şövalyeler Ergenekon Davası kapsamında sorgulanıp tutuklanarak yargılandıkları için de artık süngüleri düşmüştü…
Resmi ideolojiye dayalı rejimin kurucusu CHP’nin Genel Başkanlığına oldukça sürpriz operasyon sonucu Dersimli bir mağdur aile mensubu birinin getirilmesi ile hile rejimi ve köle düzeni tümden dayanaksız, sahipsiz bırakıldı.
Kemal Kılıçdaroğlu Dersim harekâtı sonrasında sürgün edilen ailelere mensup biri olarak konuya ilişkin daha önce araştırmalar yapan, birikimi olan biri ve CHP lideri olarak iktidarla dolaylı şekilde dayanışma içinde hareket ediyor!
Her şeyden önce bir kere Başbakan’ın Dersim olayını fevkalade etkili şekilde gündeme getirmesi zamanlama olarak Kemal Kılıçdaroğlu’nu devirmeye yönelik bir hareketin başlatıldığı sürece denk getirildi.
Başbakan Erdoğan’ın kasıtlı şekilde CHP’den çok Kemal Kılıçdaroğlu’nu hedef yapmasındaki asıl amaç sallanmakta olan koltuğunu korumaya yöneliktir. Artık bu gelişmelerden sonra Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanlığından uzaklaştırılamaz.
Bunu çok iyi bilen Kılıçdaroğlu ise Başbakan Erdoğan’a “Bu açıkladığın belgeler zaten biliniyor idi, sen asıl gizli tutulan belgeleri açıkla” diyerek konunun bütün yönleriyle açıklığa kavuşması ve gündem oluşturmaya devam etmesi doğrultusunda hareket etmektedir. Hem kendisi, hem de mensubu bulunduğu Dersim için en uygun olan yaklaşım budur.
Başbakan Erdoğan için de CHP’nin başında bulunması gereken en uygun kişinin Kılıçdaroğlu olduğu gerçekliği yadsınamaz.
Ancak, resmi ideolojiye dayalı rejimi ortadan kaldırmaya ve tarihi kırılmayı sona erdirmeye yönelik yapılan planlar, yürütülen programlar, başlatılan girişimler Başbakan Erdoğan’ı, AKP iktidarını çok aşar, asla onunla sınırlı değildir…
Bu, Erbakan’ın başlattığı ve geri dönülmez noktaya getirdiği 40 yıllık Millî Görüş mücadelesinin nihai hedefe yaklaştığını gösteren bir süreçtir. Bu yaşanan fiili durumun resmileştirilmesi sürecidir. Ve de yapılacak yeni anayasa için gerekli zemini, ortamı hazırlamaya yönelik bir girişimdir…
Baskıyla, zorla dayatılarak kurulan; sıkıyönetimler, olağanüstü mahkemeler, katliamlar, suikastlar, sürgünler, asimilasyonlar, hile ve entrikalarla yürütülen; 1930’lu yılların Avrupa’sının ihraç ettiği bu rejim; oldukça ileri bir demokrasi şartlarında tartışmaya açılıp milletin özgür iradesiyle ortadan kaldırılmaya çalışılıyor…
Birbirinden farklı onlarca medya grubuna ait televizyonda yapılan her türlü konudaki tartışmalar gece yarılarına, bazen sabahlara kadar her şey alabildiğine konuşuluyor, irdelenip sorgulanıyor…
Gazetelerde yüzlerce yazar serbestçe her istediğini yazıyor. Darbe girişimlerine ve teröre destek niteliğinde her gün onlarca yazı yayınlanıyor. Darbe ve terör yapılanmaları içinde yer aldıklarına ilişkin haklarında tutuklama kararı alınan basın mensupları bile sahipleniliyor…
Hatta en yüksek perdeden savunulup adeta kahraman muamelesi yapılıyor. Her türlü gösteri ve protesto eylemleriyle de destekleniyorlar. Yargı sürecine filan hiç aldırış edilmeden mahkemelere baskı yapılmaya yönelik her şey açıkça yapılıyor.
Bütün bunlar yapılırken hala yasaklı bölge ve tabu halinde tutulan tek konu resmi ideoloji ve onun kahramanlarıdır.
Şimdi artık yasaklı bölge haline getirilen tabulaştırılmış konuların da özgür bir ortamda serbestçe tartışılmasına imkân verecek doğrultuda önemli adımlar atılmaktadır. Serbest ortamda tartışılması halinde savunucusunun olmayacağı, tutulacak yanının kalmayacağı düşünülen, kıymetiharbiyesi fiilen bulunmayan resmi ideolojiye dayalı rejimin resmi ve şekilsel birtakım uygulamalarının da sona erdirilmesi beklemektedir.
Dersim hadisesinin tartışmaya açılmasıyla önü açılacak olan başlıca tartışmalardan bazılarını şu şekilde sıralamak mümkündür...
1-Başkent İstanbul İngiliz işgal kuvvetlerinin yönetimi, denetimi, kontrolü altında iken Anadolu’da kurtuluş savaşını başlatmak amacıyla yola çıkanlar ne şekilde izin alabildiler; nasıl gidebildiler?
2-Onları Sultan Vahdettin mi gönderdi; İngilizler mi yolladı; kendileri mi gitmeye karar verdiler?
3- Yoksa Sultan Vahdettin’i de kandırıp rızasını alarak, İngilizler tarafından mı yollandılar?
4-Anadolu illerini işgal eden Yunanlılar, Fransızlar, İtalyanlar, iddia edildiği gibi Ankara Hükümeti kuvvetleri tarafından mı püskürtüldü?
5- Müttefik işgal kuvvetleri yoksa verilen geri çekilme talimatı gereği Anadolu’yu kendileri mi boşaltıp Ankara Hükümet kuvvetlerinin kontrolüne bıraktılar?
6-Eğer Ankara Hükümet kuvvetleri müttefik işgal ordularını Anadolu illerinden savaşarak söküp attılarsa; 30 Ağustos’ta başladığı belirtilen “büyük taarruz” ile Yunan ordusunun 9 Eylül’de İzmir’de “denize dökülmesi” arasında sadece 10 günlük bir süre var!
Oysa o zamanın nakliye araçları olan kağnılar, develer, katırlar ve atlarla bir ordu hiç savaşmadan sürekli yürüdüğünde bile ancak Afyon’dan İzmir’e 10 günde varabileceği uzmanlar tarafından ileri sürülmektedir. Bu durum işgal kuvvetlerinin iddia edildiği gibi savaşılarak püskürtüldüğü, denize döküldüğü iddiasını temelsiz, dayanaksız şekilde havada bırakmıyor mu?
Fransız, İtalyan ve Yunan işgal kuvvetleri gerçekten püskürtüldü mü? Yoksa Ankara Hükümetini ve kuvvetlerini zafer kazanan kahramanlar olarak göstermek, bu zafer görüntüsüyle halk üzerinde hâkimiyet sağlamalarını sağlamak için danışıklı şekilde geri mi çekildiler?
7-Diyelim ki Anadolu illerini işgal eden müttefik güçler Ankara Hükümeti kuvvetlerince savaşılarak ve yenilgiye uğratılıp püskürtülerek geri çekilmek zorunda bırakıldılar… Peki, o halde İngiliz işgal kuvvetleri nasıl başkent İstanbul’un işgalini Lozan anlaşması sonrasına kadar sürdürebildiler?
Yoksa Dünya Siyonizm’inin günümüzdeki jandarması ABD ve müttefiklerinin Irak’ı işgal ederek Sünnileri yönetimden uzaklaştırıp Şiileri yönetime getirdikleri gibi; o zaman İngilizler de İstanbul’u işgal altında tutarak Sabetayist Yahudilerin oluşturdukları Ankara yönetimi dışında bir millî/İslami hükümet kurulmasına imkân vermediler mi?
8-Eğer İngiltere ile müttefikleri Fransa, İtalya; Anadolu’dan başlatılan kurtuluş savaşında yenilgiye uğratılarak geri çekilmek zorunda bırakıldılarsa neden bütün devrimler bu ülkelerden ithal edildi?
Oysa kurtuluş savaşı Haçlı ordularına karşı İslami cihad konsepti içerisinde başlatıldı? Neden daha sonra devrimler İslam’a, Müslümanlara, en önemlisi de 1000 yıllık Selçuklu-Osmanlı, yani Türk-İslam medeniyetine yönelik imha hareketine dönüştürüldü?
Yoksa işgalci Haçlılar yapmak istediklerini sıfır zayiat ve maliyetle işbirlikçilerine mi yaptırdılar?
9-Anadolu illerini işgal eden müttefik Haçlı ordularına karşı Ankara hükümet kuvvetleri tarafından -resmi tarihin iddia ettiği gibi- gerçekten bir kurtuluş savaşı verildi mi?
10-Yoksa Maraş’ta Sütçü İmam, Balıkesir’de Rıdvan Hoca ve Hasan Basri Çantay gibi İslam âlimlerinin örgütlediği milis kuvvetleri gibi, diğer işgal altındaki illerde de işgal kuvvetlerini taciz eden sivil unsurlar yüzünden mi bir an önce geri çekilmeleri gerekiyordu?
Ankara Hükümeti kuvvetleri de İngilizlerin aldığı geri çekilme kararının pürüzsüz uygulanmasını mı sağladılar?
O halde gerçekte kurtuluş savaşı diye bir süreç hiç yaşanmadı mı? Öyle ise bütün her şey İngiliz komplosu ve resmi tarih kurgusundan mı ibarettir?
11-Hiç yaşanmayan bir kurtuluş savaşı sürecinde kazanılan zaferler, alınan unvanlar bu kurgusal tarihi taçlandıran sanal yaldızlardan mı ibarettir?
12-Batı Trakya Yunanlıların çekilmesine karşılık mı verildi?
13-Nüfusu Arap olduğu için ileride sorun oluşturacağı düşünüldüğünden mi; Hatay verilirken, öte yandan zengin petrol kaynaklarına sahip, Türk nüfusun yoğun olduğu Musul ve Kerkük alındı?
14-Maraş Kahraman, Antep Gazi, Urfa Şanlı sıfatları ile yüceltilirken İzmir neden bu uygulama dışında bırakıldı ve el altından, dolaylı şekilde sürekli Gavur İzmir diye lanse edildi?
15-İşgale maruz kalan illerin kurtuluş günlerinde ve milli bayramlarda kurtuluş savaşından söz edilirken neden hep soyut bir düşmandan söz edildi; işgalcilerin isimleri neden hiç anılmadı?
İşte bu ve daha nice soruların cevaplarının ileri bir demokrasi ortamında, tabulaştırılan hiçbir kavram ve resmi ideolojinin gölgesi altında kalmadan, özgürce, bilimsel yöntemlerle, siyasi, tarihi ve askeri yönleriyle tartışılabileceği bir ortamın sağlanması gerekir.
Çünkü bugün Türkiye’de bu ve benzeri konular dışında istisnasız her konu sınırsızca tartışılıyor.
Dersim, Şeyh Sait, Menemen gibi olayların resmi ideolojiye dayalı rejimin hâkimiyetini temin için ve potansiyel direniş unsurlarını prematüre şekilde harekete geçirip bertaraf etmek maksadıyla İngiliz ajanların provokasyonları sonucu meydana gelen olayların her yönüyle enine, boyuna, derinliğine irdelenmesine imkân verilmek istendiği gibi bir algı oluşmaktadır…
Türkiye -Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de ifade ettiği gibi- her konuyu olgunlukla tartışmalıdır. Nitekim hakaret etmeden, şiddete başvurmadan, rövanşist eğilimlere asla fırsat vermeden, karşılıklı saygı, anlayış, hoşgörü içerisinde her konunun, her iddianın nezaket ve adabı muaşeret kuralları dâhilinde tartışılabileceği bir ülke haline gelme yolunda Türkiye büyük mesafeler aldı.
Yaşanan değişim ve dönüşümün ülke barışına, huzuruna katkı yapan, toplumu rahatlatan faktör olmaktan öte hiçbir olumsuzluğu, sakıncası görülmedi. Bu doğrultuda devam edilmesinde bir sakınca olmayacağı açıktır.
Türkiye’yi geren, toplumun huzurunu kaçıran, milletin bekasını tehlikeye sokan tek faktör bölücü terör örgütü PKK ve siyasi uzantılarıdır. Bu sorunun da Osmanlı Devleti’ni işgal ederek parçalayıp aralarında bölüşen Batılı emperyalist devletlerin desteği, yardımı ve himayesi yüzünden çözümü bugüne kadar mümkün olmadığı en yetkili ağızlardan açıklanmış bulunuyor.
Türkiye güçlü, bağımsız ve özgür bir ülke olma yolunda ilerledikçe dış güçlerin dolaylı vesayetine mahkûm edilen demokrasisi de gerçek bir ileri demokrasiye dönüşmeye devam edecektir.
Gelişmekte olan ileri demokrasi ortamında sağlanan özgür tartışma ortamında Ermeni Tehcirinin, Rum Mübadelesinin, Dersim katliamının, sistematik şekilde yapılan diğer bütün zulümlerin Dünya Siyonizm’i tarafından tezgâhlandığı gerçekliği boncuk gibi ortaya çıkacaktır.
Dünya Siyonizm’i, Selçuklu ve Osmanlı’nın devamı yeniden büyük, bağımsız ve özgür bir Türkiye istemiyor. Her şeyi bunu engellemek için yapıyor.
Sayı: 684

































