Türkiye gerçeği karşısında ayakları yere değen Siyonizm
DİYALOG ARAYIŞINDA
Türkiye’yi ziyaret eden ABD Başkan Yardımcısı Yahudi asıllı Joe Biden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayip Erdoğan’la uzun uzun görüşmeler yaptı. Ziyaretin amacının, görüşmelerin en önemli konusunun Türkiye-İsrail ilişkilerinin düzeltilmesi olduğu açıklandı.
Ziyaret resmen ABD adına ve Başkan Barack Obama’yı temsilen yapılmış olsa da İsrail hesabına olduğundan hiç kuşku yok. Joe Biden İsrail çıkarlarını ABD çıkarları önünde tutan Yahudi lobisinin oldukça etkin bir ismi. Ayrıca ABD’nin ikinci adamı olsa da Başkan Obama’dan daha etkin olduğu ifade edilen biri…
ABD’deki Yahudi yapılanmasının bir diğer çok önemli ismi Morton Isaac Abramowitz de Hürriyet Gazetesi’nin haberine göre “İsrail-Türkiye masalı bitsin” diyerek sürecin daha fazla devamının doğuracağı sakıncalardan duyduğu endişeyi dile getirdi… Abramowitz daha önce ABD’nin Ankara Büyükelçiliğini de yapmış olan, görev yaptığı ülkenin altını üstüne getiren çok tehlikeli bir Siyonist.
ABD Savunma Bakanı Leon Panetta ise "İsrail, bölgesel istikrarda ortak bir çıkarı paylaşan Türkiye, Mısır ve Ürdün gibi ülkelere açılıp, bu ülkelerle ilişkilerini onarabilir. Bu kritik bölgede bu kilit ilişkileri geliştirip yeniden tesis edebilme açısından çok önemli bir zamandayız. Bu imkânsız değil" şeklinde konuştu.
İsrail'in Arap dünyasındaki ayaklanmalardan endişe duyduğunu
belirten Panetta, “İsrail'in, ‘bu sürecin barış için gayret gösterme zamanı
olmadığı, Arap uyanışının güvenli ve demokratik bir İsrail hayalini daha da
tehlikeye attığı' yönündeki görüşünü anlamakla birlikte, buna katılmıyorum”
dedi.
Konuşmasında "İki ülke
ilişkilerinin gidişatından çok derin kaygı duyuyorum"
diyen Panetta, Türkiye'nin kilit bir NATO müttefiki ve gerçek ortak olduğuna
vurgu yaptıktan sonra "İsrail'in
Türkiye ile uzlaşması, İsrail, Türkiye ve ABD'nin çıkarınadır. Hem Türkiye hem
de İsrail, ilişkilerini yeniden rayına oturtmak için daha fazlasını
yapmalıdır" dedi. ABD Savunma Bakanı Panetta İsrailli
yetkililere ilettiği bu mesajını, bu ay içerisinde Türkiye'ye yapacağı ziyaret
sırasında Ankara'ya da ileteceğini açıkladı.
Bu yaşanan gelişmeler, art arda yapılan açıklamalar; İsrail’in Türkiye karşısında sergilediği burnu havada, şımarık, küstah ve saldırgan tutumundan eser kalmadığını, o çok güvendiği dünyanın tek süper gücü ABD dağlarına kar yağdığının farkına vardığını, ayaklarının yere değmeye başladığını gösteren bir tablo çizmesi bakımından fevkalade büyük önem taşımaktadır.
Başbakan Erdoğan’ın ABD ve Almanya ziyaretleri sırasında yaptığı zehir zemberek konuşmalara rağmen her iki ülkede de el üstünde tutulması, büyük saygı görmesi ve en üst düzey protokolle ağırlanıp uğurlanması büyük yankılar uyandırdı.
Bu, Türkiye’nin önlenemez yükselişinin, bağımsız hareket edebilme gücünün, özgün politikalar geliştirme kabiliyetinin ve istikrarsızlık yaşayan günümüz dünyasında oynadığı rolün, ortaya koyduğu vizyonun fevkalade önemsendiğinin bir yansımasıdır.
Keza Abdullah Gül’ü İngiltere ziyaretinde Avrupa Birliği için sefil, dönem başkanlığı sırası gelen Kıbrıs Cumhuriyeti için yarım devlet nitelemesi yaparak aşağılamasına rağmen en üst düzey kraliyet protokolü uygulanması da Türkiye’nin dayanılmaz siyasi gücünü ve cazibesini ortaya koyan ciddi bir göstergedir.
ABD ve İsrail’in en yakın müttefiki, Avrupa Birliği’nin güçlü ortağı İngiltere’nin, Cumhurbaşkanına gösterdiği fevkalade ilgi, alaka ve verdiği önemin Türkiye açısından dünya siyasetinde elbette ki büyük değeri vardır. İngiltere Türkiye’ye öylesine bu iyiliği yapmaz.
Sadece güçten, müeyyideden anlayan batılıların Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve askeri gücünün yükselişinden olumsuz etkilenmeleri söz konusu olmasına karşın gösterdikleri saygılı tutumlarının bir tek anlamı var: Türkiye’nin hiçbir şekilde bileğini bükememeleri, başka türlü etkileyememeleri.
Daha 2007’de ESAM’da kutlanan D-8’in 10. yıldönümü kutlama programında bir konuşma yapan Erbakan; Türkiye’nin Avrupa Birliği dışında kalarak İslam Birliği’ni temsilen batılılarla eşit şartlarda dostane ilişkiler ve işbirliği içerisinde hareket etmek üzere batılıları müzakere için barış masasına oturtacak müeyyideleri olduğunu söylemişti.
Erbakan’ın mahiyetini açıklamadığı o müeyyidelerin İsrail ve batılılar tarafından fevkalade şekilde dikkate alınıp gereğince hareket edildiği şimdi artık açıkça görülmektedir. Batılıların Türkiye’nin bu kendilerine rağmen izlediği bağımsız politikalardan çıkarları zarar görmesine rağmen müeyyideye başvurma yönüne gitmeyişleri de çaresizliklerinin bir göstergesidir.
ABD ve Batılı müttefikleri Irak savaşında sonuç alamayıp başarısız kalmışlardır. Büyük can kaybı vermelerine, astronomik harcamalar yapmalarına karşın umdukları bir yararı sağlamadan, üstelik Irak’ı kendileri açısından tehlikeli bir belirsizlik içerisinde bırakıp çekilmek zorunda kalmışlardır.
Irak’taki Sünnilere dayalı Saddam Yönetimini devirip Şiilerden oluşan bir yönetim kurarak İran’ın etkisine sokmayı ve Türkiye liderliğinde İslam Birliği kurulmasını engellemeye yönelik bir Şii kuşak oluşturma projesi de başarılı olamadı.
Türkiye’nin ekonomik yaklaşımı ve bütün kesimlerle iyi bir diyalog geliştirmesi tüm unsurlarıyla Irak’ta engellenemez bir etki ve üstünlük elde etmesine yol açtı. Türkiye Irak’ta İran’la, ABD ve müttefikleriyle ilişkilerini bozmadan bölgede milli çıkarlarını gözeten özgün ve bağımsız politikalar izlemeyi başardı.
Siyonist güç odaklarının Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurup Türkiye’nin Güneydoğusunu da katma projesi ise umdukları sonucu vermedi. Tam aksine Türkiye bölgesel özerk Kürt yönetimi ile ilişkilerini geliştirerek bölücü PKK terörü sorununu da çözme yönünde mesafeler alıyor…
Türkiye, Batılı müttefiklerine rağmen Suriye yönetimi ile geliştirdiği ilişkileri Arap Baharı etkisinde kalıp bozulmaya başlayınca tıpkı Libya, Mısır ve diğerlerinde olduğu gibi kitlesel talepler yanında yer alarak vizyoner bir yaklaşımla inisiyatif almaya yöneldi…
Arap Birliği liginin Türkiye ile birlikte hareket etmesi yanında mevcut Suriye yönetiminin gelecek vaat edemediğini gören Batıl ülkeler de bu politikaya paralel hareket etmek zorunda kaldılar. Bu, Türkiye’nin siyasi vizyonunun Irak’ta olduğu gibi Suriye’de başarılı olup sonuç vereceği izlenimini verdiği için batılı ülkeler adeta bir panik havası yaşamaktadırlar.
Arap Baharı Türkiye’yi bölgede rol model bir ülke konumuna getirip siyasi etkinliğine toplumsal derinlik boyutu da katıyor. Batılı ülkelerin çok kötü sicili karşısında bölge ülkelerinin, toplumlarının tek güvendikleri lider ülke konumuna gelen Türkiye küresel bir güç olma yolunda hızla ilerliyor.
Türkiye, başta NATO Batı ittifakları içerisinde yer aldığı ve her konuda onlarla birlikte hareket ettiği halde; bölge ülkelerinin ve toplumlarının haklarını koruyan, çıkarlarını gözeten özgün politik hamleler geliştirebilmektedir. Bu sayede bölge ülkelerinin yönetimleri üzerinde olduğu kadar toplumları nezdinde de itibar kazanıp etkili olabilmektedir.
Buna karşın ABD ve Batılı müttefiklerinin bölge ülkeleri yönetimleri nezdinde inandırıcılıkları zaafa uğradığı gibi toplumlarında da derin nefret, korku, endişe ve düşmanlık hisleri giderek artmakta ve hareket imkânları, faaliyet alanları daralmaktadır.
İngiltere Genelkurmay Başkanı NATO’nun Afganistan savaşını kazanması imkânsızdır diyerek kaçınılmaz bir yenilgi ile karşı karşıya bulunduklarını itiraf etmiştir. ABD ve müttefikleri, işbirlikçileri yönetimde bulunan Pakistan’da da oldukça zor durumdadır.
Dünya Siyonizm’inin küresel gücü NATO’nun yıllar süren Irak ve Afganistan savaşlarından sonuç alamaması nedeniyle askeri, siyasi ve ekonomik olarak bitap düşen ABD ve müttefikleri; Tunus’ta başlayan Arap Baharının yaptığı domino etkisiyle işbirlikçi yönetimleri düşerken etkili olamadılar.
Bu yüzden Tunus’tan sonra Fas ve Mısır’da da yapılan seçimleri İslami partiler kazandılar. Libya geçiş dönemi yönetimi ise şeriata aykırı yasalar çıkartılmasını yasaklayan bir anayasa yapılacağı hususunda daha önce açıklama yapmıştı.
Türkiye ise sadece toplumsal desteğe sahip İslami Partilerle değil aynı zamanda batı işbirlikçisi laik yönetim çevreleri ile de ileri bir ilişki ve diyalog içerisinde hareket etmeye özen gösteriyor.
Batı Dünyası henüz Arap Baharının şokunu atlatamazken Euro bölgesindeki ekonomik sıkıntıları yaşayan Yunanistan, İtalya ve İspanya’da da iktidarlar benzeri bir domino etkisiyle bir bir devrildi. Şimdi de yaşanan ekonomik krizin seçimlerin yaklaştığı Fransa ve Almanya’da ne tür sonuçlarının olacağı tartışılıyor. Batılılar, küresel üstünlüklerini yitirmekle yüz yüze gelirken öte yanda Türkiye bölgenin lideri küresel bir güç olarak yükselişini sürdürmektedir.
Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle Türkiye’ye ekonomik ambargo uygulayan Batılı dostları bölücü PKK terörü ile mücadele ederken de daima kısmi bir silah ambargosu uyguladılar. Doğrudan ve dolaylı yollardan PKK terörüne her türlü desteği vermekten de geri durmadılar.
Bu düşman başına Batılı dostları şimdilerde ise Türkiye karşısında son derece saygılı olmaya, her türlü isteğini ciddiyetle değerlendirmeye, asla karşılarına almamaya büyük bir özen gösteriyorlar.
Uluslar arası sularda hukuksuzca yaptığı Mavi Marmara baskınında işlediği katliam ve cinayetlere rağmen Türkiye’nin özür dileme talebini reddetmekle kalmayıp üstelik tehditler savuran ve terörün atağa geçtiği bir hengâmede PKK ile işbirliği yapmaktan söz eden İsrail şimdi aracılar yollayarak ilişkilerini düzeltmek için yoğun çabalar harcamaktadır.
İsrail, ABD ve Avrupa Birliği üzerinden dış baskılar yapma, içeriden işbirlikçileri aracılığıyla iktidarı etkileme yöntemleriyle de başarılı olamadığını gördü, sonuç alamayacağını anladı. AKP iktidarını Beyaz Saray yönetimi ile karşı karşıya getirip ABD-Türkiye ilişkilerini sabote etme çabalarında da etkili olamayan İsrail; Batılı dostları üzerinden Suriye’ye girmek için teşvik ederek bir Türkiye-Arap savaşı çıkartmaktan da ümidini kesmiş gibi.
Mısır, Ürdün ve Türkiye’yi kaybetmekle yüz yüze gelip giderek bölgede yalnızlaşan İsrail’in, ABD Yahudi Lobisinin Beyaz Saray yönetimi ile ilişkilerinin zedelenmesi, eskisi kadar güçlü olmaması nedeniyle sıkıntılar yaşadığı da diplomasi çevrelerinde bilinmektedir.
Aslında Beyaz Hıristiyan denilen bir elit kesim ile Yahudiler arasında öteden beri var olan iktidar mücadelesi giderek belirginleştiği için Dünya Siyonizm’i ABD’yi dünyanın jandarması olarak çok iyi kullanamamaktadır. Bu yüzden Çin’i dünyanın yeni süper gücü yapmaya çalışan Siyonizm, bu projesini de -Büyük Ortadoğu Projesi gibi- gerçekleştirmede büyük zorluklarla karşılaşmaktadır.
ABD’nin ilk Katolik Başkanı John F. Kennedy’nin bir suikast sonucu öldürülmesinden Yahudilerin sorumlu tutulmasından sonra Başkan Nixson’ın Watergate Skandalı denilerek bir komplo sonucu devrilmesi… Clinton’ın Monika Lewinsky Skandalıyla devrilemese bile alabildiğine yıpratılması… Ve nihayet bir önceki Başkan Bush’un yerden yere vurulup hırpalanması… Yahudilerle Beyaz Hıristiyanlar arasındaki mücadelede derin izler bıraktı.
Bunun siyasi ve ideolojik yansımaları olarak da ulusalcı bir taban ile küreselci bir taban oluşmuş bulunuyor. Ulusalcı Beyaz Hıristiyanlar ABD’nin dünyanın jandarması rolü üstlenmesini istemiyor. Namütenahi kaynaklarının ülkenin kalkınmasına, halkın refahına harcanması gerektiğini, etrafının okyanuslarla, dost ve zarar veremeyecek ülkelerle çevrili bulunması nedeniyle ABD’nin büyük astronomik savunma harcamaları yapmasının gereksizliğini düşünüyor.
Küreselci Siyonist Yahudiler ise tek süper güç ABD’nin dünya hâkimiyeti kurmasını, daha doğrusu İsrail Devletinin korunması ve Büyük Ortadoğu Projesi ambalajı içerisinde Büyük İsrail kurulması için jandarma görevi yapmasını istiyor.
Bu iki farklı amaç doğrultusunda hareket eden Siyonist Yahudilerle Beyaz Hıristiyanlar arasında devam eden kıyasıya iktidar mücadelesi yüzünden ABD süper güç olma fonksiyonunu yeterince gerçekleştirememektedir. Afganistan ve Irak işgallerindeki başarısızlığın özünde de bu iki farklı kesimin ABD’deki iktidar mücadelesi olduğu düşünülmektedir.
O kadar ki ABD’deki Siyonist Yahudi unsurlar açıkça Bush’un Savunma Bakanı Rumsfeld’i, Irak’a kasıtlı olarak yeterli sayıda asker, silah göndermeyerek, gerekli lojistik destek vermeyerek bilinçli şekilde ABD’yi yenilgiye uğratıp süper güç ve dünyanın jandarması olmaktan ıskat etmeye çalışmakla suçladı!
Ve bu suçlamalarla sonunda Rumsfeld Savunma Bakanlığından uzaklaştırıldı…
Başkan Bush liderliğindeki Beyaz Saray yönetimi ile kanlı-bıçaklı duruma gelen Yahudi Lobisi son olarak Başkanlık seçiminde Barack Obama’yı destekledi. Ancak şimdi Başkan Obama ile de arası giderek bozulan Yahudi Lobisi başka alternatifler aramaya başlamış bulunuyor.
Irak’ın Kuzeyden işgali için 1. Tezkere ile adeta davetiye çıkartılmasına karşın 2. Tezkere (1 Mart Tezkeresi) ile buna izin verilmeyince; NEO-CON denilen Siyonist unsurlar Türkiye’den mutlaka hesap sorulmasını isteyerek ABD ile ilişkilerini bozma yönünde birçok girişimde bulundular, ancak etkili olup sonuç alamadılar.
ABD’nin Irak işgalinde başarısızlığa uğrayıp sonuç alamamasında 1 Mart Tezkeresinin oldukça etkin bir faktör olduğu, özellikle Türkiye’den bunun hesabının sorulamamasının süper güç olduğu hususunda şüpheler uyandırdığı, giderek karizmasının çizildiği gerçekliği karşısında bütün bunları başına getiren Türkiye olduğu halde hiçbir şey olmamış gibi Beyaz Saray ile AKP iktidarı arasının giderek gelişip iyileşmesi işin içinde bir bit yeniği olduğunu göstermektedir.
Nitekim Başkan Bush Türkiye’den hesap sormak şöyle dursun NATO zirvesini bile İstanbul’da topladı!
…Ve Beyaz Saray yönetiminin AKP iktidarı ile ilişkileri giderek güçlendi. Önce stratejik ortaklık, sonra model ortaklık düzeyine çıkartıldı. Yahudi Lobisi, ABD-Türkiye ilişkilerini bozma yönünde harcadığı çabalardan hiçbir zaman sonuç alamadı.
AKP iktidarı ile Beyaz Saray yönetimi arasındaki ilişkilerin güçlenmesi Başkan Obama döneminde de sürdürüldü. Bu yüzden ABD-Türkiye ilişkileri, İsrail’in Mavi Marmara baskını sonrasındaki sert tartışmalar nedeniyle bile kötüye gitmedi, aksine güçlenmeye devam etti.
Çünkü aslında ABD’deki Beyaz Hıristiyan elitler, İsrail ve Yahudi Lobisi karşısında AKP’nin iktidar olduğu Türkiye ile ittifak içinde hareket ediyorlar. Doğrusu, Türkiye’nin desteğine de büyük ihtiyaç duymaktadırlar.
İsrail, ABD ile ilişkilerini bozmaya ve Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya yönelik çabalarından hiçbir sonuç alamayınca anlaşılan bu kez de Yahudi Lobisi üzerinden diyalog girişimlerine başladı…
Ancak Türkiye, ABD’deki WASP kökenli Beyaz Hıristiyan ekibin Yahudi Lobisi karşısında kendisi ile ittifakını güçlendirmek zorunda olduğunu biliyor. Bu nedenle Siyonist çevrelerin manipülasyon çabalarına rağmen ABD ile ilişkilerinin güçlenerek devam edeceğinden emin bulunuyor.
Belki inanılması zor ama Yahudi Lobisinden bunalan Beyaz Saray yönetimleri, denize düşenin yılana sarılması gibi AKP iktidarına o kadar yaslanıyorlar ki; İsrail’in jandarmalığından kurtulmak için Türkiye’nin süper güç olmasını bile canı gönülden istiyorlar!
Bütün bunlar İlahi takdirin bir tecellisi olarak, Türkiye’yi yeniden büyük ve dünyanın lideri olmaya zorluyor… Nitekim hadislerde Ahir Zamanda Hıristiyanlarla Müslümanlar Deccal düzenine karşı ittifak kuracaklar buyrulması -en doğrusunu Allah bilir- belki de ABD’deki WASP kökenli Beyaz Hıristiyanlarla Türkiye arasında Siyonist NEO-CON Yahudilere karşı kurulan ittifaktır.
Geçtiğimiz asrın başında İngilizlerle işbirliği yapan İttihat ve Terakki Partisi iktidarı koca Osmanlı İmparatorluğunu gereksiz savaşa sokup birçok cephede birden savaştırarak çökerttiler ve yerine Batının uydusu Türkiye Cumhuriyeti’ni bir ulus devlet olarak kurdular.
Sözde Cumhuriyet, özde Sabetayist Yahudi Toplumuna dayalı azınlıkçı bir zümre oligarşisi olarak kurulan Türkiye Devleti; Erbakan Liderliğindeki Millî Görüş hareketinin 40 yıl süren son derece çetin ve destansı mücadelesi sonunda milletimizin demokratik hâkimiyetine girmiş bulunuyor!
Yeniden Büyük ve Lider Türkiye sloganı ile 1000 yıllık Selçuklu-Osmanlı İslam Medeniyetinin diriltilmesini öngören Millî Görüş’ün doğrudan iktidar olmasının yolu tıkanınca dolaylı yoldan türevi partilerin iktidar olması sağlandı.
12 Mart 1971 Askeri Muhtırası sonrasında kurulan Millî Selamet Partisi ilk kez girdiği 1973 Genel Seçiminde parlamentoya soktuğu güçlü bir grupla amblemi gibi anahtar parti konumuna gelerek 4 yıl boyunca çeşitli koalisyon hükümetlerinde aralıksız iktidar ortağı oldu, ülkeye büyük hizmetler yaptı…
12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra kurulup ilk kez seçime giren ANAP, Millî Görüş’ün türevi bir parti olarak tek başına iki dönem üst üste iktidar oldu, ülkeye büyük hizmetler gerçekleştirdi…
28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinde kurulup ilk kez girdiği 2002 Genel Seçiminde tek başına iktidar olan AKP de Millî Görüş türevi bir parti olarak 3 dönemdir iktidarda bulunuyor ve ülkeye büyük hizmetler gerçekleştiriyor…
Bugün gelinen noktada Türkiye, tam da Erbakan’ın Millî Görüş hareketinin hedefine koyduğu gibi Yeniden Büyük Türkiye liderliğinde, İslam Birliği temelinde Yeni Bir Dünya ve Adil Düzen’e artık elini uzatsa tutacak kadar yaklaşmış bulunuyor…
Hedef, 1000 yıllık Müslüman Türk Medeniyetinde büyük tarihi kırılmanın gerçekleştiği 1923’ün 100. yılı olan 2023’te Millî Görüş’ün milletimizin önüne koyduğu hedefin tüm unsurlarıyla hayata geçirilip gerçekleştirilmesidir!
Ümidimiz bu süreçte Millî Görüş’ün asıl temsilcisi Saadet Partisi’nin bu tarihe kadar iktidar olup 5 yıldızlı hilali dünyanın en yüksek burçlarına dikmesidir.
Böylece Erbakan’dan sonraki 12. yılda MEHDİYET hareketi olan Millî Görüş’ün küresel hâkimiyet kurup insanlığa ikinci Asrısaadet ve Altın Çağı yaşatması beklenmektedir.
Sayı: 685

































