Kimin Cumhurbaşkanı, kimin Başbakan olacağı
ÇOK DERİN MESELE
At sahibine göre kişnediği gibi devletler, rejimler, sistemler, kurallar onları işleten yöneticilerin gücüne, iradesine, yeteneğine ve niyetine göre şekillenip biçim alır. Demokrasi bir kurumlar ve kurallar rejimidir denilse de liderlerin siyasi partiler ve ülkeler yönetiminde taşıdığı fevkalade büyük önem tartışılmazdır.
Başbakan Erdoğan’ın geçirdiği ameliyat üzerine birden alevlenen Cumhurbaşkanlığı seçim tarihi tartışmaları ve Başbakan’ın kim olacağına ilişkin öngörüler Türkiye gündemini işgal etmeye daha çok devam edecek gibi…
Recep Tayip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçileceği konusunda tam bir ittifak varken yerine kimin Başbakan olacağına ilişkin öngörülerde çok ihtilaf var…
Kimi Rusya modelinde olduğu gibi Tayip Erdoğan Abdullah Gül görev değiş-tokuşu yapar derken; kimi Bülent Arınç’ı, kimi Ahmet Davutoğlu’nu favori görüyor. Başka isimlerden söz eden de var…
Her şeyin tabii seyrini izleyeceği, gelişmelerin kendi mecralarında ilerleyeceği varsayımına dayalı bu öngörülerin gerçekleşme ihtimalleri hakkında geçmişte yaşananlarla karşılaştırma yapılmadan fikir yürütmek çok sağlıklı olmaz…
O halde yakın geçmişteki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde belirleyici olan faktörleri mercek altına alıp incelemede çok yarar var. Böyle bir incelemede göze çarpan en temel faktör olarak iki hasım derin devlet arasındaki iktidar mücadelesinin belirleyici olduğu açıkça görülmektedir.
Türkiye, 12 Mart 1971 Muhtırası sürecinde kontrgerilla tartışmalarıyla gün yüzüne çıkan, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sürecinde ülkeyi tümü ile kuşatan iki tür derin devlet arasındaki iktidar mücadelesine sahne ola gelmektedir. Bu iki derin devlet arasındaki mücadelenin seyri, sonuçları, her önemli gelişme ve olayda belirleyici olduğu gibi Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de belirleyici olmaktadır…
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın süresi dolduğunda 12 Mart 1971 Muhtırasını imzalayanlardan Orgeneral Faruk Gürler Genelkurmay Başkanıydı. Emekliye ayrılarak kontenjan senatörü yapıldı ve aday oldu. Ancak TBMM’nin çevresi tanklarla çevrili olduğu halde Demirel-Ecevit dayanışması sonucu Faruk Gürler engellenerek Fahri Korutürk aday gösterilip seçildi.
Böylece sanıldığının aksine ordunun belirleyici tek güç olmadığı açıkça görüldü. Bu yaşanan iki karşıt derin devlet arasındaki bilek güreşiydi; 12 Mart Muhtırasını verdiren derin devlet kaybetti, İttihat ve Terakki kökenli kadim derin devlet kazandı…
12 Eylül 1980 öncesinde Fahri Korutürk ‘ün Cumhurbaşkanlığı süresi dolduğunda başlayan seçim sürecinde CHP Emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Muhsin Batur’u aday gösterdi. Batur Faruk Gürler gibi 12 Mart Muhtırasında imzası bulunan bir generaldi…
Bu yüzden Bülent Ecevit liderliğindeki CHP kendi adayı olmasına rağmen Batur’a seçilebilecek bir oy vermedi. Ecevit-Demirel ikilisi birlikte dayanışma içerisinde hareket ederek aylar süren turlarda 12 Eylül 1980 darbesine kadar seçim sürecini kilitlediler.
Erbakan, vefatından bir süre önce Sultan Ahmet Camiinde kıldığı cuma namazı sonrasında İmam odasında yaptığı sohbette bu olaya projeksiyon tutarak şöyle tarihe mal etti: Millî Selamet Partisi CHP adayı Muhsin Batur’a oy verdi ama Ecevit’in engellemesi yüzünden Cumhurbaşkanı seçilemedi!
Zaman Gazetesinin yaptığı habere göre Erbakan söz konusu sohbet sırasında şunları anlattı: “CHP kendi Cumhurbaşkanı adayı Muhsin Batur’a yeterli oy vermediği için Millî Selamet Partisi oy verdiği halde seçilemiyordu… Muhsin Batur bizi ziyaret edip durumu anlattı ve destek istedi…
Kendisine dedik ki; biz Millî Selamet Partisi milletvekilleri olarak Muhsin Batur ismini italik harflerle eğik şekilde oy pusulasına yazıp zarfa koyalım. Sandıkta oyların sayımı sırasında adamlarını başına koy tespit etsinler.
Muhsin Batur dediğimizi yaparak Millî Selamet Partisi milletvekillerinin kendisine oy verdiğini, bir grup CHP milletvekilinin oy vermediğini tespit ederek Ecevit’e gösterdi ama yine de sonuç değişmedi…”
Erbakan bu tarihi kritik olayı öylesine anlatıyor olamazdı; 12 Eylül 1980 öncesi yaşananlara ışık tutup aydınlatmak istiyordu… Türkiye 12 Eylül 1980 askeri darbesine nasıl sürüklendi sorusu hala gerçek yüzüyle aydınlatılmamış bir muamma olmaya devam etmektedir. Erbakan’ın sözleri bu muammanın aydınlatılmasına yönelik samimi, dürüst çalışmalar için güçlü bir ışık tutmaktadır.
Faruk Gürler ve Muhsin Batur olaylarında ortaya çıkan gerçek şudur: 12 Mart 1971 Muhtırasında ve 12 Eylül 1980 Darbesinde Erbakan bir tarafta, Demirel-Ecevit ikili diğer taraftaydı! Aynı durum 28 Şubat post modern darbe sürecinde daha açık ve net şekilde tekrar etti!
Nitekim 12 Mart 1971 Muhtırasında, Demirel tek başına Adalet Partisi iktidarında Başbakanlıktan istifa etmek zorunda kalırken; Ecevit muhtıra asıl bana karşı verildi deyip protesto ederek CHP Genel Sekreterliği görevini bıraktı.
12 Eylül 1980 Darbesinde askeri yönetim beklentilerinin aksine bir yönde ilerlemeye başladığında birlikte bayrak açıp karşısında mücadele veren Demirel-Ecevit; 28 Şubat 1997 süreci münhasıran Erbakan’a yönelik olduğu için tam bir kader birliği içerisinde ortak hareket ettiler…
12 Eylül 1980 Askeri Darbesinin lideri Kenan Evren 1982 Anayasasının referanduma sunulması ile birlikte Cumhurbaşkanlığı adaylığının da onaylanmasını istediğinde yine iki hasım derin devlet karşı karşıya geldi…
Demirel-Ecevit ikilisinin de desteklediği İttihat ve Terakki kökenli Sabetayist Derin Devlet, Kenan Evren’in anayasa ile birlikte halk tarafından seçilmesine karşı çıktı. Karşı propagandaya izin verilmeyen referandumda anayasa ile birlikte Kenan Evren 7. Cumhurbaşkanı seçildi.
Çokça eleştirilen bu referandumun aslında son derece makul ve mantıklı gerekçeleri vardı. Çünkü tamamı kapatılan siyasi partilerin hepsi karşı çıkıyordu. Basın da bütünüyle karşısında yer aldı. Sivil toplum örgütleri, sendikalar da karşısındaydı. 12 Eylül yönetimi örgütlü büyük bir kitleye karşı toplumsal örgütsüz bir referanduma giriyordu. Açıktan karşı kampanyalar açılarak propagandanın engellenmesi özünde adil bir denge oluşturuyordu.
Referandum böyle tabii bir denge ve adil bir durum oluştururken; yürürlükteki yasal mekanizmalar içerisinde dürüstçe yapıldığına ilişkin hiçbir aykırı ses de çıkmadı. Başka her şey söylendi, yazılıp çizildi ama hile veya müdahale yapılmadığına dair herhangi bir itiraz, eleştiri vaki olmadı.
12 Eylül 1980 öncesinde Türkiye o kadar kötü yönetildi ki; anarşiden, pahalılıktan, karaborsadan, kıtlıktan, yokluktan, kuyruklardan, sağ-sol bölünmüşlüğünden ve keyfi, partizan uygulamalardan millet bıktığı, gına getirdiği için askeri yönetime can simidi gibi sarıldı…
Kenan Evren’in Cumhurbaşkanlığı süresi dolduğunda ANAP’ın tek başına ikinci dönem iktidarında Turgut Özal Başbakandı. Kadim derin devlet her türlü yapılanmasıyla Başbakan Özal’a yönelik art arda kampanyalar açmaktaydı…
O kadar ki, ANAP Büyük Kongresinde suikast girişimine muhatap olduğunda tek başına iktidarda olmasına rağmen, Başbakan olarak olayı soruşturamayıp -tetikçi de sağ yakalandığı halde- asıl tertipçileri yargı önüne çıkartılamadı.
Başbakan Özal son ana kadar Cumhurbaşkanı adayı olup olmayacağı sorularını yanıtsız bırakıp hep fifti-fifti diye karşılık verdi. Hiç kimse de ciddi bir tahmin yürütemedi. Aslında Başbakan Özal kendisi de aday olup olmayacağını bilmiyordu. Çünkü eğer bilseydi bunu sürekli didikleyen etkin çevreler mutlaka bir şekilde öğrenirlerdi. Belli ki arkasındaki derin devlet ne yapacağını ona hiç bildirmedi.
Ancak kadim derin devlet yapılanması Başbakan Özal’ın Çankaya Köşkü’ne çıkmasına şiddetle karşıydı. Sonunda Başbakan Özal aday oldu ve muhalefet boykot ettiği için sadece ANAP oyları ile seçilip Cumhurbaşkanı oldu. Muhalefet Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanlığını tanımamak, hatta Köşkten indirmek için elinden geleni ardına bırakmadı. Ta ki şüpheli şekilde ölünceye kadar…
8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ani ölümü üzerine o sırada Erdal İnönü ile koalisyon hükümetini yöneten Süleyman Demirel aday olacağını açıkladı. Kadim derin devlet Demirel Cumhurbaşkanı olsun istemiyordu. Çünkü DYP’yi bırakacağı bir güçlü lider yoktu, doğacak siyasi boşluğun Refah Partisi tarafından doldurulması tehlikesi vardı…
Nitekim Demirel Köşke çıktıktan sonra DYP’nin başına -demir leydinin topuk sesleri diye çığlık atan gazete manşetleri eşliğinde- Tansu Çiller geldiyse de beklenen olmadı. Çünkü kadim derin devlet Cumhurbaşkanı Özal’ın var gücü ile karşı koymasına rağmen Mesut Yılmaz’ı ANAP’ın başına geçirdi. Bu yüzden öteki derin devlet de Tansu Çiller’i destekledi. Sonuçta DYP ile ANAP vuruşarak erirken birbirine üstünlük sağlayamadılar.
Buna karşın Refah Partisi DYP-ANAP sürtüşmesinden yararlanarak önce 1994 yerel seçiminden, ardından da 1995 Genel Seçiminden en büyük parti olarak çıktı.
Ancak kadim derin devlet hükümetin Erbakan Başbakanlığında kurulmasına engel oldu. Refah Partisi ANAP ile koalisyon görüşmelerini bitirip iş protokolün imza aşamasına geldiğinde Mesut Yılmaz birden çark edip Erbakan Başbakanlığında kurulacak hükümetten vazgeçti.
Bunun üzerine kurulan DYP-ANAP koalisyon hükümeti de yürütülemedi. Daha doğrusu yapılan güven oylaması Anayasa Mahkemesi tarafından geçersiz sayıldı. Muhakkak ki bu diğer derin devletin bir başarısıydı…
Malum, biz El-Aziz Gazetesi olarak bu yeni derin devlete millî derin devlet diyoruz. Eskiden var olan kadim derin devleti ise Ergenekon derin devleti olarak ifade etmekteyiz.
Ergenekon derin devletinin Cumhurbaşkanı Özal’a karşı destekleyip ANAP Genel Başkanlığına getirdiği Mesut Yılmaz’a mukabil, millî derin devletin desteklediği DYP Genel Başkanı Tansu Çiller Refah Partisi ile koalisyon yaparak Erbakan Başbakanlığında 54. Hükümetin kurulmasına destek verdi.
Ergenekon derin devleti mensubu olduğu için de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, bizzat kurduğu DYP’nin başına kendi eliyle getirdiği Tansu Çiller’e sırt çevirip karşısında dehşet bir mücadele verdiği ANAP’ın Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ı sahiplendi. Öyle ki Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olarak Mesut Yılmaz’la memleketi Isparta’ya gidip birlikte miting de yaptılar!
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Erbakan’a yönelik başlatılan 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinde Meclis’in büyük bir çoğunluğunu oluşturan 282 milletvekilinin imzasına rağmen başbakanlık görevini DYP lideri Tansu Çiller yerine daha az bir grup olduğu halde ANAP’ın lideri Mesut Yılmaz’a tevdi etti.
Bunun nedeni iki derin devlet arasındaki mücadelenin siyasete yansımasıydı… Bu yüzden 28 Şubat süreci millî derin devlet ile Ergenekon derin devletinin kozlarını paylaştığı kıran kırana bir mücadeleye yol açtı. Sonunda da kesin üstünlük sağlayan millî derin devlet Demirel-Ecevit-Yılmaz üçlüsünü bertaraf ederek Ergenekon derin devleti yapılanmasını yargı karşısına çıkardı.
9. Cumhurbaşkanı Demirel’in görev süresi bitince Meclis’te yer alan partiler Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer üzerinde ittifak kurdular. Bu aslında iki derin devletin bir uzlaşması idi…
Ahmet Necdet Sezer inanılmaz bir ilginç tutum izleyerek ilk 4 yılını millî derin devlet, son 3 yılını ise Ergenekon derin devleti doğrultusundaki icraatlarla geçirdi…
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in ilk 4 yılındaki, D-8 zirvelerine katılması, ABD’nin Türkiye üzerinden Irak’a kuzeyden girmesine karşı çıkması, ABD elçisine rest çekerek Suriye’ye yaptığı ziyaret ve Başbakan Ecevit’e anayasa kitapçığını fırlatması gibi icraatları millî derin devlet etkisi ile yaptığı icraatlardı. Son 3 yılındaki, İlhan Selçuk’un Çankaya Köşkü’nü mekân edindiği süreç ise Ergenekon derin devleti etkisinde hareket ettiği süreçti.
10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in süresi dolarken, tıpkı Başbakan Özal’ın ANAP iktidarı sırasında yaptığı gibi tek başına iktidarda bulunan AKP lideri Başbakan Erdoğan da aday olup olmayacağına ilişkin sorulara %50 diye cevaplar veriyordu…
Çünkü Başbakan Özal gibi Başbakan Erdoğan da kimin Cumhurbaşkanı adayı gösterileceğini kendisi bilmiyordu. Açıkçası buna karar verecek olan millî derin devlet ona bu bilgiyi vermiyordu. Eğer Başbakan Erdoğan bunu bilseydi, nüfuzlu etkin çevreler ne edip edip ondan çıkartırlar ya da bir şekilde sırrını çözerlerdi. Bu sayede karşı önlemlerini erkenden alırlardı.
Nitekim Başbakan Erdoğan Abdullah Gül’ün adaylığını açıkladığında dananın kuyruğu koptu… AKP iktidarı ile Ergenekon derin devletinin arası da artık hiç kapanmamacasına açıldı. AKP’ye kapatma davası açılmasına, Başbakan Erdoğan’a yönelik bir dizi suikast girişimine varıncaya kadar tam bir savaş başlatıldı.
Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra zaten 28 Şubat post modern darbe süreci tersyüz edildiği için oldukça kötü duruma düşen Ergenekon derin devleti için geri sayım işlemi başlatıldı…
Ergenekon mensubu çevrelerin ifadesi ile YÖK kalesi düştükten sonra, 12 Eylül Referandumu sonrasında yargı kalesi de düştü. Zaten daha önce kırılan sermaye, medya tekeli tamamen teslim alınma noktasına getirildi. Ve AKP % 50 oyla üçüncü bir dönem iktidara gelerek toplumsal desteğini alabildiğine güçlendirdi…
Bu yüzden 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den sonra kimin aday olacağı şöyle dursun süresinin ne zaman dolacağı bile bilinmiyordu. Artık Başbakan Erdoğan Abdullah Gül’ün görev süresinin 7 yıl olacağını açıklamış bulunuyor. Demek ki açıklanmasının vakti geldi.
Millî derin devlet hiç şüphesiz ki bu süreyi şimdiye kadar bilinçli şekilde sır olarak tuttu. Çünkü bunun daha önceden bilinmesi halinde karşı tedbirlerin alınmasına imkân verilmiş olacaktı. Bugün artık büyük toplumsal desteğe ve Meclis çoğunluğuna sahip olan AKP iktidarında halk tarafından seçilecek Cumhurbaşkanının seçim usul ve kuralları belirlenip yürürlüğe konulacak…
Ancak bu süreçte neler yaşanacağını ve ne tür gelişmeler olacağını kestirmek mümkün olmadığı gibi; artık her istediğini yapacak konuma gelen, rakip derin devleti tasfiye noktasına getirmiş olan millî derin devletin kimi Cumhurbaşkanı, kimi Başbakan yapacağını tahmin etmek de sanıldığı kadar hiç kolay değildir.
Millî derin devlet olgusunu dikkate almayarak her şeyin Başbakan Erdoğan’ın iki dudağı arasından dökülecek sözlerle halledileceğini zannedenler fena halde hayal kırıklığına uğramayı ihtimal dışı görseler de kazın ayağı göründüğü gibi değildir.
Yaşanabileceklerin bir küçük örneği şike yasasının vetosu nedeniyle gözler önüne serildi zaten…
Kimse zannetmesin ki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül şike yasasını kafadan veto etti ve Başbakan Erdoğan da kafadan verdiği bir kararla aynen Köşke iade etti…
Şike yasası olayında ters köşeye yatırılıp siyasi karizması yerle bir edilen Bülent Arınç oldu. Bunu ne Abdullah Gül ne de Tayip Erdoğan öngörebilirdi. Bu millî derin devlet damgası taşıyan müthiş bir silkeleme idi…
Yalnız Bülent Arınç’ın karizması derin bir çizik yemedi, aynı zamanda söz konusu şike davasında yargılanan adamların nasıl bir güce dayandıklarına ilişkin kamuoyunda bir algı da oluşturuldu…
Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı sürecinin 7 yıl olduğu anlaşıldığına göre daha uzunca bir süre var seçime. Bu süreçte kim bilir daha gün görmedik, yakası açılmadık ne senaryolar sahnelenir…
Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına kesin gözüyle bakıp kimin Başbakan olacağına kafa yoranlara millî derin devletin sürpriz yapmayı çok sevdiğini hatırlatmak isteriz!
Başbakan Erdoğan’ın geçmişte “belki de bir kenara çekilip sivil konumda da ülkeye hizmet edebilirim” şeklindeki sözlerinin millî derin devletin ne yapabileceğine ilişkin bir izlenimi olması olasılığı büyüktür.
Son günlerde AKP’nin oy oranlarını uçuran anketlerin art arda yapılması ufukta bazı senaryoların gözükmek üzere olduğunun sinyallerini verir gibidir. Kim bilir, belki yeni bir mühendislik projesinin hedefi yapılmak isteniyor 3 dönem iktidarda bulunan AKP. Mesela bölünüp iktidar ve muhalefeti ile iki parti içinden çıkartmak gibi…
Özellikle şu içinden geçmekte olduğu süreçte Türkiye gibi bir ülkeyi böyle başarıyla ve suhuletle yönetmek; Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibi dahi olmadıkları apaçık ortada olan siyasi liderlerin yapabileceği bir iş değildir. Geniş halk kitleleri bilmese de siyaset erbabı bu gerçekliğin farkındadır.
Türkiye’nin bölgesinin lideri olarak dünyada yıldızlaşan bu konuma Millî Görüş’ün 40 yıllık efsane mücadelesi sayesinde geldiğini bilmeyenler bu gerçekliği kavrayamazlar. Türkiye’nin o uğursuz kabuğunu kırması sadece içerideki işbirlikçi düzene karşı kazanılan bir mücadelenin başarısı ile sağlanmadı; arkasındaki Dünya Siyonizm’i de dize getirildi…
12 Mart 1971 Muhtırası sürecinde kurulan Nihat Erim Hükümetinde ABD’den ithal edilen iki Başbakan Yardımcısı da yer aldı: Sadi Koçaş ve Atilla Karaosmanoğlu. Bunun anlamı 12 Mart Muhtırası sürecine ABD de müdahildi.
ABD yanıltıldığını anlamış olmalıydı ki sonra 12 Eylül 1980 darbe planını yapmak zorunda kaldı…
12 Eylül 1980 darbesinin yandaşları, destekçileri tarafından açıkça yazılıp çizilen, anlatılan amacı şuydu: Erbakan ve Millî Görüş’ü bertaraf edip raydan çıkardığı demokrasi trenini rayına yeniden oturttuktan sonra Ecevit-Demirel ikilisine siyaset arenasını iade etmek…
Ancak Kenan Evren Sivas Mitinginde, güçbelâ temizlediğimiz tencereyi kirletenlere yeniden teslim etmemizi kimse bizden beklemesin şeklinde niyetini açıklayınca kızılca kıyamet koptu…
Açıkçası bizim çocuklar başardı diyen ABD yetkilileri 12 Mart’tan sonra bir de 12 Eylül kazığını yediklerini bu sözlerden sonra net anlamış oldular…
Bu yüzden askerden ümidini kesen ABD ve yerli işbirlikçileri BU KEZ SİLAHSIZ KUVVETLER diyerek 28 Şubat post modern darbe sürecini yine birlikte başlattılar. Ama bu onların sonu oldu!
28 Şubatçıların Başbakan yaptığı Ecevit, DSP’nin Zeytinburnu ilçe kongresindeki konuşmasında “Bunların sadece partilerini kapatmak yetmez, köklerinin kazınması lazım” diyordu…
Ama millî derin devlet 28 Şubat sürecini tersyüz ederek Millî Görüş yerine Ecevit ve Partisinin kökünü kazıdı!
Daha önce Dünya Siyonizm’i içerideki uzantıları ile birlikte Millî Görüş’ün kadrolarını ve tabanını ANAP içinde eritip bitirmek üzere dört eğilimi birleştirme planı yaptıydı. Plan tersine işledi, Millî Görüş erimedi, aksine diğer eğilimleri de kendi rengine boyadı…
12 Eylül sonrasında ANAP iktidarını askeri yönetim eliyle kontrolüne geçiren millî derin devlet Sabetayist Oligarşinin ekonomik düzenini tarumar edip 1923 ilâ 1983 arasında tam 60 yıl boyunca 2-3 milyar $ aralığına mahkûm edilen ihracat ve ithalatını adeta patlatarak Türkiye ekonomisini dışa açtı ve ülkeye gerçekten çağ atlattı…
28 Şubat sonrasında aynı senaryoyu ikinci kez sahnelemeye kalkışan Dünya Siyonizm’i yine aynı tezgâha getirilerek bu kez AKP iktidarı millî derin devlet tarafından kontrol altına alınıp Türkiye bölgenin lideri bir dünya gücü haline getirildi…
Bu süreçte Irak’ı işgal bahanesiyle Türkiye’yi işgal senaryosu hazırlayan ABD; Birinci Tezkere ile adeta kırmızı mumla davet edilirken, İkinci Tezkere (1 Mart Tezkeresi) ile İskenderun önlerine kadar gelen Pentagon kuvvetlerinin kıçına bir tekme vurularak güneyden Irak’a girmeye mecbur edildi…
Dünya Siyonizm’inin, çıkarttığı 8 yıl süren İran-Irak savaşına misilleme olarak, tek süper güç yaptığı ABD ve müttefikleri Irak’ta 8 yıl boyunca evire çevire dövüldü, nihayet çekilmeye mecbur bırakıldı. Süper güç karizması da yerle bir edildiğinden artık bölgede Türkiye’nin borusu ötüyor!
Şimdi sıra şamar oğlanına döndürülen İsrail’in defterinin dürülmesinde…
Bölgenin lideri ve yıldızı yükselen yeni küresel güç olarak Türkiye, dünyayı sarsan ekonomik kriz ve Arap Baharı denilen olaylardan olumlu etkilenen neredeyse tek ülkedir. Bir yanda Arap Baharı domino etkisi yaparak İslam ülkelerindeki Batı işbirlikçisi rejimleri devirirken; öte yanda küresel ekonomik krizin oluşturduğu domino etkisi Avrupa Birliği ülkelerindeki yönetimleri bir bir deviriyor.
Dünyanın ve bölgenin en sakin ve güvenilir limanı konumuna gelen Türkiye, İslam Birliği liderliğini pekiştirerek Yeni Bir Dünya ve Adil Düzen kurma yolunda hızla ilerliyor…
Erbakan’ın 40 yıldan beri Millî Görüş adına dile getirdiği bütün söylemleri de bir bir gerçekleşiyor! Örneğin Avrupa Birliğine ilişkin söylediği ve hala kulaklarımızda çınlayan “Behey gafiller, şaşkınlar… Avrupa Birliği dediğiniz hızla şarampole sürüklenen bir otobüs. Bu otobüse binip onlarla birlikte uçuruma yuvarlanacaksınız da elinize ne geçecek?” sözleri aynen mucizevî şekilde gerekçeleşiyor…
Avrupa Birliği ülkeleri Euro Bölgesi olarak aynı otobüstekiler gibi topluca uçuruma yuvarlanırken hiçbiri içinden çıkamıyor. Türkiye ise otobüse alınmadığı için Allah’a şükür ediyor!
Erbakan, 40 yıllık Millî Görüş mücadelesi sonunda içeride ve dışarıda Dünya Siyonizm’ini dize getirip Türkiye’yi bölgenin lideri küresel bir güç haline getirerek, İslam Birliği, Yeni Bir Dünya ve Adil Düzen kurma yolunda geri dönülmez, döndürülemez noktalara getirip öyle bıraktı.
Hz. Muhammed (SAS)’den sonraki çok kısa sürede İslam büyük fetihler gerçekleştirdiği gibi; Millî Görüş de Erbakan’dan sonra çok kısa bir sürede büyük gelişmeler gösterip Türkiye ve dünyaya hâkim olacak ve inşallah vaat edilen Altın Çağı gerçekleştirecektir.
Her şey doludizgin Erbakan’ın gösterdiği istikamette gidiyor… Maşallah, Sübhanallah, Elhamdülillah…
Sayı: 687

































