Fransa ve Batı “Ermeni soykırımı” yaşanırken sessizdi
ŞİMDİ BU KAMPANYA NEDEN?
Avrupa’da Fransa’nın da içinde yer aldığı “düveli muazzama” yükselişte, “hasta adam” olarak nitelenen Osmanlı Devleti dağılma sürecinde iken yaşanan “Ermeni soykırımı” karşısında Haçlı Batı neden gıkını çıkartmayıp dünyanın gözleri önünde gerçekleştirilen Tehcir trajedisine seyirci kaldı, herhangi bir müdahalede bulunmak istemedi; isteseydi pekâlâ istediğini yapar, yaptırırdı.
Eğer Batı Dünyası ve “düveli muazzama” İttihat ve Terakki yönetimine göz yummasaydı, dahası yardım edip her türlü desteği sağlamasaydı dünyanın gözleri önünde Ermeni Tehciri pervasızca gerçekleştirilebilir miydi? Osmanlı Devleti bunu isteyerek değil, dayatıldığı için ancak yapabilirdi.
Batıdan destekli tedhiş örgütlerinin organize ettiği terör olaylarıyla toplumlar arası karşılıklı güven ve barış ortamı bozulmasaydı, 1000 yıldır sürmekte olan iç içe birliktelik, komşuluk, dostluk ortamı nasıl öyle aniden bozulur, yerini kin, öfke ve düşmanlığa bırakabilirdi?
Diyelim ki Ermeni Tehciri için şöyle ya da böyle birçok neden, gerekçe oluşmuştu. Peki, Rumların Anadolu’dan Yunanistan’a zorunlu göçünü öngören Mübadele maddesinin Lozan Anlaşmasına konulması hangi amaca hizmet ediyor olabilirdi?
Haçlı Batı Dünyası nasıl oldu da Anadolu’daki 2,5 milyon Hıristiyan Rum nüfusun Balkanlardaki 500 bin Müslüman nüfus karşılığında değiş tokuşuna razı oldu? Türkiye’ye bu iyiliğin yapılmasının nedeni, gerekçesi ne idi?
Mübadele ile milyonlarca Rum nüfus göçe zorlanıp Anadolu’dan sürülerek diğer bir trajediyi daha insanlara yaşatmanın nedeni neydi? Haçlı Batı neden buna da seyirci kaldı?
Böylece, Anadolu’da Müslümanlardan daha önce yerleşik bulunan iki Hıristiyan kadim azınlık toplum yerlerinden, yurtlarından zorla sökülüp göçe zorlanırken sayısız Haçlı Seferi ile tarihini oluşturan Batı Dünyası neden sustu?
Tehcir ve Mübadele nedeniyle yaşanan trajedilerin amacı Anadolu’yu iki kadim Hıristiyan toplumdan arındırıp steril şekilde Müslümanlara mı teslim etmekti? Böyle bir şey olabilir; Haçlı Batı bunu hiç yapar mıydı?
Oysa Haçlı Batı Dünyasının kızıl elması Türkleri Anadolu’dan çıkarıp Orta Asya bozkırlarına yeniden sürmek değil miydi? Tam aksine Anadolu’daki iki büyük Hıristiyan azınlık olarak Rumlarla Ermenileri 2000 yıllık yurtlarından söküp atmaktaki, Müslüman Türklere steril bir yurt armağan etmekteki amaç ne idi?
Yoksa işin içinde çok daha başka bir niyet mi gizliydi? Bu olup bitenler Siyonist güç odaklarının mı marifetiydi? Her şey Dünya Siyonizm’inin küresel amaçları için yapıldığı için mi Hıristiyan Dünyası sesini çıkartıp müdahale edemedi?
Tehcir ve Mübadelenin aynı planın birer parçası olarak hayata geçirilmesinin Osmanlı Devleti’nin de Türkiye Cumhuriyeti’nin de Haçlı Batı Dünyasına, Düveli Muazzamaya rağmen başarabilmesi bir yana düşünmesi dahi imkânsızdı. Böyle bir plan Müslüman Türklerin eseri değil, tasavvuru bile olamazdı.
Zaten Tehcir ve Mübadele üzerinden neredeyse bir asır geçerken Haçlı Batı Dünyası son yıllara kadar hiç sesini çıkartmadı, herhangi bir şekilde gündeme getirmedi? Ne oldu da 21. Asırda bile Büyük Ortadoğu Projesi adına Haçlı Seferi başlatabilen bir Batı, Tehcir ve Mübadele konusunda onlarca yıl sessiz kalabildi?
Diyelim ki Mübadele Lozan Anlaşması içinde yer aldığı için bir şey diyecek durumda ve konumda değildi. Peki, Tehcir konusunda sesini yükseltip harekete geçmek için neden bu kadar bekledi?
Ve asıl can alıcı soru: Ermeni soykırım iddiaları neden 12 Eylül 1980 askeri darbe sürecinde şok edici şekilde ASALA terörü ile birlikte dünya gündemine getirildi?
Bir soru daha: Türkiye’nin diplomatlarına yönelik saldırılar düzenleyen ASALA terörü neden bıçak gibi kesilircesine sona erdirilip yerine PKK terörü başlatıldı?
Ve son bir soru: Ermeni soykırım iddialarına ilişkin her şey yazılıp çizilirken, söylenip yazılmadık bir şey bırakılmazken; Batının Tehcir olayı yaşanırken sessiz sedasız seyirci kalmasının, aradan neredeyse bir asır geçtikten sonra birden gündeme getirip sahiplenmesinin nedenine ilişkin kimse niye şimdiye kadar içeride ve dışarıda tek kelime yazıp söylemedi? Hırant Dink bunu anlatmaya çalıştığı için mi öldürüldü?
Bugüne kadar bu yönde ne bir soru soruldu, ne bir iddia ortaya atıldı, ne bir araştırma yapıldı… Yoksa bütün her şeyin sırrı, esrarı, püf noktası özellikle sorulmayan, gündeme getirilmeyen bu soruların ardından mı gizlidir?
Türkiye’nin dışarıdan üretilip önüne konularak kronikleştirilen sorunların üstesinden bir türlü gelememesinin asıl nedeni içerideki işbirlikçi, örgütlü yapılanma tarafından bilinçli oluşturulan handikaplardır. Bu yüzden Türkiye sorunlarına doğru teşhis bile koyamıyor…
Ne yazık ki milletimizin kahir ekseriyetini oluşturan Müslüman kitle örgütsüz, sahipsiz, öndersiz ve dağınık durumda bırakılırken; bu büyük kitle karşısında yer alan dış destekli azgın azınlık ise çok mükemmel örgütlenmiş bir organize yapıya hep sahip olagelmiştir.
Osmanlı Devleti çökertilip toprakları işgal edildiğinde, bütün yeryüzü Müslümanları gibi Türkiye’nin Müslüman Toplumu da bir işbirlikçi mütegallibe azgın azınlığa mahkûm edilerek devletten, kamusal alandan, siyasetten, ekonomik, kültürel ve sosyal hayatın tüm alanlarından dışlandı…
Böylece kırsalda ve şehir varoşlarında yaşamak zorunda bırakıldı, insan hak ve özgürlüklerinden mahrum edildi. Fakirlik ve cehalet içerisinde geçim derdi ile boğuşmak zorunda bırakılarak adeta paryalaştırıldı.
İslam’a ve Müslümanlara yönelik bu küresel imha planı, Dünya Siyonizm’i ile Haçlı zihniyetinin işbirliğinde hayata geçirildi…
Bu hareket planının özünü oluşturan kararlar, 1897’de İsviçre’nin Basel kentinde gerçekleştirilen Dünya Siyonist Kongresinde alındı…
Dünyadaki ekonomik, askeri ve siyasi güç Batılıların, özünde Siyonist örgütlenmelerin kontrolüne geçmişti… Sermaye ve medyayı kontrol eden Siyonistler Batı ülkelerinin siyasetini de dayanılmaz şekilde etkilemeye başladılar. Ardından savaş sanayisini de kontrollerine aldıklarında binlerce yıla uzanan Filistin’de devlet kurmanın hasretini gidermenin vaktinin geldiğini düşünmeye, inanmaya başladılar…
İlkönce Avusturyalı gazeteci ünlü Siyonist Theodor Herzl, Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit Han’a gönderildi, ziyaret ederek devletin tüm borçlarını ödemek karşılığında Filistin’de toprak verilmesi isteğinin bildirilmesi sağlandı.
Osmanlı İmparatorluğu’nu en kötü döneminde 33 yıl tahtta kalmayı başararak yöneten, devleti toparlayıp gücünü arttıran ve Panislamizm (İslam Birliği) siyasetini güden Sultan II. Abdülhamit Siyonistlerin ne yapmak istediklerini çok iyi biliyordu. Bu yüzden Theodor Herlz’e son derece nazik davranarak isteğinin kabul edilemeyeceğini anlattı.
Erbakan’ın anlattığına göre; “Theodor Herlz dönüp Siyonist liderlere giderek şunları anlattı: Sultan Abdülhamit tüm planlarımızı biliyor. Ona rağmen bir şey yapabilmemiz mümkün değildir. Aksi halde çok büyük zayiat veririz. Amacımıza ulaşmak yerine daha geriye gidip uzaklaşmamız riski büyüktür…”
Bunun üzerine Sultan II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi, Osmanlı Devleti’nin dağıtılması, yeni bir İslam devleti oluşturulmasının engellenmesi için de bütün İslam Âleminin işgal edilerek sömürge haline getirilmesi ve İslam’ın yeryüzünde kökünün kazınması amacıyla bir plan yapıldı…
Bu amaçla çıkartılan Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı Devleti de sokuldu, birçok cephede birden savaştırıldı ve sonunda Çanakkale Savaşı’nda bütün askeri varlığı ve geleceği olan kadroları yok edilip tüketildi…
Dünya Siyonizm’inin dönemin süper gücü yaptığı İngiltere, Çanakkalegeçilmez denilen süreçte elini kolunu sallayıp geçti ve Başkent İstanbul’u işgal etti. Müttefikleri ise birçok Anadolu illerini batıdan işgal ettiler.
Öte yanda aynı sürece paralel olarak istisnasız tüm liderleri Yahudi olan Bolşevik ihtilali başlatıldı ve Rus Çarlığına da son verildi. Böylece Birinci Dünya Savaşı sonunda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı Devleti ve Rus Çarlığı yıkılarak dünyadaki 3 büyük imparatorluk ortadan kaldırıldı.
Böylece Dünya Siyonizm’i için küresel bir düzen kurmak için şartlar ve ortam hazırlandı. Ancak Osmanlı Devleti yıkılarak işgal ettirilen topraklarından Filistin’de İsrail devletinin kurulması için daha yapılacak çok iş vardı…
Bu amaçla Osmanlı Devleti’nin yerine kurulacak olan Türkiye’nin, Sabetayist Yahudi Toplumunun yönetimine bırakılması, dünyaya dağılmış bulunan Yahudi nüfusun Filistin’e göçünün sağlanması, Siyonistlerin kontrolünde bir dünya yönetimi teşkil edilmek üzere Birleşmiş Milletler çatısı altında ABD ve SSCB liderliğinde iki kutuplu bir dünya düzeni oluşturulması ve daha nicesi gerekiyordu…
Bütün bunları gerçekleştirilebilmesi için bir İkinci Dünya Savaşı çıkartılması da gerekiyordu. Ama önce İslam Âleminin lideri, 1000 yıl boyunca Haçlı Seferlerine göğsünü gererek ve 50 milyon şehit vererek Hak Din İslam’ı, mukaddes değerlerini, kutsal mekânlarını korumuş olan milletin ülkesini, Türkiye’yi halletmek gerekiyordu.
İttihat ve Terakki hareketini başlatıp Osmanlı Devleti’nin yönetimini ele geçiren Sabetayist Yahudi Toplumuna teslim edilecek olan Türkiye’nin sınırları belirlenmişti… Ne var ki bu sınırlar içerisinde yaşayan iki kadim Hıristiyan azınlık, Sabetayist Yahudi azınlığın kurulması planlanan yeni Türkiye devletini ağız tadıyla yönetmesine imkân vermeyebilirdi…
Çünkü onlar Müslümanlar gibi sahipsiz değildi; Hıristiyan Batılı ülkelerden ve Ortodoks Rusya’dan destek alabilirlerdi. Bu yüzden, kurulacak yeni devleti Sabetayist Toplumla paylaşmak isterlerdi ve bu durum birçok sorunu beraberinde getirirdi…
Osmanlı Devleti’nde önemli görevlerde bulunan, ekonomiyi büyük ölçüde ellerinde tutan iki azınlık olarak Ermenilerin ve Rumların tasarlanan Türkiye sınırları dışına çıkartılması gerekiyordu. Bunun için daha Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’na sokulurken bu planın hayata geçirilmesine ilişkin önlemler alındı…
Ermenilere Doğuda bir devlet kurmaları için vaatte bulunuldu, tedhiş örgütleri oluşturuldu. Bu terör örgütleri yaptıkları kanlı eylemlerle Müslümanlarla Ermeniler arasındaki barış, huzur ve karşılıklı güven ortamını yok ederek, kin, nefret ve düşmanlık tohumlarını ektiler… Böylece kitlesel katliam olayları yaşanmaya başladı…
Artık İstanbul’daki İttihatçı Sabetayist Yahudi hükümet için Ermeni Tehciri kararını alma gerekçesi oluşmuş bulunuyordu. Müslümanlarla bir arada yaşamaları imkânsız hale getirilen Ermeni halkını bölgeden uzaklaştırmanın dışında hiçbir çare yoktu.
Böylece, Osmanlı Devleti adına yetki kullanan İttihatçı yönetim tarafından Müslümanlar üzerinden Ermenilere yönelik uygulanan Tehcir sonucu Anadolu bu kadim Hıristiyan azınlıktan arındırılarak Siyonist plan gerçekleştirildi.
Planı yapan, uygulayan, Ermenileri isyana azmettiren Siyonistler olmasına karşın, suçlu konumda olan Osmanlı Devleti ve Müslümanlar oldu…
Ayrıca Siyonistlerin etkisine girmiş bulunan Hıristiyan Batılı ülkelerinin yönetimleri Ermeni Tehciri karşısında seslerini çıkartamayıp, seyirci kalmak durumunda kaldılar. Tehcir yasasını çıkartan ve uygulayan İttihat ve Terakki yönetimi arkasında Dünya Siyonizm’inin desteği olmasaydı; Osmanlı Devleti yapmış olsaydı -ki bu hiç olacak şey değildi- Hıristiyan Batılı devletler gök kubbeyi başına yıkarlardı.
Anadolu’dan Tehcir yasası ile göç ettirilen Ermeni nüfusun yerleştirildiği Osmanlı topraklarının daha sonra kurulan Türkiye’nin sınırları dışında kalması, bu sınırların daha önceden belirlendiğini gösteren önemli bir kanıttır.
Yıkılan Osmanlı Devleti’nin çıkartıp uyguladığı Tehcir yasasının suçları onun mirasını reddeden Türkiye Cumhuriyeti’nden sorulmadı. Oysa Osmanlı Devleti’ni Birinci Dünya Savaşı’na sokarak dağıtanlar da, Tehcir yasasını çıkartıp uygulayanlar da, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar da İttihat ve Terakki Partisi kadrolarıydı; yani Sabetayist Yahudilerden başkası değildi!
Kurucu iradesini Sabetayist Yahudi Toplumunun temsil ettiği Türkiye Cumhuriyeti herhangi bir suç ve sorumluluk altına girmeden Ermeni azınlıktan kurtulmuştu. Ancak Rum nüfusun göç ettirilmesi Türkiye Cumhuriyeti’ne kalmıştı. Artık bunu da Osmanlı Devleti’ne yüklemenin mümkünatı yoktu.
Buna da Türkiye Cumhuriyeti’ni ilzam etmeyecek bir çözüm bulundu. Lozan Anlaşması ile sorun halledilerek Mübadele yöntemi üzerinde mutabık kalındı. Gerekçesinin bulunması ise zor olmadı. Batı Anadolu Yunanlılarca işgal edildiğinden Rum nüfusun olası bir katliamdan kurtarılması adına Balkanlardaki Müslüman nüfusla değiş tokuş edilmesi gerekiyordu(!)
Oysa bu çok gülünç bir gerekçe idi… Asırlardır birlikte barış içerisinde yaşadıkları Rumlara karşı, devlete rağmen Müslüman halkın durup dururken bir katliam yapmaları akla ziyan bir vehimden öte vizyona sokulması planlanan senaryonun zoraki uydurulmuş gerekçesi idi…
Ama Anadolu’dan Rumları temizlemeye yönelik Mübadele planı, Ermenilere yönelik uygulanan Tehcir planından çok daha iblisçe idi ve bir taştan iki kuş vuruluyordu…
Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetecek, bütün sahaları kontrollerine alacak kadar bir Sabetayist nüfus yoktu... Bu yüzden Selanik ve diğer Balkan yerleşim merkezlerindeki Sabetayist Yahudi nüfusun Müslüman diye Rumlarla değiş-tokuş yoluyla Türkiye’ye getirilmesi gerekiyordu…
Bunların yekûnu 500 bin kadardı. Bunlar Anadolu’dan Tehcir ile göç ettirilen 1,5 milyon Ermeni ve Mübadele ile Yunanistan’a gönderilen 2,5 milyon Rum nüfusun yurtlarına yerleştirilerek mülklerine sahip kılındı.
Anadolu illerine yerleştirilen Sabetayist Yahudi nüfus kısa sürede zenginleşti ve büyük çoğunluğu bu mülkleri satıp İstanbul’a ve diğer bazı büyük illere göç ettiler…
Devletin önemli tüm yönetim kademelerine, stratejik kilit noktalarına Sabetayist Yahudi kadrolar getirildiler. Örneğin Dışişleri Bakanlığı tümü ile onlara tahsis edildi. Ordunun kilit noktalarına da çoğunlukla onlar getirildi.
Ülkenin tüm imkânları ve sahaları da Sabetayist Yahudi Toplumu mensupları arasında pay edildi. Kimine basın sahası verildi. Kimine Yeşilçam bırakıldı. Kiminin hissesine Tiyatro düştü. Kimilerine ise ithalat, ihracat, ticaret, sanayi sahaları tahsis olundu.
Onların yardakçılığını yapanlara da distribütörlükler, temsilcilikler, yan sanayi gibi ara ve yardımcı işler verildi.
Sabetayist ailelerin geri zekâlı çocuklarına ise Kızılay, Türk Hava Kurumu, Çocuk Esirgeme Kurumu gibi kuruluşların yöneticilikleri çiftlik gibi peşkeş çekildi.
Onların çocukları en iyi okullarda okudular. En iyi görevlerin, işlerin başına onlar getirildiler. Onlar beğenmediğinde ya da yetişmediğinde başkalarına bu görevler ve işler düşebilirdi. Ancak o başkaları hiçbir zaman inançlı Müslümanlar olamazdı. Zaten masonluk Yahudi unsurların yeterli olmadığı yerlere getirilmek üzere yardımcı kadrolar bulunup yetiştirilmesi için oluşturulan bir yapılanmadır…
Sabetayist Yahudi Toplumuna dayalı bir zümre oligarşisi olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti yönetimleri Tehcir ve Mübadele sonrasında da Ermeni ve Rum azınlığın göç ettirilmesi için birçok uygulamaya başvurdular…
Örneğin İzmir’in işgalden kurtarılması sırasında Ermeni ve Rum mahallelerinde çıkartılan büyük yangın bu azınlıkları göçe zorlamak amacına yönelikti…
İsmet İnönü’nün CHP iktidarında çıkarttığı Varlık Vergisi de Ermenilere ve Rumlara uygulanarak göçe zorlandılar. Varlık Vergisi açık kimlikli Yahudilere ise İsrail’e göçe zorlamak için uygulandı.
Müslüman bilinen Sabetayist Yahudiler İsrail’e kabul edilmiyor, onların Türkiye’de kalmalarının daha yararlı olacağı düşünülüyor. Buna karşın açık kimlikli Yahudilerin İsrail’e göçleri için daima her yola başvuruluyor.
Demokrat Parti iktidarında devlet eliyle Rum ve Ermeni halka yönelik başlatılan 6-7 Eylül çapul ve yağma olayları da Tehcir ve Mübadele artıklarının göçe zorlanmasına yönelik operasyonlardı…
İlginç olan, her biri ayrı bir birer insanlık suçu olan İzmir yangını, Varlık Vergisi Yasası ve 6-7 Eylül operasyonlarının Batılı ülkeler tarafından asla sorun yapılmamış olmasıdır…
Peki, neden aradan nice yıllar geçtikten sonra, birden Ermeni soykırım iddiaları Batılı ülkelerin gündemine taşındı ve Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak için kullanılmaya başlandı?
Bunun cevabı şudur: Tehcir, Mübadele niçin yapıldıysa, soykırım iddiaları o nedenle gündeme getiriliyor.
Tehcir ve Mübadele Sabetayist azınlığın Türkiye’yi rakipsiz, rahat ve suhuletle yönetebilmesi için gerçekleştirilmişti. Şimdi soykırım iddiaları da Sabetayist Toplum oligarşisi Türkiye yönetiminden uzaklaştırıldığı için gündeme getiriliyor!
Sabetayist Toplum oligarşisinin yönetimden uzaklaştırılması hareketi -12 Mart 1971 Muhtırası ile ilk adım atıldıysa da- 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında sistematik şekilde hayata geçirilmeye başlandı. Bu yüzden ASALA bu süreçte oluşturulup hareket geçirildi. Ermeni soykırım iddiaları da bu süreçte gündeme getirilmeye başlandı.
Ayrıca Türkiye-İsrail ilişkilerinin inişli çıkışlı seyri de Ermeni soykırım iddialarının gündemdeki iniş çıkışları ile her zaman paralellik arz etmiştir. Ermeni soykırım iddiaları Ermenistan’ın hep aleyhine sonuçlar verirken, bundan daima İsrail büyük yararlar sağlamıştır. O kadar ki Ermeni soykırım konusunu ABD’deki Yahudi Lobisi Türkiye’den her yıl milyonlarca $ koparmaya vesile yapmıştır.
Türkiye’nin İsrail ile arasının açılması sürecinde Yahudi asıllı Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Ermeni soykırım yasasını çıkartmaya kalkışması da bunun bir kanıtıdır. Yahudiler, yönetiminde bulundukları ülkenin çıkarlarını İsrail çıkarları uğruna gözlerini kırpmadan daima feda ederler.
Başbakan Erdoğan buna vurgu yapmak üzere Nicolas Sarkozy’nin dedesinin Selanik’ten Paris’e göç eden bir Yahudi olduğunu açıkladı. Nicolas Sarkozy’nin babasının Cezayir katliamında görev yaptığını da açıklayarak dünyadaki bütün katliamları ve Ermeni katliamını da Yahudilerin yaptığını ima etti.
Sabetayist Toplum oligarşisinin yıkıma uğratılması, 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinin tersyüz edilmesi ile başladı. Bu sürecin sonunda Ergenekon derin devleti mensupları yargı önüne çıkartılarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesi tasfiye sürecine sokulmuştur!
Bu sürecin sonunda Osmanlı Devleti’nin nasıl yıkıldığı, yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl bir örtülü Yahudi devleti olarak kurulduğu açıkça ortaya konulduğunda; Ermeni Tehcirini de kimlerin yaptığı, o trajedinin ne uğruna milyonlara yaşatıldığı da bütün bilgi ve belgeleri ile insanlığın gözü önüne serilecektir.
Türkiye’nin İsrail ile hesaplaşması artık kaçınılmazdır. Siyonizm dünyanın yönetimini 1000 yıllık Selçuklu ve Osmanlı İslam Medeniyetinin temsilcisi milletimizden aldı; şimdi iade etmek zorunda bırakılmaktadır.
Hesaplaşmanın özü, amacı, sonucu küresel liderliktir. Türkiye bugünkü noktaya sanıldığı gibi 9 yıllık AKP iktidarında gelmiş değildir.
Erbakan’ın başlattığı 40 yıllık Millî Görüş mücadelesinin sonucu olarak Türkiye bölgenin lideri bir dünya gücü oldu. Erbakan’ın geri dönülmez noktalara getirip bıraktığı Yeniden Büyük Türkiye, İslam Birliği, Yeni Bir Dünya ve Adil Düzen projeleri hızlandırılmış bir süreçte çok kısa sürede gerçekleşecek ve Siyonizm’in dünya hâkimiyetine son verilecektir.
Bu yaşanan sürecin İslami literatürdeki ifadesi, ahir zaman olayları, Deccal-Mehdi mücadelesi, İslam’ın dünya hâkimiyeti, İkinci Asrısaadet ve Altın Çağ söylemidir.
Hadisi şerifteki Deccal Yahudi’dir ifadesinin Deccal Siyonizm’dir şeklinde anlaşılması gerekir. Mehdi Deccalı katledecek ifadesi de kim Siyonizm ile mücadele edip yendi ise Mehdi O’dur şeklinde okunmalıdır.
Erbakan, daha Millî Görüş hareketini başlattığı ilk günden itibaren Dünya Siyonizm’ini ve onun uzantısı Türkiye’deki hile rejimi ve köle düzenini yıkıp yerine Yeniden Büyük Türkiye liderliğinde İslam Birliği, Yeni Bir Dünya ve Adil Düzen kurmayı vaat etti…
Erbakan bu vaatlerini geri dönülmez noktalara getirip öyle dünya hayatına veda etti. Erbakan’ın kurduğu mekanizmalar tıkır tıkır çalışıyor, hedeflerini bir bir gerçekleştiriyor. Bunun en iyi farkında olanlar ise kurdukları küresel hâkimiyetin ayakları altında kaymakta olduğunu gören Siyonistlerdir.
Siyonistler dışında bu hakikati görenler ise yalnızca, Erbakan’ın Beklenen Mehdi olduğunu bilip idrak edenlerdir.
Nasıl ki Hz. Muhammed (SAS)’in getirdiği dinin azameti; vefatından sonra hızla gerçekleşen fetihler, Kur’an-ı Kerim’in bir araya getirilip nüshalarının çoğaltılması, hadislerin derlenip toplanıp ortaya çıkarılması, muhteşem İslam hukukunun oluşması ve İslam medeniyetinin yeryüzünü yeniden şekillendirmesi ile ortaya çıktı, yaygın şekilde anlaşılabildi.
Erbakan’ın Millî Görüş inkılâbı da hedeflerinin bütünüyle gerçekleşmesi ile ancak anlaşılacaktır. Ancak çağımızın teknolojisi ve büyük iletişim imkânları ile bu süreç Asrısaadet kadar uzun sürmeyecektir. Nitekim Erbakan’dan sonraki gelişmeler füze hızı ile ilerlemeye başladı…
Allah’ın vaadi haktır. Muhakkak nurunu tamamlayacak ve İslam’ı bütün dinlere üstün kılacaktır. Bu hedefleri 14 asırdan beri ilk kez Erbakan Millî Görüş hareketi ile ortaya koydu. Şimdi Türkiye Millî Görüş’ün takipçisi olarak Erbakan’ın gösterdiği hedefleri gerçekleştirme yolunda hızla ilerlemektedir.
Millî Görüş’ün asıl temsilcisi Saadet Partisi’nin devreye sokulup öncü rolünü üstlenmesi için de vakit yaklaşmaktadır. Hz. Muhammed (SAS)’den sonraki dağılma, çözülme ve irtidat olayları da çok kısa sürmüş her şey yoluna girmişti…
Yine öyle olacak inşallah.
Yeter ki Millî Görüşçüler Saadet tenceresindeki sirkeyi, hayır asidi temizleyiversinler.
Sayı: 688

































