Dünyanın en büyükleri yeni bir yıla küresel ekonomik kriz pençesinde ölüm kalım savaşı vererek, diğer birçok ülke toplumsal ayaklanmalar ve siyasal çalkantılarla boğuşarak girerken… Türkiye, büyüme rekorları kırarak gelişen ekonomisiyle, izlediği bağımsız, özgün iç ve dış politikalarıyla ve ağzı olanın konuştuğu, özgür medyanın dilediğini yayınladığı, yazıp çizdiği alabildiğine tartışmaya açık ileri demokrasisiyle bir istikrar adası halinde bölgenin lideri yeni bir dünya gücü, yükselen yıldız ülke olarak yeni yıla merhaba dedi…
Küresel ekonomik krizden birlikte kurtuluş için bir çare ve çözüm yolu bulamayan koskoca Avrupa Birliği birlikte çöküşe giderken muhatabı olmayan imdat çığlıkları atıyor! Tam da Erbakan’ın yıllar önce “Avrupa Birliği içinde bomba taşıyan, şarampole yuvarlanan bir otobüs gibidir” diye ifade ettiği gibi…
Türkiye ise Avrupa Birliği otobüsünün dışında olmasının keyfini yaşıyor, oh be iyi ki binmemişim deyip Allah’a şükrediyor.
Kapitalist sömürü düzeninde kâğıt boyayıp Dolar diye satarak karşılığında dünyanın ürettiği mal ve hizmetleri bedavaya getirmesine rağmen en büyük borç batağına saplanan ABD, küresel krizin en büyük kara deliğini oluştururken, tek süper güç olarak yaptığı zulümlerle de insanlığın lanetine hedef olmaktadır.
Buna karşın Türkiye bölgeden çekilen ABD’den doğan siyasi, ekonomik, askeri boşluğu dolduran tek ülke konumunda…
Geçen asırda art arda çıkartılan iki cihan savaşı ardından1945’te yapılan Yatla Konferansında kurulan Birleşmiş Milletler Teşkilatı çatısı altındaki iki kutuplu dünya; SSCB’nin dağılmasıyla tek süper güç ABD liderliğinde Yeni Dünya Düzenine dönüştürülmek istendi ancak başarılamadı.
Dünyayı doğu-batı blokları, ülkeleri sağ-sol partileri temelinde ayıran soğuk savaş süreci sona erince; ABD kapitalist batının askeri gücü NATO öncülüğünde İslam Âlemini düşman hedef haline getirerek Büyük Ortadoğu Projesini gerçekleştirmek üzere adını da koyarak Haçlı Savaşı başlattı.
Bu yaklaşımla Afganistan’ı, Irak’ı işgal ederek soğuk savaşı çok kanlı sıcak savaşlara dönüştüren ABD ve müttefikleri hiç ummadıkları bir direnişle karşılaştılar. Yangın yerine çevirdiği Irak’ta savaş bataklığına saplanan ABD, müttefikleri geri çekilirken direniş güçlerince evire çevire dövüldü…
Astronomik paralar harcayarak sürdürdüğü savaştan başarılı sonuç alamayacağını anlayan ABD, tek süper güç karizmasını çizmeden çekilmek için yol aramaya başladı. Ancak 8 yılda çekilmeyi başarıp arkasında milyonlarca ölü, yaralı, sakat ve mülteci ile taş taş üzerinde kalmayan bir Irak bırakırken tek süper güç karizması da yerle bir oldu.
Irak’ta ABD ve müttefiklerinin başına gelenler bu kadarla da sınırlı değil. Harcadıkları astronomik paralar küresel ekonomik krizin de tetikleyicisi oldu asırlık kuruluşları patır patır devrildi. Dünyanın jandarmalığını bırakıp okyanus ötesine çekilirken bölge ülkelerinin kabaran nefretinin, lanetinin de hedefi oldu.
Bu yüzden Arap Baharı denilen toplumsal ayaklanmaların yaşandığı ülkelere müdahale etmek şöyle dursun dönüp bakamıyor. Afganistan ve Pakistan’da iş başına getirdiği işbirlikçi yönetimler bile ayakta kalabilmek için ABD aleyhtarlığı yapmak zorunda kalıyorlar…
Yeni Dünya Düzeni lideri olarak lanse edilen tek süper güç ABD işgal ettiği Irak’tan çekilirken Afganistan’da dayak yemeye devam ediyor. En yakın müttefiki İngiltere’nin Genelkurmay Başkanı NATO’nun Afganistan savaşını kaybettiğini, kazanma ihtimalinin kalmadığını itiraf etti…
Tek süper güç ABD, ikiz kulelere yapılan saldırı üzerine başlattığı Haçlı Savaşı ile Yeni Dünya Düzeni kurma girişiminde başarısızlığa uğradı, alâyıvalâ ile lanse ettiği Büyük Ortadoğu Projesi de rafa kaldırılarak hiç söz edilmez oldu.
Bu süreçte geliştirilmeye çalışılan tek süper güç dönemi sona erdi, bölgesel güçler oluşuyor tezi de Avrupa Birliği’nin Arap Baharına paralel olarak başlayan domino etkisiyle çöküş sürecine girmesi nedeniyle havada kaldı.
Çünkü ABD ve Avrupa Birliği’nin etkinliğini yitirip çöküş sürecine girdiği bir dünyada artık bölgesel güçler diye bir olgudan söz edilmesinin pek bir anlamı da mantığı da yok.
ABD ve Avrupa Birliğinin yaşadığı kadar küresel ekonomik krizi yaşamayan Rusya Federasyonu ise son seçimden sonra yaşanan toplumsal çalkantıları büyük yıkım yaşamadan, kayıp vermeden aşacak gibi gözükmüyor. Çünkü baş gösteren olaylarda iki taraf da kolay pes etmeyecek kadar güçlüdür…
Bir yanda yıllardır iktidarda bulunan Putin yönetimi şöyle ya da böyle son seçimi de kazanıp yasal iktidarı elinde tutmaya devam ederken; diğer yanda köklü bir yapılanmaya sahip Yahudi Toplumu ve arkasındaki küresel Siyonist güçler ile aradaki köprüler atılmış gibi…
İki süper güç arasında detant denilen soğuk savaş dönemini sona erdiren yumuşama sürecinde başlayan, Glasnost ( açıklık ve şeffaflık) adına tasfiye sürecine sokulan SSCB’nin, Perestroyka (yeniden yapılanma) aşamasında başarısızlığa uğradığı öne sürülmüştü... Oysa Rusya Federasyonunun kontrollü şekilde kurulması Dünya Siyonizm’i tarafından tam planlandığı şekilde gerçekleştirildi.
Çünkü Rusya Federasyonunda yapılan özelleştirmeler sonunda çok sayıda Yahudi asıllı bürokrat milyar dolarlarla ifade edilen büyük kuruluşların sahibi oluverdiler. Putin yönetimi bunlardan bazı büyüklerini -elindeki kuruluşları geri alarak- yolsuzluktan, haksız kazanç edinmekten yargı önüne çıkarırken ülke dışına kaçanlar da oldu.
Böylece Rusya Federasyonunda Putin yönetimi ile Yahudi yapılanma arasında iktidar mücadelesi başladı ve halen devam ediyor. İki taraf da kolay yenilebilir olmadığı için Rusya Federasyonunda yaşanan toplumsal çalkantıların kısa sürede sona ermesi beklenmiyor. Bu durum ise söz konusu bir diğer bölgesel gücün oluşmasına imkân vermiyor.
Bu durumda, hızla büyüyen bir ekonomiye sahip bulunan Çin bölgesel güç olma yolunda ilerleyen tek ülke konumunda gözüküyor. Ne var ki ekonomistlere göre, 2 trilyon $ döviz rezervi bulunan Çin de mevcut kapitalist sistemin çökmesi halinde korkunç bir iflasla karşı karşıya gelme riski altındadır…
Dünya Siyonizm’i, çok sesli demokratik yapısı nedeniyle tek süper güç ABD’yi ideal şekilde dünya jandarması olarak kullanmayacağını Irak işgali sürecinde gördüğü için rejimi demokratik olmayan Çin’i süper güç yapmaya karar verdi…
Bu yüzden çok uluslu Siyonist sermaye ve ileri teknoloji Çin’e aktarılmaya başlandı. Ancak Çin’in politbüro yönetimi nedeniyle Siyonizm’in kontrolüne kolayca girip talimatlarla yönetilmesi mümkün olsa bile medeni dünyaya lider olarak kabul ettirilmesi, siyasi ve kültürel zorluklar bir yana, coğrafi konumu ve çevre ülkeleri ile sorunlu ilişkileri nedeniyle de mümkün değildir.
Dünya Siyonizm’inin en istemediği ise Selçuklu-Osmanlı İslam Medeniyetinin varisi bir Türkiye’nin bölgesinin lideri küresel güç haline gelmesidir. Bu yüzden Türkiye liderliğinde İslam Birliği oluşsun istemeyen Siyonizm, önüne bir Şii duvar örmeye çalışmaktadır. Bu amaç doğrultusunda İran’la bir derin işbirliği ve dayanışma içindedir!
Bu yüzden İran’ı Türkiye’nin karşısına rakip olarak çıkarmak isteyen Siyonizm, yaygaralar koparıp dünyayı ayağı kaldırmasına karşın el altından nükleer teknoloji transferini bizzat organize ediyor...
Afganistan sınırındaki Şiiler üzerinde etkili olmasını sağladıktan sonra Irak’ta Sünnileri iktidardan uzaklaştırıp Şiileri yönetime getirerek, Körfez ülkelerindeki Şiileri örgütleyerek, Lübnan’daki Şii Hizbullah örgütünü dolaylı destekleyerek, Suriye’deki Nusayri yönetimini ayakta tutarak Şii kuşak oluşturmaya çalışan Siyonizm Türkiye liderliğinde İslam Birliği kurulmasını önlemek istiyor.
Ancak her şeye rağmen Türkiye’nin önlenemez ekonomik, siyasi yükselişi, bölgenin lideri küresel bir güç olma süreci hızlanarak devam ediyor, ne yapılsa engellenemiyor, aksine ivme kazanıyor.
İsrail ve Yahudi Lobisi ABD ile Türkiye’nin arasını açmak için büyük çaba harcadı ancak başarılı olamadı. Aksine Türkiye-ABD ilişkileri giderek güçlenip hiç olmadığı kadar bir düzeye geliyor...
Önce 1 Mart Tezkeresi nedeniyle Türkiye-ABD ilişkilerini bozmaya çalıştılar. Önceki Başkan Bush tam aksine NATO zirvesini İstanbul’da yaptı. Ardından Obama’yı destekleyip Başkan seçtirdiler, o da her şeye rağmen ABD-Türkiye ilişkilerini bozmak şöyle dursun daha ileri düzeylere taşıyor…
Bu yüzden ABD-Türkiye ilişkilerini bozmaktan umut kesen Siyonistler Yahudi Cumhurbaşkanı Sarkozy üzerinden Fransa-Türkiye ilişkilerini bozmaya yönelik her vesileyle girişimler başlattılar… Oysa Fransa’nın Dünya Siyonizm’inin derdine deva olacak bir ilacı yok. Kelin ilacı olsa başına sürer misali, Fransa küresel ekonomik krizden en fazla etkilenen ülkelerden biri olarak zaten derdi başından aşkın.
Sarkozy’nin Türkiye’ye yönelik izlediği agresif politikaları nedeniyle Fransa’nın göreceği ekonomik zararlar da ilave yükler getirerek küresel krizin etkisini arttırmaktan başka bir sonuç vermeyecek...
Yaşanan tarihi süreç ve zamanın ruhu Türkiye’nin güçlenmesinden yeniden lider ülke olmasından yanadır. Öyle ki dünya Siyonizm’inin seçimde yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle köşeye sıkıştırmaya çalıştığı Putin yönetimi, kısa süre önce Suriye’ye savaş gemileri yollarken ardından birden çark edip Türkiye ile doğalgaz anlaşması imzalamak zorunda kaldı.
Peki, Türkiye’nin önlenemez ekonomik ve siyasi yükselişinin muharrik gücü, bu gelişmelerin temel dinamiği nedir?
Büyüme rekorları kıran, gelişen Türkiye ekonomisi halen küresel bir güç olmasını sağlamaktan ve lider olmasına yetmekten çok uzaktır. Daha 2023’te dünyadaki ilk 10 ekonomi arasına girmesinin hedeflendiği Türkiye ekonomisi henüz ancak ilk 20 arasında bulunuyor. Demek ki Türkiye’nin lider ülke olmasını mevcut ekonomik gücüne ve büyüme hızına bağlamak inandırıcı değil…
Türkiye’nin sahip olduğu askeri gücü de lider ülke olmasını temin edecek düzeyden uzaktır. Hala askeri tedariklerinin çok önemli bir kısmı dışa bağımlı olması bir yana mevcut savaş gücü yalnız savunmaya dönüktür. Dünyanın herhangi bir bölgesine müdahale edip strateji belirleyecek güçte değildir. Demek ki Türkiye’nin lider ülke olmasının temel dinamiği ordusu da değildir.
Ekonomik ve askeri gücü üstün, hele yeterli olmayan bir ülkenin lider olması, bölgesel ve küresel bir güç olması söz konusu olamayacağına göre… İçeride ve dışarıda bağımsız politikalar izleyen, küresel güçlerle çetin pazarlıklar içine giren, bölgesel ve küresel sorunların çözümünde ağırlığını koyup sözünü dinleten Türkiye’nin fiili liderliği, kullandığı küresel bir faktör olma potansiyeli hangi güce ve dinamiklere dayanmaktadır?
Başka türlü karşılığı olmayan bu sorunun tek cevabı şudur: Türkiye yaşanan süreçte konjonktürün önüne çıkardığı fırsatları basiretli, dirayetli şekilde kullanan bir üstün siyasi akla sahip olduğu için geldiği lider konumunda, giderek artan dayanılmaz bir etki oluşturmaktadır.
Ayrıca bölgesel ve küresel sorunlara bencil ve çıkarcı yaklaşmayarak hakkaniyetle adil çözümler getirilmesi noktasından hareket ettiği için açıktan ve doğrudan itiraza mahal kalmamaktadır. Bu yüzden dolambaçlı yollardan yapılan itirazlar ve engellemeler Türkiye’ye takoz olmak yerine ivme kazandırmaktadır.
Olayın açıklamasının bu şeklini sadece tartışmasız kabul edilebilir tarzda ifade edip gözler önüne sermek adına yaptık. Yoksa Türkiye’nin bölgenin lideri ve küresel bir güç olma yolundaki istikrarlı yürüyüşü, attığı dev adımlar ve oluşturduğu saygınlık bu şekilde yeterince izah edilmiş olmaz, edilse de inandırıcı olmaz.
Çünkü artık kimsenin varlığını yadsıyamadığı Dünya Siyonizm’i karşısında, Türkiye’nin lider ülke olma yolunda atmakta olduğu dev adımları devam ettirmesi için çok daha ciddi, etkili, dayanıklı, sürdürülebilir dinamikler olmalıdır.
Türkiye bölgenin lideri küresel güç olma yolunda ilerleyen, bunu siyasi ve ekonomik avantajlara çeviren bir ülke olarak önlenemez yükselişini sürdürdüğüne göre bu dinamiklere sahiptir. O halde nedir bu dinamikler?
Olayı bütünüyle tespit edip kavratmak zor olduğu için bir kesiti ile gözler önüne sermeye, somut hale getirmeye çalışalım…
Herkes kabul eder ki, Türkiye, güçlerinin zirvesinde iken dünyanın egemenleri rağmına ilk aykırı adımını Kıbrıs Barış Harekâtı ile attı. Türkiye’nin en zayıf, dünya egemenlerinin en güçlü olduğu bir dönemde, Millî Görüş’ün koalisyon ortağı olarak ilk kez iktidar olduğu süreçte gerçekleştirilen Kıbrıs Zaferi üzerinden neredeyse 38 yıl geçti…
Bu süreçte değişen hükümetler, yaşanan 12 Eylül darbesi, iki dönem tek başına ANAP iktidarları, yeniden başlayan koalisyonlar süreci ve nihayet 10 yıllık tek başına AKP iktidarı döneminde hiç değişen bir şey olmadı, hiçbir hükümet tüm iç ve dış baskılara rağmen geri adım atmadı, atamadı.
Türkiye’ye uygulanan ambargolara, yapılan baskılara, sürdürülen müzakerelere, oynanan ayak oyunlarına, yapılan tehditlere, verilen gözdağlarına rağmen Kıbrıs davasında en küçük taviz ve askerin süngüsü ile çizdiği sınırdan bir karış toprak verilmedi.
NATO üyesi, Batı ittifakı içinde yer alan Türkiye, Kıbrıs Davasında hem mensubu bulunduğu ABD liderliğindeki Batı Bloğundan, hem de karşısında yer aldığı SSCB liderliğindeki Doğu Bloğundan şiddetli tepki görüyordu. Buna rağmen süreç boyunca Türkiye güçlenirken küresel egemenler güç kaybettiler. Kum saati gibi güç küresel egemenlerden Türkiye’ye doğru aktı, hala da akıyor…
İlk önce Sovyetler Birliği dağıldı ve yerine Rusya Federasyonu, süper güç olmaktan ıskat edilerek kuruldu. Bu gelişmenin ardından ABD ve Avrupa Birliği güçlenmeye başladı… Bu fırsatta Kıbrıs konusunda baskılar arttırılıp ağırlaştırıldı. Ancak hiçbir taviz kopartılamadı…
En son AKP iktidara geldiğinde çözümsüzlük çözüm değildir diyerek birtakım tavizler vermeye dönük açıklamalar yapmaya başladı. Ancak sonunda bunun Türkiye aleyhine örgütlenen KKTC halkına yönelik bir siyasi manevra olduğu anlaşıldı.
Çünkü referandumda Annan Planına EVET diyen KKTC halkına karşın HAYIR diyen Rum tarafını ödüllendirdiler. Bunu gören KKTC halkı Türkiye’nin tavizsiz politikalarına gösterdiği itirazlardan ve tepkilerden vazgeçmek zorunda kaldı. Tepkiler yalnızca örgütlü işbirlikçilerle sınırlı kaldı. Türkiye buna ilişkin siyasi manevrayı AKP iktidarı üzerinden gerçekleştirmiş oldu. Her şey de bununla sınırlı kaldı, yine hiçbir taviz verilmedi.
Burada maksadımız Kıbrıs Davasını anlatmak değil, Türkiye’nin 1974’te ilk kez iktidar ortağı olan Millî Görüş yönetiminden artık hiç çıkmadığını bu konu bağlamında göstermektir.
Evet, Millî Görüş hareketinin ilk kez Meclis’te grup kurarak koalisyon ortağı olup hükümette yer almasından itibaren, Türkiye zahiren birtakım zikzaklar çizmiş olsa da sürekli bir yükseliş trendi içinde güçlenerek bugüne geldi. Buna karşın dünyanın egemenleri süper güçler bu süreçte hep güçlerini kaybederek nihayet küresel ekonomik kriz ve siyasi kaos ortamına sürüklenip bugünkü oldukça zor ortama gelip girdiler.
Peki, bu neyin ifadesi, nasıl bir gelişmenin göstergesi, hangi gerçekliğin kanıtıdır?
Hemen belirtelim ki bütün bunlar, Millî Görüş Lideri Erbakan’ın önce kurduğu millî derin devlet ile Türkiye’nin yönetimini ele geçirdiği, daha sonra da başka birçok ülkede bir derin devletler ağı oluşturup Dünya Siyonizm’ine karşı bir paralel yönetim mekanizması geliştirdiği gerçeğini açıkça göstermektedir.
Erbakan’ın, tek kişiye adil düzen konferansı şeklinde basına manşet olan Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Albert Çernişev’le yaptığı görüşmeden sonra bu zat gittiği ülkesinde en etkili bir kişi konumuna geldi…
Erbakan ABD’yi bir haftalık ziyaretinde bütün Müslüman toplulukları örgütleyip bir konfederasyon haline getirerek yönetimini Beyaz Saray ile irtibatlı konuma getirdi…
George Bush’un ikinci kez Başkan seçilmesi sırasında yaptığı ABD gezisinden dönen Erbakan basına şu açıklamada bulundu: Başkan Bush Müslümanların oyları ile seçildiğini biliyor!
Malum, ABD tarihinde ilk kez mahkemelik olan o Başkanlık seçimini Bush az farkla kazanmıştı.
Erbakan ABD’de yaşayan 6 milyon Yahudi nüfusuna karşılık 6 milyon Müslüman nüfus var; örgütlü olmadıkları için etkili olamıyorlar diyordu…
Erbakan’ın Fas’ta kurdurduğu parti seçimi kazandı. Erbakan’la her zaman diyalog içerisinde olan Tunuslu lider Gannuşi’nin partisi en büyük parti oldu.
Mısır’daki İhvan-ı Müslimin’i Erbakan partileştirdi. Bir avukat olan liderini Ankara’ya çağırıp “Şu sakalını kısaltacaksın. Bu entariyi çıkartıp takım elbise giyeceksin ve kravat takacaksın. İhvan-ı Müslimin’i siyasi parti halinde örgütleyip seçime hazırlayacaksın.” diye talimat verdiğini ve dediklerinin yerine getirildiğini Refah Partisi Genel Merkez çalışanları ve birçok kişi biliyordu. Erbakan Millî Görüş’ü ilk günden itibaren söylemiyle, etkinlikleriyle, hedefiyle küresel bir hareket olarak dizayn etti.
Erbakan’ı 1980 öncesinde Cumhurbaşkanı Ziyaülhak Pakistan’a davet etti ve Cumhurbaşkanlığı Sarayında bir hafta misafir etti. Erbakan’ın Pakistan’da oluşturduğu devlet yapısını ABD ne yapıp ettiyse hala bir türlü değiştiremedi.
Suudi Arabistan Kraliyet yönetimi zaten Erbakan’ı hac mevsiminde aile boyu sarayda misafir ediyordu. Erbakan’ın Suudi yönetimi ile ne kadar içli dışlı olduğunu medyaya çok yansıdığı için herkes bilir.
Erbakan, Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek, Suudi Arabistan eski Kralı Fahd, Ürdün eski kralı Hüseyin, Kuveyt eski Emiri El Sabah ve Pakistan eski Cumhurbaşkanı Ziyaülhak ile birlikte ortak olarak 14 milyar $ sermayeli uluslar arası DAR EL MAL EL İSLAMI şirketini kurduğunu da anlatmıştı…
Erbakan’ın Almanya eski Başbakanlarından Helmut Kohl ile dostluğu ise çok daha farklıydı. İki Almanya’nın birleştirilmesi Erbakan’ın bir projesi olarak hayata geçirildi. Bugün başta Almanya, Avrupa ülkelerindeki Millî Görüş teşkilatları Erbakan’ın bu kişisel temasları ve dostlukları sayesinde kuruldu, güçlendi, aktif çalışmalar yürütmeye devam etti.
Erbakan Almanya’da birlikte çalıştığı mühendis arkadaşı Yusuf Habibi’yi uzun yıllar sonra Endonezya Cumhurbaşkanı yaptı.
Malezya’nın eski Başbakanlarından Mahatir Muhammed de tutkulu bir Erbakan hayranı idi. Erbakan’ın kurduğu faizsiz finans sistemi ilk önce Malezya’da uygulandı ve bugün alternatif kredi sistemi haline gelerek küresel rekabette yerini aldı.
Erbakan ömrünün son döneminde çok ağır sağlık sorunlarına rağmen İran’a da 14 günlük bir ziyaret gerçekleştirmiş ve bütün yönetim kademeleriyle uzun uzun görüşmeler yapmıştı. Hiç kuşkusuz ki bizim bildiğimiz Erbakan İran’da da bir derin devlet yapısı oluşturmadan onca süreyi öylesine geçirmiş olamazdı.
Erbakan’ın daha birçok ülke ile de bizim izleyemediğimiz bu tür özel ilişkiler içerisinde olması çok tabiidir…
İşte bugün Türkiye eğer İslam ülkelerinden, Rusya’dan, ABD’den ve birçok ülkelerden samimi destekler görüyorsa ve dünya Siyonizm’ine rağmen küresel bir güç olma yolunda emin ve hızlı adımlarla ilerleyebiliyorsa bu, Erbakan’ın kurduğu derin devlet mekanizmaları sayesindedir.
Zaten Dünya Siyonizm’i de Yatla Konferansında oluşturduğu Birleşmiş Milleteler Teşkilatı ve onun çatısı altındaki iki kutuplu dünyadaki bütün ülkelerde derin devletler oluşturularak küresel güç haline geldi.
Erbakan da aynı mekanizmayı hem Türkiye içinde, hem de diğer tüm ülkelerde gerçekleştirdi. Bu süreç geri dönülmez şekilde devam ederken bu kurulu mekanizmalar Türkiye’yi yeniden büyük ve lider ülke yapacaktır.
Bu sayede İslam Birliği temelinde yeni bir dünya ve adil düzen kurulacaktır. Bundan sonraki süreçte kim nasıl ve ne düzeyde görev alırsa alsın Erbakan’ın Millî Görüş projesinin hayata geçirilmesine katkı yapmaktan öte hiçbir rüchaniyete sahip olmayacaktır.
Açıkçası, tüm dünya küresel ekonomik krizle ve toplumsal çalkantılarla boğuşarak ölüm kalım mücadeleleri verirken Türkiye’nin bir güven ve istikrar adası olarak yeni bir yıla girmiş olması asla bir tesadüf değildir. Bu Erbakan’ın 40 yıllık efsanevi Millî Görüş mücadelesinin bir sonucudur…
Bu süreç hızlanarak, katlanarak, ivmeler kazanarak devam edecek ve Türkiye küresel tek süper güç olacaktır. İşte o zaman tüm dünya Erbakan’ın BEKLENEN MEHDİ olduğunu idrak edecektir.
































