“Yanlışın en tehlikelisi doğruya en yakın olanıdır.” Bu
bir atasözü... Genelde insanlar doğru olanı yaptığını zannederek ve de
“yanlış yapıyorsun” ikazı karşısında ise “ne farkı var kardeşim; bu da
onun gibi değil mi?” diyerek yollarına devam ederler. Demem odur ki,
yanlışta ısrar edenlerle, doğru olanı yapıyorum zannıyla yanlış yapanlar
zahiren aynı amaca hizmet ederler. Niyetleri sorgulayacak değiliz. İşin
manevi mesuliyeti bireyin kendisini ilgilendirir. Toplumu ilgilendiren
tarafı belli; beklenenin bir türlü gerçekleşmemesi… Bu ülkede bazı
sıkıntılı süreçler yaşanmıştır; ama her kriz döneminin araladığı fırsat
kapıları da vardır. Ancak fırsatları kaçırmakta çok mahir olduğumuz için
gelişmeler çoğu zaman aleyhimize çalışır. Bu nedenle beklediğimiz bahar
bir türlü gelmez. Arada bir çiçekler açsa da önlemini alamadığımız için
nihayetinde elimize geçen çok az meyvelerle kendimizi avutur dururuz.
Bireysel olarak, kurumsal olarak, millet olarak; hepimiz için üzerimize
düşeni yapmamızın vakti geldi demek abes sayılır. Vakit geçiyor bile...
Tarih yapmış, şanlı bir geçmişe sahip olan milletin çocukları sıradan, boş işlerle avunmaya devam ediyor.
Geçtiğimiz 1000 yılda bu coğrafyada yaşanan önemli hadiselere bir göz atalım;
- 1071’de şanlı ceddimiz Sultan Alparslan Bizans İmparatoru
Romen Diyojen’in dört kat daha kalabalık olan ordusunu darmadağın edip
Anadolu’yu bizlere yurt yapıyor.
- 1299’da Osmanlı tarih sahnesine çıkıyor; Trakya’ya adım
atılıyor, Balkanlar komple geçilip Viyana önleri mesken tutuluyor.
- 1718’de başlayan “Lale Devri”yle ideal hedeften sapmalar baş gösteriyor.
- 1839’da Tanzimat düzeniyle bu millete yürümekte olduğu hat’ta makas değiştiriliyor.
- 1909’da resmen ve fiilen tarihi bir dönemin sonuna geliniyor.
Bizi “Küresel güç” yapan üstün iradeyle Batlıların kapısına mahkum eden anlayış bir tutulabilir mi?
31 Mart 1909’da şekillenen son 100 yıllık yeni dönem yanlış istikamete
yönelişin son noktası ve duvara çarpma anıdır. Çarpmanın şiddetinden
olsa gerek; berrak bir düşünce geliştirilememiş, sağlam bir yol
tutturulamamıştır. Doğruyla yanlış yan yana olmuş, saflar karışık bir
vaziyette yürünmüştür.
Toplumu aydınlatan kanaat önderleri ile milleti yok etmeye çalışan zihniyet aynı safta buluşmuşlar.
Söylemlerin cazibesine kapılmış yığınlar oraya buraya savrulup
durmuşlar. Belki asıl neden çok gerilerde yapılan yanlış tercihten
kaynaklanıyordu. “Doğruya yakın görünen yanlış” tercih edilmişti.
Nereden bilsinler günün birinde Osmanlı paşalarının Osmanlıya ihanet
edeceklerini? Koskoca Cihan devletinin yıkılıp yerine cetvelle çizilmiş
aşiret yönetimlerinin kondurulacağını nasıl düşünebilirlerdi? Asıl
mesele de bu ya… Zaten bilerek karşı safta yer almak yanlış değil ihanet
sayılırdı.
Hepten boş durulduğu söylenemez elbette; gene aynı ruh köklerinden
beslenen çok önemli adımlar atılmadı değil. Mesela 1969 yılında yapılan
çıkış, geçmişin tahribatlarını bertaraf edip geleceği yeniden inşa etme
özelliği bakımından son yüz yılların en önemli hareketi olmuştur. Tıpkı
Kıbrıs zaferinin son yüz yılların elde edilmiş tek başarılı harekatı
olduğu gerçeği gibi…
Önümüzdeki100 yılları kurtaracak, bizi yeniden “Küresel güç” haline
getirecek sağlam temeller atılmıştı 1969’da. Adım, adım gerçekleşen
ilerleme bu düşünceyi 1995 seçim zaferiyle taçlandırmış akabinde Erbakan
Başbakan olmuş, hızla D-8’ler harekete geçirilmişti. Bir adım
sonrasının hedefi olarak D-60’lar ilan edilmişti. Bu müthiş hedefe doğru
ilerleyiş maalesef inkıtaya uğratıldı.
28 Şubat 1997 yılında gerçekleşen müdahale ile Türkiye’nin, dolayısı ile
İslam Alemi’nin ve Dünya’nın geleceği karartılmış oldu. Toplum bu
haksızlığı vicdanında yargıladı ve o günün aktörleri mahkum oldu. Er ya
da geç Hak yerini bulacaktır.
27 Şubat 2011’de Dünya Müslümanları acı bir haberle sarsıldı. 1071’den
beri bu coğrafyada var olmanın günümüzdeki kavgasını yapan, büyük devlet
olmanın mücadelesini veren Başbakan Erbakan vefat etmişti. Elbette ki
“bu tekerlek tümsekte kalmayacak.”
Yeni tümseklere takılmamanın yolu eski tümsekleri iyi tanımakla mümkün
olur. Son 100 yılın birçok tümsekleri vardır. Bu engelleri olabildiğince
geniş ve yaygın programlarla bilinir hale getirmeliyiz. Gene son 100
yılın iki önemli siyasi dehasını özellikle sene-i devriyesi olan gün ve
haftalarda şanına yaraşır kapsamda anmalı ve fikirlerini diri
tutmalıyız. Sultan Abdülhamit ve Başbakan Erbakan aynı yüz yılda yaşamış
ve Dünya’yı etkilemiş önemli devlet adamları olarak tarihteki yerlerini
almışlardır.
Birinci adım atıldı ve kamuoyuna duyuruldu; 27 Şubat “Erbakan Haftası”
etkinlikleri çerçevesinde canlı tutulacak, büyük dava adamı fikirleriyle
yolumuzu aydınlatmaya devam edecek.
28 Şubat ve 31 Mart olayları da Milletimizin önüne konulmuş en büyük
tuzaklar, tümsekler ve bariyerler olarak önemine uygun bir şekilde ele
alınmalı, etkili programlarla milletimize anlatılmalıdır.