Yaşanan sivil-asker, demokrat-darbeci kavgası değil;
İSLAM-SİYONİZM SAVAŞIDIR
Eski Genelkurmay Başkanlarından İlker Başbuğ’un terör örgütü kurmak, yönetmek ve darbeye teşebbüs iddialarından yargılanmak üzere tutuklanması; darbe karşıtlığı yapanların, demokrasi havarisi kesilenlerin, hukukun üstünlüğünden, yargının bağımsızlığından yana esip savurarak mangalda kül bırakmayanların, iktidar olup muktedir olamayan hükümetlerden yakınanların tüm samimiyetsizliklerini gözler önüne serdi…
Aynı gün, 32 yıl önce 12 Eylül 1980 Askeri Darbesini gerçekleştiren Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ile Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya hakkında müebbet istemiyle açılan davaya gösterilen müzaheret, nasıl ikircikli bir yaklaşım içinde olduklarını, asıl meselenin demokrasi, sivil yönetim, askeri darbe filan olmadığını çarpıcı şekilde gösterdi.
Hele kimsenin neden daha yakın geçmişte yapılan 28 Şubat 1997 post modern darbesinin değil de ondan 17 yıl önce yapılan 12 Eylül 1980 Darbesinin yargılanmasını mesele yapmaması ikircikli yaklaşımın ne denli kanıksandığını göstermesi yanında arka planlarındaki farklılığın kanıtı gibidir.
Böylece 28 Şubat’ın özünde 12 Eylül karşıtı bir darbe olarak planlandığı gerçekliği gösterilen bu ikircikli tepkilerden bir kez daha görüldü. Çünkü 12 Eylül 1980 Darbesinin o zamanlar gerekçesi “Demokrasi trenini rayından çıkartan Erbakan ve Millî Görüş hareketinin bertaraf edilmesi, siyaset arenasının yeniden Demirel-Ecevit ikilisine bırakılması” şeklinde basında yer almıştı.
Ancak 12 Eylül askeri yönetimi aksine Erbakan’la birlikte hareket edip Siyonizm’in planını tersyüz etti. Bu yüzden 28 Şubat’ta “BU KEZ SİLAHSIZ KUVVETLER” diyenler orduya güvenmediklerini gözler önüne serdi. Yalnızca bazı askerler sermaye, medya, siyaset ile birlikte hareket etti. Beşli Çete denilen sivil toplum kuruluşları da destek oldular…
Yine ordu içerisinde Erbakan ile birlikte hareket eden bir ekip sayesinde bu plan da tersyüz edilip 28 Şubat post modern darbesi, Siyonizm’in uzantısı hile rejimi ve köle düzeni ile birlikte tam bir tasfiye süreci içine sokuldu. “Bunların partilerini kapatmak yetmez, köklerinin kazınması gerekir” diyen zihniyetin ikinci kez planları ayaklarına dolandırıldı.
İlker Başbuğ’un tutuklanmasına ateş püskürtüp Kenan Evren’in yargılanmasına alkış tutan malum kesimin bir başka utanmazca çelişkisi de, 12 Eylül 1980 öncesi ordunun yönetime el koyması için çağrılarda bulunup darbe yapıldığında alkış tutmalarına karşın daha sonra şiddetli bir mücadele başlatmış olmalarıdır.
Daha sonraki darbe karşıtlıklarının nedeni darbeden umduklarını bulamamış olmalarıdır. Demirel-Ecevit ikilisi ve tüm avenesi 12 Eylül Darbesini önce sessiz kalıp destekledi. Siyaset dışı unsurlar ise açıkça alkışladılar. Sonra işler bekledikleri doğrultuda gitmeyince tam tersine hareket ederek bu kez 12 Eylül yönetimi karşısında yer alıp amansız bir mücadele verdiler.
Türkiye’de, demokrasinin vazgeçilmezleri sayılan siyasi partiler ile demokrasinin canına okuyan darbeler tek kategoride değerlendirilmez. Partiler ve darbeler iyi ve kötü diye tasnif edilir. Başka bir ifade ile bizden olan, bizden olmayan partiler gibi bizden yana ve bize karşı olan darbeler diye sınıflandırılır.
Bizim parti kazanırsa demokrasi cicidir; onlarınki kazanırsa tu kaka edilir. Darbe de başkalarına karşı yapılırsa vatan kurtulur, kendilerine karşı yapıldığında ülke batar, demokrasi rafa kalkmış olur.
“Biz” kim; “başkaları” kim sorusu büyük önemi haizdir. Ancak cevabı netleştirilmek şöyle dursun tam aksine özellikle muğlak, müphem ve spekülatif durumda bırakılır. “Biz” diye kendilerini ifade edenlerin gerçek kimliği devlet sırrıdır. Diğerleri ile kast edilenler kapsamına başka herkes girse de asıl Müslümanların, özellikle de gerçek dindarların kast edildiği ise sır değildir.
“Biz” kategorisine giren egemen kesim kendini süreç içerisinde konjonktürsel olarak devrimci, Atatürkçü, ilerici, çağdaş, aydın, demokrat gibi nitelemelerle etiketlerken; “diğerleri” kapsamı içinde yer alanları ise mürteci, gerici, bağnaz, tutucu, yobaz, kökten dinci, aşırı dinci, radikal İslamcı, siyasal İslamcı gibi olumsuz tanımlarla yaftalayıp vebalı muamelesi yapar.
Kendilerini “biz” diye tanımlayanlar bazen de karşılarındakileri daha büyük genellemelerle cahil halk, aptal millet, taşralı, kırsal kesim, varoş sakinleri, sokaktaki insan, kültürsüz toplum gibi aşağılayıcı, dışlayıcı tanımlar, ifade biçimleri ile tavsif ederler.
Temel mantık olarak “Benim oyumla bir çobanın oyu nasıl bir olur?” anlayışını sergileyen bu kesim, kendilerini doğuştan yönetici seçkinler, diğerlerini doğuştan yönetilmek durumunda olan yığınlar olarak telakki eder. Bu şımarık, küstah, azgın azınlık, tahakkümcü, tanzim edici, belirleyici konumunda olmayı doğuştan hakkı olarak görür.
Bu zihniyeti en dramatik şekilde bir ibret belgesi olarak tarihe mal eden Ankara’nın ilk valilerinden Nevzat Tandoğan, gösteri ve yürüyüş yapan gençleri huzuruna getirtip şöyle hitap etmiştir: “Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizmle ne işiniz var? Milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekliyse onu da biz getiririz. Size ne oluyor? Sizin iki vazifeniz var: Biri, çiftçilik yapıp ürün yetiştirmek, ikincisi, çağırdığımızda askere gelmek.”
Bu zihniyet mensupları Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı adayı gösterilmesi üzerine büyük illerde yaptıkları Cumhuriyet Mitinglerinde kendilerini Cumhuriyet’in kurucu iradesinin temsilcisi diye lanse edip pervasızca millî irade üzerinde konumlandırmışlardır. Bizden olmayan ya da bizden onay almayan biri Çankaya Köşkü’ne aday gösterilemez diye açıkça haykırdılar…
Kurucu iradenin tespit ettiği resmi ideolojiyi milli iradenin değiştiremeyeceğini, diğerleri tehdit oluşturduğu için yönetilmeye mahkûm olduklarını, kendilerinin kaçınılmaz şekilde yönetenler konumunda olduklarını bir değişmez alınyazısı gibi telakki ede gelmişlerdir.
Peki, bu zihniyetin sahipleri kimlerdir, necidirler, nerden gelmişlerdir, nasıl egemen olmuşlardır?
Daha önce pek çok kez bütün ayrıntılarıyla tekrarladığımız için burada çok özetle ifade etmekle yetinelim: Bunlar, İspanya’dan sürülen Yahudilerden Osmanlı Devleti tarafından Selanik ve çevresine iskân edilenlerin soyundan gelenlerdir…
Kendini Mesih ilan ederek isyan bayrağını açan İzmirli Haham Sabetay Sevi tutuklanarak başkent İstanbul’a getirildi ve yargılanıp idama mahkûm edildi. Daha önce Osmanlı Sarayına nüfuz etmiş olan Yahudi unsurlar tarafından “Yalandan Müslüman ol, seni kurtaralım” diye yol gösterildi ve bu taktikle kurtarıldı. Üstelik Edirne’ye Sarayda geçimini sağlayabileceği bir göreve de tayin edildi.
Bir süre sonra nüfusunun % 70’i Yahudi olan Selanik’e gidip yerleşti. Orada kendisinin yaptığı gibi yalandan Müslüman olup özünde Yahudi olarak kalmayı esas alan bir siyasi mezhep oluşturdu. Sabetayist, Dönme, Avdeti gibi isimlerle anılan bu gizli Yahudi tarikatı hızla büyüyüp mensupları çoğalmaya başladı.
Selanik’te gizli bir siyasi cemiyet olarak kurulan İttihat ve Terakki de bu Sabetayist Yahudi cemaat mensupları tarafından oluşturuldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti İzmir, İstanbul ve diğer bazı illerde gizli şubeler açıp siyasi faaliyetler yürüttü…
Cemiyetin asıl amacı Osmanlı Devleti yönetimini ele geçirmekti. Bunun için bir yandan İstanbul’da 31 Mart İrtica Vakasını tertipleyerek Saraya karşı ayaktakımını ayaklandırırken, diğer yandan da bu ayaklanmayı bastırmak gerekçesiyle Selanik’te büyük çoğunluğu Yahudilerden oluşan Hareket Ordusunu oluşturup trenle İstanbul’a intikal ettirdi…
Saraya karşı ayaklananları bastırmak yerine Sarayı kuşatan Hareket Ordusu, 33 yıldan beri tahtta bulunan Sultan II. Abdülhamit’i indirip Selanik’e sürgüne gönderdi. Böylece devlet yönetimi fiilen ele geçirilmiş oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti sonra bir dizi suikastlarla, darbelerle, komplolarla devleti tamamen ele geçirdi.
Böylece Orta Asya’dan göç edip Söğüt kasabasına yerleşen 400 çadırlık Kayı Boyu tarafından kurulan Osmanlı Devleti; İspanya’dan göç edip Selanik ve çevresine yerleşen Sefarad Yahudileri tarafından ele geçirilmiş oldu.
Ardından Dünya Siyonizm’inin çıkardığı Birinci Dünya Savaşı’na sokarak birçok cephede birden savaştırdıkları Osmanlı Devleti’ni çökerten İttihatçılar Alman ve İngiliz yanlıları olarak iki gruba ayrıldılar.
İstanbul işgal edildiğinde İngiliz işgal yönetimi, iktidardaki Alman yanlısı ittihatçıları tutuklatıp önde gelen ekibini bir denizaltı ile Almanya’ya gönderdikten sonra, yandaşı olan İttihatçıları Anadolu’ya gönderip Ankara Hükümetini kurdurdu.
Bunun üzerine İngiltere müttefiki devletlerin işgal kuvvetleri ise Anadolu’yu boşaltarak Ankara Hükümetini kuran İttihatçı komutanlara terk ettiler. Bu sırada aldıkları talimat gereği geri çekilen işgal kuvvetlerini kovalayan Ankara Hükümeti kuvvetleri mizansen bir kurtuluş savaşı kazanmış oldular. Bu mizansen daha sonra birçok kahramanlık öyküsüne ve mareşallik rütbelerinin ihdas edilmesine ilham kaynağı oldu.
İngiliz yanlısı İttihatçıların Ankara’da kurdukları yeni yönetim yerleşip duruma hâkim oluncaya ve Lozan Anlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluncaya kadar İngiliz Kuvvetleri İstanbul’da işgali sürdürdüler!
Bu minvalde cumhuriyeti büyük Müslüman çoğunluk üzerinde bir jakoben zümre oligarşisi olarak kuran Sabetayist İttihatçılar kurucu irade temsilcisi olarak Türkiye’yi adeta bir Yahudi çiftliği gibi yönettiler. Bu oligarşik yönetim tam 50 yıl eksiksizce mutlak hâkimiyetini sürdü…
İttihatçıların İstanbul’dan Anadolu’ya geçtikleri 1919’un 50. yılında 1969’da yapılan genel seçimde Erbakan Anadolu’nun bağrında, Konya’dan bağımsız milletvekili olarak seçilerek Meclis’e girdi…
Cumhuriyet’in ilan edildiği 1923’ün 50. yılında 1973’te yapılan genel seçimde ise Millî Görüş’ün 2. Partisi Millî Selamet 52 parlamenter ile Meclis’e girdi. İlkini CHP ile kurduğu 3 koalisyon hükümeti ile aralıksız 4 yıl iktidar ortağı oldu.
Erbakan’ın bir açıklamasına göre Millî Görüş artık hiç iktidardan gitmedi, daima bir şekilde ülke yönetiminde söz sahibi oldu. Erbakan bununla, kurduğu millî derin devlet aracılığıyla ülkeyi yönettiğini ima ediyordu.
Millî Görüş’ün 40 yıllık destansı mücadelesi sayesinde, İttihat ve Terakki’nin devamı niteliğindeki siyasi partiler ve kadroları tasfiye edilerek Millî Görüş’ün yetiştirip siyasete kazandırdığı kadroların kurduğu AKP son 10 yıldır tek başına iktidarda bulunmaktadır.
Erbakan ve Millî Görüş’ü tasfiye etmek için ABD’de planlanan, işbirlikçilerinin de desteklediği 12 Eylül 1980 askeri darbesi yön değiştirdiği için Turgut Özal liderliğinde kurulan ANAP’ın seçim kazanıp iktidar olmasını birtakım manipülasyonlarla sağladı. Turgut Özal önce de Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı yapılmıştı zaten. 12 Eylül yönetimi sonra Başbakanlığı sırasında da Turgut Özal’a tam destek verdi.
Böylece 12 Eylül hedefine ulaşamayınca bu kez yine ABD tarafından 28 Şubat darbesi planlandı. 28 Şubat süreci de amacına ulaşamayınca Recep Tayip Erdoğan ve arkadaşları tarafından AKP kuruldu, ANAP gibi girdiği ilk seçimde tek başına iktidar oldu. Üçüncü dönem tek başına iktidarını sürdüren AKP, Millî Görüş’ün hedeflerini bir bir gerçekleştiriyor…
İttihatçı zihniyete mensup Sabetayist kadrolar özellikle 28 Şubat 1997 post modern darbesinin tersyüz edildiği süreçte büyük ölçüde siyasette, sermayede, medyada, bürokraside son olarak da yargıda tam bir tasfiyeye uğratıldılar. Böylece her sahadaki tekelleri kırıldı, yer yer marjinalleştiler.
Bu süreçte kurulup tek başına iktidar olan AKP Türkiye tarihinde ilk kez 3. dönem geldiği iktidarını halen sürdürüyor. Erbakan’ın gösterdiği hedefler doğrultusunda iç ve dış politikalar izleyen AKP iktidarında Türkiye İslam Âleminin lideri bir küresel güç olma yolunda dev adımlarla ilerliyor.
Ayrıca İttihatçı zihniyetin Dünya Siyonizm’i güdümünde kurduğu Ergenekon Derin Devleti tasfiye edilerek mensupları peyderpey yargı önüne çıkartılıp millî devlet tüm mekanizmalarını ve ülkenin bütün sahalarını Sabetayist unsurların tekelinden kurtarıyor, ıslah ediyor.
Selçuklu ve Osmanlı Müslüman Türk Medeniyetinin varisi Yeniden Büyük Türkiye yolunda atılan dev adımlar ve alınan büyük mesafeler karşısında Dünya Siyonizm’i ve onun üssü konumundaki İsrail büyük bir panik yaşıyor…
Türkiye liderliğinde küresel boyutlarda yaşanan düşük yoğunluklu İslam-Siyonizm savaşı bütün dünyada büyük bir heyecanla izleniyor. Bunun sıcak bir savaşa dönüşmesi halinde İsrail’in telafisi imkânsız kayıplara uğraması söz konusu olduğu için Dünya Siyonizm’i büyük bir endişe içerisinde oldukça teenni ile hareket ediyor.
Diğer yanda, yaşanan küresel ekonomik krizin etkisi altında asırlık büyük kuruluşlarını kaybeden Dünya Siyonizm’i sürekli gücünü yitirirken, Türkiye giderek gücünü arttırıp her sahada büyük gelişmeler kaydediyor…
Yalnızca ekonomik, teknolojik ilerlemeler değil; demokrasi, insan hakları, özgürlükler, medyanın çeşitlenmesi gibi daha birçok alanda gıpta ile izlenen, dünyanın yükselen yıldızı olmayı sürdüren Türkiye’de, Ergenekoncu çevreler bütün her şeyi olumsuz göstermek için adeta çırpınıyorlar. En çok da özgürlüklerin, demokrasinin gerilediğini ileri sürerek büyük şamatalar çıkartıyorlar.
Oysa bugün Türkiye’de açıkça bölücülük propagandası ve terör yandaşlığı bile yapılabilirken hala eleştirilmesi yasa ile yasak olan tek tabu resmi ideolojidir. İleri bir demokraside tüm özgürlükleri alabildiğine yaşayan Türkiye’de hala rejimin kurucu ideolojisinin tabu olmaya devam etmesine hiç ses çıkartmayan bu sözde demokratlar; daha düne kadar hukukun üstünlüğü, bağımsız yargı diye yeri göğü inletirken şimdi bağımsız mahkemelerin verdikleri kararlara demediklerini bırakmıyorlar.
Demokrasi, milli irade, insan hakları, özgürlükler, hukukun üstünlüğü, bağımsız yargı, özgür basın kavramlarını dillerine pelesenk edenler; Siyonizm’in dünya hâkimiyetini, Yahudi azınlığının bütün bir dünyayı sömürdüğünü ısrarla göz ardı etmektedirler. Dünya Siyonizm’inin hegemonyasına ses çıkartmayan Sabetayist çevreler İslam’ın yükselen değer olması karşısında çılgına dönüyorlar.
Dünyanın 7 milyar nüfusu içinde sadece 30 milyonluk bir küçük toplum olan Yahudilerin nasıl olup küresel sermayeyi, medyayı, sivil toplum kuruluşlarını kontrollerinde tutabildikleri; uluslararası siyasette, diplomaside, ticarette olağanüstü etkili olabildikleri; diğer toplumlardan ayrıcalıklı ve dokunulmaz konumlara gelebildikleri hiç sorgulanmayarak tartışılamaz bir tabu halinde tutuluyor.
Dünyadaki 30 milyon Yahudi hakkında hiçbir ülkede kimse gözü üzerinde kaşı var diyemiyor. En ufak bir eleştiri yönelten antisemitist diye suçlanıp cezai müeyyidelere muhatap edilirken; 2 milyar Müslüman aleyhine kampanyalar açılmasına kimse ses çıkartmıyor.
Müslüman toplumların haklarını, hukuklarını, özgürlüklerini korumaya yönelik sesini yükselttiğinde Türkiye’yi Yeni Osmanlıcılıkla suçlayan Siyonist çevreler, düpedüz Haçlı Seferi ilan ederek İslam ülkeleri işgal edilirken, katliamlar yapılırken, servetleri yağmalanırken yapılan vahşeti savunup bir sürü gerekçeler, nedenler sıralayabiliyorlar.
İsrail’in Türkiye’deki işbirlikçileri, sırtlarını Dünya Siyonizm’ine dayayan Ergenekoncu çevreler, her konuyu istismar edip çarpıtarak İslam ile Siyonizm arasında yaşanan savaşta beşinci kol faaliyeti yürütmeye çalışıyorlar...
Kimi zaman darbe kışkırtıcılığı, kimi zaman darbe karşıtlığı yapıyorlar. Kimi zaman PKK karşıtlığı, kimi zaman bölücü terör yandaşlığı yapıyorlar. İşlerine geldiğinde hukukun üstünlüğü, gelmediği zaman yargının siyasallaşması diye yeri göğü inletiyorlar…
Kimi zaman Ergenekon Davalarında asıl yönetici konumunda olanlara dokunulamıyor, bazı kişiler günah keçisi yapılarak toplumun gazı alınıp olaylar örtbas edilmeye çalışılıyor diye yaygaralar koparıyorlar. Bazen de ilgili ilgisiz herkes kapsamına alınarak dava sulandırılmaya çalışılıyor şeklinde bir kaşık suda fırtına koparıyorlar.
Ergenekon sanığı tutuklu gazeteciler arasında bile ayırım yaparak kimini adından hiç söz etmeyip unutturmaya çalışırken kiminin de isimlerini sürekli tekrarlayıp herkese ezberletmeye çalışıyorlar.
Bütün her şey İslam’ın yükselişi karşısında Siyonizm hesabına karşı koymak amacına yönelik bir kara propaganda, psikolojik savaş, kışkırtma, tahribat, korkutma çabasından ibarettir. Bir yandan size yaptıklarımıza karşılık rövanş alıyorsunuz diye iktidarı insaflı olmaya davet edip yaptıkları hukuksuzlukları, zulümleri itiraf ederken; diğer yandan da ellerindeki imkânlarla olabildiğince yine benzerlerini yapmaya çaba sarf ediyorlar. Eskiden yaptıkları zulüm ve kötülükler için bir pişmanlık duygusu taşıyıp, ıslah olma temayülü göstermiyorlar.
Bunların ilkesi yok, kutsalı yok, insafı yok, acıması yok, pişman olup ıslah olacakları da yok. Nasıl bir fırsat ellerine geçse, ne şekilde bir kötülük yapma imkânı bulsalar anında küstahlaşıp gözü dönmüşçesine saldırıya geçiyorlar.
Bu azgın azınlık, Türkiye’yi eğer biz yönetmeyeceksek kimseye de yönettirmeyiz çıldırmışlığı ile hareket edip köprüleri atarak, gemileri yakarak, tam bir ölüm kalım savaşı veriyor.
Ancak onlar ne yaparsa yapsın… Kışkırtmalarına, yaygaralarına, küstahlaşmalarına karşın daima itidalle, aklıselimle, ağırbaşlılıkla, hoşgörüyle, sabırla, metanetle ve fakat kararlılıkla azimli şekilde hareket ederek yol almak gerekiyor.
Herkes tıynetinin gereğini, kendine yakışanı yapar. İslam Ahlakı her türlü mücadelede ve savaş şartlarında bile tavizsiz yaşanmalıdır. Keskin sirke küpüne zarar verdiği gibi onların bu aşırılıkları da en çok kendilerine zarar verecektir.
Milletimiz tarih boyunca İslam ahlakı ile yükselmiş, ondan uzaklaştığında yıkılışa doğru sürüklenip büyük millet olma niteliğini yitirerek dünyadaki etkinliğini de kaybetmiştir.
Türkiye, İslam Âlemi ile yakınlaşarak yeniden yakaladığı yükseliş trendini ancak İslam Ahlakı ile sürdürebilir.
Hiç kuşkusuz, Türkiye bu doğrultudaki yükseliş trendini Erbakan’ın 40 yıl sürdürdüğü destansı Millî Görüş mücadelesinin başarısına borçludur.
Sayı: 690

































