12 Eylül 1980 Darbesine açılan dava
EZBERLERİ BOZAR
12 Eylül 1980 darbesine ilişkin bugüne kadar anlatılanlarla, yazılıp çizilenlerle, hep ortak bir amaç doğrultusunda ve organize şekilde aleyhte, tek yanlı bir kamuoyu oluşturuldu. Bu nedenle bilinen tüm kesimler 12 Eylül’den ve özellikle simge ismi Kenan Evren’den nefret eder hale getirildiler…
Atatürkçüsünden İslamcısına, liberalinden komünistine, sağın her türlüsünden solun her türlüsüne, darbecisinden demokratına, Türkünden Kürdüne, Alevisinden Sünnisine, Ülkücüsünden Alperenine, Milliyetçisinden Millî Görüşçüsüne, tarikatçısından cemaatçisine, İrancısından Hizbullahçısına ve sanatçısından sporcusuna kadar herkes 12 Eylül ve Kenan Evren’i düşman olarak algılar hale getirildi.
Öyle ki 12 Eylül 1980 Sabahı radyodan türküleri çalınan Hasan Mutlucan bile toplum içine çıkamaz hale getirilerek sanat hayatı bitirildi. Adamcağız ölünceye kadar kimseye derdini anlatamadı. Darbe ile bir alakasının olmadığı, o türküleri darbe için okumadığı toplum tarafından anlaşılamadı.
İster istemez şu sorular akla geliyor: 12 Eylül Darbesi, Kenan Evren, neden hiçbir kesim tarafından sahiplenilmedi, savunulmadı? Niye kimseye yaranamadı? Hiç mi yararı dokunan, faydasını gören, memnun olan bir kesim olmadı? Sağ-sol anarşisinden, kitlesel katliamlardan çok zarar görenler bile ülke güvenliğini borçlu olduğu 12 Eylül ve Kenan Evren’e karşıtlıkta neden en önde gidiyorlar?
Bu soruların cevabı, bütün bunların nedeni tektir: STATÜKOYU TEMSİL EDEN EGEMEN KESİMİN MUAZZAM PROPAGANDA GÜCÜ!
Ne zaman 27 Mayıs 1960 Darbesine bir laf edilse, hemen otomatik olarak devreye girip “Ama çok özgürlükçü bir anayasa yapıldı, kuvvetler ayrılığı ilkesi getirildi, Anayasa Mahkemesi ve bazı yüksek yargı organları oluşturuldu, sendikal haklar sağlandı, düşünce özgürlüğü getirildi…” gibi bir dizi olumlu yanını sıralayıp tüm kötülüklerinin üzerin şal olarak örten bir kesim 12 Eylül 1980 Darbesi söz konusu olduğunda hiçbir zaman olmadı.
Ancak her şeyin bir istinası illa ki vardır. 12 Eylül 1980 Darbesini ve lideri Kenan Evren’i karalayan bunca kesime inat savunan, yücelten, gerçekleştirdiği büyük inkılabın farkında olan, 60 yıl boyunca bir azınlık oligarşisinin küçük olsun bizim olsun zihniyetiyle oluşturduğu dış destekli fasit statüko şablonunu kırıp Türkiye’nin önünü açan, bugünlere getiren bir millî kurtuluş hareketi olarak gören yegâne grup El-Azizcilerdir.
El-Azizciler, bütün herkesten ve kesimden ayrı olarak daima Kenan Evren ile Erbakan’ı çok farklı bir yaklaşımla aynı konsept içerisinde birlikte değerlendirdi. Erbakan’ın, 12 Mart 1971 Muhtırasını veren generallerle, 12 Eylül Darbesini yapan komutanlarla birlikte hareket ettiğini hep dile getirdi. Aynı şekilde BU KEZ SİLAHSIZ KUVVETLER denilerek başlatılan 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinde de Erbakan’ın bir kısım askerlerle birlikte hareket ettiğinin hep altını çizdi.
Buna karşın Demirel-Ecevit ikilisi, Erbakan’a ve onu destekleyen askerlere karşı statüko temsilcisi oligarşik düzen yanlıları ve onların arkasındaki dış güçlerle birlikte hareket ettiler.
Erbakan ile askerlerin işbirliği sayesinde 12 Eylül 1980 sonrasında Turgut Özal liderliğinde kurulan ANAP iki dönem, 28 Şubat 1997 sonrasında Tayip Erdoğan liderliğinde kurulan AKP 3 dönem üst üste iktidar oldu. Bu her ikisi de İttihat ve Terakki çizgisi dışında, Millî Görüş kökenli iktidarlardı. Bu iktidarlar döneminde Türkiye önce çağ atladı, ardından da bölgenin lideri küresel bir güç olarak bugünkü duruma geldi.
Çok özetle ifade ettiğimiz yakın tarihin bu gerçekliğini şimdi ayrıntılarıyla ve bir belgesel kıvamında gözler önüne sermeye çalışalım.
Önce çok çarpıcı bazı rakamlarla başlayalım: Türkiye’nin ihracatı 1923 yılında 51 milyon $ idi. 1973’te tam 50 yılda ancak 1 (bir) milyar $’ı buldu. 1980’de ise 2.910 milyar $ olmuştu. Bu son artış da Millî Selamet Partisi’nin ortak olduğu koalisyonlar döneminde gerçekleşti. Başbakan Özal 4 yıllık ilk iktidarında 1987’de 10 milyar $’a çıkardı. Başbakan Erdoğan ise son yüzyılın en büyük küresel krizinin yaşandığı 2011 yılında bu rakamı135 milyar $’a çıkardı. Bu gelişme 12 Eylül 1980 sürecine borçludur. Çünkü zümre oligarşisi mensuplarına tahsis edilen kota sistemi ve fasit ekonomik daire bu süreçte parçalanıp dağıtıldı.
Türkiye 1920’den 1980 yılına kadar incir, çekirdeksiz kuru üzüm, fındık ve pamuktan oluşan yalnız tarım ürünleri ihraç edebiliyordu. Tam 60 yıl boyunca tek bir sanayi ürünü dahi ihraç edemedi. Batı sanayi devrimini yaşadı, Türkiye ise bundan uzak sömürge tipi bir tarım ülkesi olarak süründürüldü.
İkinci Dünya Savaşında yerle bir edilen Almanya, iki büyük şehrine atom bombası atılan Japonya 1945’ten sonra birer sanayi devi haline gelirken; hiç savaşa girmeyen Türkiye derin dondurucuda tutularak toplu iğne bile ithal etmek durumunda bırakıldı.
Dahası, 1950’de Türkiye’nin asker gönderip kurtardığı Güney Kore gibi bir uyduruk ülke sanayide destanlar yazıp dünyaya ileri teknoloji ürünleri satarken Türkiye adeta ortaçağı yaşamaya mahkûm edildi.
12 Eylül 1980 askeri yönetiminin kurdurduğu ilk hükümette Başbakan Yardımcısı olarak göreve getirilen Turgut Özal, kurduğu ANAP’ın 1983 seçimine katılmasına izin verilen sadece 3 partiden biri olarak tek başına iktidar olması üzerine çok kısa sürede kendi ifadesi ile Türkiye’ye çağ atlattı.
İkinci Boğaz Köprüsünü yapan Özal Türkiye’yi otobanlarla tanıştırdı. Karakaya, Atatürk barajları ile daha nicelerini kısa sürede başlatıp bitirdi. İleri teknoloji ile büyük termik santraller inşa etti. Türkiye enerji üretiminde dev adımlar attı. Telekomünikasyon devrimini gerçekleştirdi. Teknoloji transferi ile sanayileşmede özel sektörü öncü yaptı. Kıyıları bir baştan bir başa turizm yatırımları ile donatırken ekonomiyi dışa açtı. Döviz taşımanın suç olduğu, Demirel’in ünlü ifadesi ile 70 sente muhtaç olan, döviz bulamadığı için yurt dışındaki elçilik personeline maaş ödeyemeyen Türkiye’ye adeta döviz yağmaya başladı. İthalatı tamamen durmuş olan Türkiye, Güney Amerika ülkelerinden Çikita muzu ithal edip işportacılarda satar oldu.
12 Eylül 1980 Darbesinin Lideri Kenan Evren’in 7 yıllık Cumhurbaşkanlığı sürecinde desteklediği Başbakan Turgut Özal, kurucu irade temsilcisi azınlıkçı zümre oligarşisi mensupları tarafından oluşturulan statükoyu ve ekonomik şablonu kırıp Türkiye’de teşebbüs özgürlüğünü gerçekleştirdi.
Ekonomik şablonları kırıp dağıtan Başbakan Özal, düşünce ve inanç özgürlüğüne vurulmuş olan prangaları da kırmak istiyordu. Bunun için statüko mensuplarının kontrolündeki basın tröstünü ve TRT tekelini kırmayı hedefine koydu. Başbakan Özal tek başına iktidarda iken TRT statükonun, daha doğrusu Ergenekon derin devletinin hep elindeydi. Özal’a ve ANAP’a en dehşetli muhalefet TRT içinden ve üzerinden yapılıyordu.
İngiltere’den getirtip birçok yatırım yapmasını sağladığı Kıbrıslı İşadamı Asil Nadir’e bir düzine gazete aldırtan Başbakan Özal, basını baron Erol Simavi kontrolünden çıkartarak bir alternatifini oluşturmaya çalıştı. Bu yüzden ANAP kongresinde suikast girişimine muhatap oldu. Asil Nadir’in satın aldığı gazeteler ise basın baronu Erol Simavi tarafından batırıldı.
Kardeşi Korkut Özal bir televizyon programında açıkça “Rahmetlik ağabeyim, kendisine yapılan suikast girişiminin arkasında Erol Simavi olduğu tespit edildi ama hesap sorulamadı” diye kendisine anlattığını açıkladı. Bunun üzerine kamuoyunda çıkan tartışma da saman alevi gibi söndü gitti.
Baron Erol Simavi’nin basın tekelini kırmaya kararlı olan 12 Eylül yönetimi ve Başbakan Özal bu amaçla İzmir’de bölge gazetesi olarak Yeni Asır’ı çıkartan Dinç Bilgin’i İstanbul’a getirtip Sabah Grubunu kurdurdu. Asil Nadir’in başaramadığını Dinç Bilgin başardı.
İkisi de gazeteci olan Simavi ve Bilgin aileleri Selanik göçmeni Sabetayist ailelerdi. İstanbul’a gelen Simavi Ailesi Hürriyet’i kurarken, gidip İzmir’e yerleşen Bilgin Ailesi Yeni Asır gazetesini kurmuştu. Metin Münir’in yazdığı Sabah Olayı kitabında iki aile arasında husumete yol açan bir rekabet olduğu belirtiliyor. Erol Simavi’nin İzmir’de Hürriyet’in reklam bürosunu açması ise bu husumetin tuzu biberi olmuştu diye ekliyor.
İşte 12 Eylül yönetimine sırtını dayayan Başbakan Turgut Özal bu iki aile arasındaki rekabetten yararlanarak Dinç Bilgin’e kurdurduğu Sabah Gazetesi başarılı olup Erol Simavi’ye havlu attırdı. Ancak daha sonra Dinç Bilgin 28 Şubat post modern darbe sürecini destekleyince Sabah-ATV grubu elinden alındı. Yani çivi çiviyi söker yöntemi ile iki Sabetayist Yahudi aile medya sektörünü terk etmek zorunda bırakıldı.
Başbakan Özal, Türkiye’nin ilk özel televizyonu Star’ı, henüz mevzuat değişikliği yapılmadan oğlu Ahmet Özal ile yine Sabetayist Yahudi bir aile olan Uzan’lar ortaklığında Almanya’da kurdurup uydudan yayın yapmasını sağladı. Bu yüzden isnat edilen “anayasa bir kerecik delinse n’olur” sözü ile yıllarca tefe konuldu. Hemen ona rakip olarak da SHOW TV kuruldu ve Türkiye bu sayede bugünkü onlarca medya grubuna ait yüzlerce televizyona kavuştu…
Türkiye, 12 Eylül 1980 öncesinde günde 3 saat siyah-beyaz yayın yapan TRT tekeline mahkûmdu. Basın ise Hürriyet’in patronu Erol Simavi, Günaydın’ın patronu Haldun Simavi kardeşlerin mutlak hâkimiyeti altında idi. “Beşi bir yerde” diye nitelenen Günaydın, Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Tercüman gazeteleri Erbakan’ın ifadesi ile “tek kazandan yer” başkasına hayat hakkı vermezdi.
Günümüzde havsalaların alamayacağı bu basın baronluğuna yine Sabah Olayı’nın yazarı gazeteci Metin Münir’in kitabından 3 örnek verelim…
1-Cumhuriyet tarihinin en büyük ve ünlü işadamı Vehbi Koç’un gelinini, yani Rahmi Koç’un karısını bir ara Erol Simavi alıkoyup içeri kapatıyor. Hiç kimse herhangi bir şekilde elinden alamıyor! Ama daha da ilginci, bu bomba olayı hiçbir gazete cesaret edip haber yapamıyor…
2-Hürriyet’e ait magazin gazetesi Tan’ın Genel Yayın Yönetmeni Rahmi Turan, mevcut kadrosu ile gazeteyi çıkarmada zorlandığını söyleyerek yeni elemana ihtiyaç olduğunu söyleyince Erol Simavi: Ulan şimdi seni yer, tuvalete gider sifonu çekerim, Marmara’yı boylarsın… Bu ne küstahlık böyle? Diyerek herkesin içinde çıkışıp azarlıyor. Rahmi Turan şimdi de Hürriyet’te köşe yazarlığı yapıyor.
3-Bir ara evlendiği Türk sanat müziği sanatçısı Gönül Yazar’a çocuğunu doğurmaması için tehditte bulunuyor. Gönül Yazar tek çocuğu olan şimdiki kızını, bir dizi macera ile kaçıp gittiği İsviçre’de güç bela doğuruyor. Erol Simavi işte böyle bir basın baronuydu. Hürriyet’in sürmanşetinden Başbakan Özal’a ne kadar büyük çomar olursan ol sözleriyle hitap etmişti. Bugünkü Türkiye’de bunlar hiç olabilir mi?
Ve bir şey daha… 12 Eylül 1980 öncesindeki gazeteciliği yere göğe sığdıramayan Milliyet Yazarı Hasan Pulur; çay simitle gazetecilik yaptıklarını, haber peşinde yaya koşturduklarını, kanepelerde yattıklarını bir faziletmiş gibi anlatarak; Başbakan Özal döneminde lüks arabalarla gezen, villalarda oturan, dayalı döşeli geniş odalarda çalışan gazeteciler türedi diye kıyasıya suçlayıp eleştiri konusu yapıyordu.
Hasan Pulur adeta ABD’de özgürlüğe karşı çıkan zenci köleler gibi gazetecilerin iyi şartlarda görev yapıp emeklerinin karşılığını almasını eleştirirken yaşadıkları angarya dönemini adeta kutsuyordu.
12 Eylül 1980 askeri darbesi basın özgürlüğünü katletti, gazetecilerin rahat çalışma ortamını yok etti denilen şey, basın baronu Erol Simavi’nin elinden bu despotluğun alınıp gazetecilerin köle gibi çalıştırılmasına son vermesi olayıdır, başka bir şey değil!
Yalnızca zümre oligarşisinin mensubu baronların sahip olduğu sınırsız basın özgürlüğüne bugünkü Türkiye’de onlarca medya grubuna mensup binlerce gazeteci bütünüyle sahiptir. Bugün Türkiye’de yanlış yapıp da eleştirilmeyecek kimse yoktur. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, yüksek yargı kuruluşlarının başındakiler, iş adamları, gazete patronları ve herkes eleştirilebiliyor.
Hatta bazı muhalif gazeteciler Başbakan Erdoğan’ın eleştirilerine cevap vermesini dahi kabul edilemez buluyorlar. Biz gazeteciyiz eleştirmek bizim hakkımız, görevimiz; iktidar gücü elinde olan Başbakan bizi eleştiremez, eleştirirse bu adil olmaz, asimetrik bir tartışma olur diyerek basın özgürlüğüne yeni boyutlar getiriyorlar…
12 Eylül 1980 öncesinde zümre oligarşisi mensupları arasında paylaşılan sahalarda oluşan birçok baronluk vardı. Simavi ailesinin hissesine basın baronluğu düşmüştü. Sinema sahasında Yeşilçam baronluğu Rüçhan Adlı’nın hissesine düşmüştü. Türkan Şoray’ı adeta seks kölesi yapan Yeşilçam baronu 12 Eylül 1980 sonrasında elimine edildi. Türkan Şoray’ın Cihan Ünal ile evlenmesi bu yüzden adeta atom bombası gibi etki yaptı. Bu olayı görenler Türkiye’de bir şeylerin değiştiğini fark etmeye başladılar.
Sinema gibi tiyatro sahası da kurucu irade temsilcisi oligarşik zümrenin mensubu bir başka ailenin inhisarına bırakılmıştı.
Sermaye ise birkaç ailenin tekelinde bulunuyordu. Siyasette de bütün partilerin kilit noktalarında bu zümrenin mensupları bulunuyordu. Bürokrasiye de tamamen bu zümre hâkimdi. Özellikle Dışişleri Bakanlığında bu zümre mensupları dışındakiler eşikten içeri adımını dahi atamıyorlardı.
Beyaz Türk, Sabetayist, Kripto Yahudi, Selanikli, Suyun öte yanından gelenler, Balkan göçmeni, Mübadil gibi tanımlamalarla ifade edilenler, eskilerin Dönme, Avdeti, siyasi anlamda İttihatçı diye söz ettiği Cumhuriyet’i kuran oligarşik zümre mensuplarının 12 Eylül 1980 askeri darbe sürecinde sistematik şekilde tüm sahalardaki tekelleri kırıldı, Müslüman Anadolu insanına kapatılan kapılar bir bir açılmaya başladı.
Etkili kamuoyu oluşturma imkânlarıyla 12 Eylül 1980 Darbesini ve öncesindeki 12 Mart 1971 askeri muhtırasını hedef alıp karalama kampanyalarıyla itibarsızlaştırma çabalarının nedeni işte budur.
Ancak 12 Mart ve 12 Eylül süreçlerine düşmanlıklarının asıl çok önemli bir nedeni daha var. Bu ise her iki sürecin Erbakan ile dirsek teması halinde yürütüldüğünü biliyor olmalarıdır. Şimdi bu sürecin nasıl gelişip devam ettiğini biraz mercek altına alalım.
9 Mart 1971 Günü gerçekleşmesi planlanıp Ecevit’i şef yapması beklenen sosyalist darbe dağıtılıp sonuçsuz bırakıldıktan 3 gün sonra 12 Mart Muhtırası verildi. Başbakan Demirel görevini bırakmak zorunda bırakıldı. Bunun üzerine Ecevit muhtıranın asıl hedefindeki kişi benim diye CHP Genel Sekreterliğinden istifa etti.
Böylece Demirel-Ecevit ikilisi 12 Mart Muhtırası karşısında birlikte hareket etti. Tıpkı 12 Eylül 1980 darbesi karşısında ve 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinde olduğu gibi!
12 Mart 1971 Muhtırasında imzası bulunan Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler’in Cumhurbaşkanı adaylığı sırasında Demirel-Ecevit ikilisi birlikte karşı çıkarak engellediler ve Sabetayist olan emekli amiral Fahri Korutürk üzerinde uzlaştılar.
Daha sonra 12 Eylül öncesi süresi dolan Fahri Korutürk yerine CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olan emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur da 12 Mart Muhtırasında imzası bulunduğu nedeni ile Genel Başkan Ecevit ve Demirel işbirliği ile engellendi. Erbakan vefatından önce Muhsin Batur’a Millî Selamet Partisi Grubu olarak oy verdiklerini, buna karşın Ecevit’in lideri olduğu CHP adayına oy vermediğini açıkladı, Zaman Gazetesi manşetten haber yaptı.
Ecevit Başbakanlığı sırasında ordu içinde illegal şekilde örgütlenen bir kontrgerilla yapılanmasının olduğundan söz etti. Bununla Erbakan ile birlikte hareket eden askerleri tarif ediyordu. Millî Nizam Partisi kapatıldıktan sonra, İsviçre’de bulunan Erbakan’ı Millî Selamet Partisi’ni kurması için davet edenler de 12 Mart Muhtırasında imzası bulunan generallerdi.
Bütün bunlar Erbakan’ın 12 Mart 1971 Muhtırasını veren ordu içerisindeki ekip ile birlikte hareket ettiği gerçeğinin çok önemli kanıtlarıdır.
12 Eylül 1980 Darbesinin ABD’de planlandığı doğrudur. Başbakan Demirel ve ana muhalefet lideri CHP Genel Başkanı Ecevit tarafından sessiz kalınarak desteklendiği de bir vakıadır. Keza dönemin basını, etkin köşe yazarları, işçi sendikaları, sermaye çevreleri tarafından da desteklendiği bilinen bir diğer vakıadır.
Ancak 12 Eylül 1980 Darbesi gerçekleştirildikten kısa süre sonra bütün bu açık ve gizli destekçileri karşı çıkarak başlattıkları kampanyalarla eleştirmeye, şiddetli bir mücadele vermeye başladılar…
Dönemin basın arşivleri incelenecek olsa bütün bu gerçekler çok açık şekilde ortaya çıkar. Nitekim Kenan Evren, 12 Eylül 1980 öncesinde orduya darbe yapma çağrıları yapanları, rayından çıkmış bulunan demokrasi treninin yeniden rayına oturtulması için askeri müdahaleden başka bir çare kalmadığına ilişkin yazılan köşe yazılarını, darbe gerçekleştirildiğinde de müzaheret gösterenleri, daha sonra ise çark edip 12 Eylül yönetimini eleştirenleri dönemin basınından derleyip kitaplaştırdı. Kitap Milliyet Yayınları tarafından bastırıldı. Ama dağıtımı adeta göstermelik yapılarak kamuoyundan saklandı. Daha sonra da hiç basılmadı.
Peki, neden 12 Eylül Darbesi için askere çağrı yapanlar, destekleyenler, müzaherette bulunanlar, daha sonra karşı çıkıp şiddetli bir mücadele başlattılar?
Bunun başka değil tek bir nedeni vardır: ERBAKAN’A KARŞI BAŞLATILAN 12 EYLÜL ASKERİ DARBESİNİN ERBAKAN’IN KONTROLÜNE GİRDİĞİNİN ANLAŞILMASI!
Aslında 12 Eylül 1980 Darbesini gerçekleştiren generaller, daha ABD’de planlar yapılıp içeride destek için temaslar yürütülürken Erbakan ile dirsek temasındaydılar.
Bu satırları yazan bendeniz Millî Selamet Partisi’nin 1978 Mayıs’ı sonunda Ankara Yukarıayrancı semtinde Hoşdere Caddesi üzerindeki inşaatı yeni bitmiş bir mağazada yapılan 3 günlük seminere katılıp sertifika da aldım. O toplantıda Erbakan, katılan 105 kişinin huzurunda şunları söyledi:
Ben her gece generallerle beraberim. “Bu ülkeyi senden başkasına teslim etmeyiz” diyorlar. Ben onlara diyorum ki “Bu ülkeyi bana teslim etseniz elimde 3 gün bile kalmaz, Yahudi geri alır. Ancak öyle bir sırada alacağım ki Yahudi artık alamayacak.”
İki yıl sonra 1980 yılı Mayıs’ı sonunda bu kez Millî Görüş Kültür Sarayı olarak ismi değiştirilen eski Demetevler Sinemasında yapılan Millî Selamet Partisi’nin son seminerine katıldım. O yıl 12 Eylül Darbesi yapılarak bütün partiler kapatıldığı için Millî Selamet Partisi en son seminerini yapmış oldu.
O seminerin kapanış konuşmasını sinema salonunu dolduran 1500 Millî Selamet Partiliye hitaben yapan Erbakan -eminim ki kelimesi kelimesine- şöyle diyordu:
Eğer, bir 30 Ağustos sabahı radyonuzun düğmesini çevirdiğinizde Genelkurmay Başkanının Kuvvet Komutanları ile birlikte ülke yönetimine el koyduğunu duyuran bildiri okunduğunu duyarsanız bilin ki Türkiye Şeriat yönetimine geçmiştir. O gün karşılaştığınız ilk askerin postalını öpün!
Erbakan’ın bu sözleri üzerine dört gözle beklediğimiz 30 Ağustos 1980 Sabahı radyoyu açtık hiçbir şey olmadığını gördük. Ertesi yılın 30 Ağustos’unu beklemek gerektiğini düşündük. Ancak 12 Eylül Cuma Sabahı, evinde misafir kaldığım Millî Selamet Partisi Elazığ İl Başkan Yardımcısı Burhan Sadak (şimdikinden önceki Saadet Partisi İl Başkanı) radyoyu açtığında ordunun yönetime el koyduğuna ilişkin bildirinin okunduğunu duymuş… Heyecanla radyoyu alıp geldi beni uyandırdı Erbakan’ın dediği olmuş diye haber verdi…
Ama bildiriyi dinledik ki ne görelim? Ne şeriatı, Millî Selamet Partisi’ni hedef tahtasına koyuyor!
Üstelik de 30 Ağustos değil 12 Eylül Sabahı, yani 13 gün sonra. Tabii, hayal kırıklığına uğradık.
Ancak daha sonraki süreçte yaptığımız değerlendirmelerle 12 Eylül Darbesinin, Erbakan’ın müjde verdiği darbenin kamuflajlı şekli olduğunu, 12 Eylül’ün de 13 gün arkadan takip eden Rumi Takvim ile 30 Ağustos’a denk geldiğini anladık…
Zaten Kenan Evren liderliğindeki askeri yönetim 12 Eylül 1980 sonrası süreçte olabildiğince Millî Görüş doğrultusunda hareket edip kararlar aldı. Başbakan Demirel’in AP iktidarında Akademi bile yapmaya yanaşmadığı İslam Enstitülerinin hepsini bir çırpıda İlahiyat Fakültelerine çevirdi. 1982 Anayasasına din dersi mecburiyeti konularak 30 yıldır bütün okullarda okutuluyor. İmam hatip okullarının şubeleri açılarak sayıları resmi istatistiklere yansıtılmadan çoğaltıldı. Kız öğrenciler de alınarak okullar başörtüsü ile tanıştı. Kenan Evren Tunceli’ye de modern bir imam hatip okulu yaptırdı. Ancak Tansu Çiller o okulu kapatıp çevik kuvvet merkezine dönüştürdü. 12 Eylül yönetimi Millî Eğitim Müdürlüklerine büyük çoğunlukla ilahiyat mezunlarını atadı. Ve daha neler…
Böylece Türkiye İslam’a yönlendirilirken 12 Eylül öncesindeki siyasi yelpazenin temel çizgileri olan sağ-sol renkleri silindi. Giderek sağ-sol ayırımı yerini HAK-BATIL ayırımının değişik bir yansıması olan millî-gayrimilli ayırımına bıraktı. Bu süreç kısa sürede meyvelerini vermeye başladı. Millî Görüş’ün 3. Partisi Refah 1994 Yerel Seçimi ile 1995 Genel Seçiminde tüm partileri geride bırakıp birincilik ipini göğüsledi.
Bu kez 12 Eylül 1980 Darbesi ile yapamadıklarını 28 Şubat 1997 post modern darbe ile yapmaya kalkıştılar. Yapılmak isteneni, Başbakanlığa getirilen Ecevit “Bunların partilerini kapatmak yetmez, köklerinin kazınması lazım” diyerek ilan ediyordu. Ama yine olmadı; aksine Ecevit’in partisi DSP’nin kökü kazındı!
Peki, 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinde neden BU KEZ SİLAHSIZ KUVVETLER denildi?
Çünkü 12 Mart 1971’de ve 12 Eylül 1980’de askerler ABD’ye ve yerli işbirlikçilerine verdikleri sözün aksine Erbakan ile birlikte hareket ettiler. İşte bu yüzden ABD ve içerideki uzantıları artık askere asla hiçbir şekilde güvenmeyip bu kez silahsız kuvvetler sloganı ile yola çıktılar. Ancak asker yine Erbakan ile birlikte hareket ederek bu süreci statükonun tamamen tasfiye edilmesi için değerlendirdi.
12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası Millî Görüş kökenli Turgut Özal liderliğinde ANAP’ın kurulup ilk seçimde tek başına iktidar olması bir tesadüf olmadığı gibi, 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinde Millî Görüş kökenli Tayip Erdoğan liderliğinde kurulan AKP’nin girdiği ilk seçimde tek başına iktidar olması da tesadüf değildi. Her iki süreç de planlı, programlı yürütülerek sonuçları elde edildi.
Tek başına ANAP iktidarı erimeye başladığında yerine Refah Partisi tırmanışa geçtiği gibi; şimdi de tek başına AKP iktidarı erimeye başladığında Saadet Partisi tırmanışa geçecektir. Saadet Partisi iktidarı için gerekli un, şeker, yağ var. Çünkü Millî Görüş’ün borsası sürekli yükseliyor. Yeter ki Saadet Partisi tenceredeki asiti temizlesin; helva yapmak hiç zor olmayacak.
12 Eylül Darbesini gerçekleştiren komutanlardan hayatta olan Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya hakkında dava açılmasının yolunu açan referandumun da bir 12 Eylül günü yapılmasının bir şifre olduğu muhakkaktır. Çünkü daha öncesi için kararlaştırılan referandum tarihi ertelenerek özellikle 12 Eylül’e denk getirildi.
Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılama sürecinde ülke gündeminde baş sıraya oturacak olan 12 Eylül 1980 darbesi ve sonrası sürece ilişkin tüm gerçekler gün ışığına çıkartılacak, ezberler bozulacaktır. Bu süreçte; Kenan Evren, Tahsin Şahinkaya ve vefat eden diğer komutanların birer gerçek kahramanlar olduklarının anlaşılması ve tarihe mal olmaları sağlanmış olacaktır.
Bu süreçte gerek medyadaki tartışmalardan, gerekse davanın savunması sırasında ortaya çıkacak gerçeklerden; 12 Eylül Askeri Darbe planının ABD tarafından hazırlandığı, Demirel-Ecevit ikilisi de dâhil sonra karşı çıkanların tamamının daha önce destek oldukları belgeleriyle ortaya çıkartılabilir.
Dış güçler tarafından sevk ve idare, içeriden de organize edilen, üzerine körükle gidilen sağ-sol anarşisinin ABD-SSCB liderleri tarafından Vladivostok Zirvesinde kararlaştırılan Türkiye’nin kuzey-güney ekseninde ikiye bölünüp doğusunda Marksist-Leninist bir Kürt Devleti, batısında ise faşist bir Türk devleti kurulması planını hayata geçirmek amacıyla yapıldığı gerçeği ortaya çıkartılabilir…
ABD tarafından planlanan askeri darbe planı ile de bu sürecin hızlandırılmasının amaçlandığı ortaya çıkartılabilir. Fatsa, Sivas, Kahramanmaraş, Çorum ve Adana’da gerçekleştirilen kitlesel anarşik olaylarının ve oluşturulan kurtarılmış bölgelerin birleştirilmesi ile bu güzergahta ülkenin doğusu ile batısını fiilen birbirinden ayıran bir koridorun oluşturulmak istendiği ortaya çıkartılabilir. Ve bütün bu planları bozduğu, Türkiye’nin bölünmesine fırsat vermediği için 12 Eylül askeri yönetiminin hedefe konulduğu belgelerle gözler önüne serilebilir.
Nitekim ABD ve SSCB liderleri tarafından gerçekleştirilen Vladivostok Zirvesi sonrası şu gelişmeler meydana gelmişti:
1-ABD’nin çekildiği Vietnam’a SSCB yerleşti. SSCB’nin çekildiği Mısır’a ise ABD yerleşti. Demek ki Vladivostok Zirvesinde iki süper güç bu iki ülkeyi takas yaptı.
Yine bu süreçte Pakistan’da Zülfikar Ali Butto ile Muciburrahman arasında başlayan şiddetli sağ-sol kavgası sonunda ülke bölündü ve Bangladeş adıyla yeni bir ülke kuruldu.
Bu süreçte Türkiye’de de Demirel-Ecevit arasında şiddetli bir sağ-sol kavgası, ardından sağ-sol anarşisi çıktı ama sonunda gerçekleşen 12 Eylül 1980 askeri darbesi ülkenin bölünmesine fırsat ve imkân bırakmadı. 12 Eylül yönetiminin taraf değiştirdiğinin anlaşılması üzerine başlatılan ASALA ve bölücü PKK terörü ile Vladivostok Zirvesinde alınan Türkiye’yi bölme kararı hayata geçirilmek istendi ama yine başarılamadı. Pakistan’da Zülfikar Ali Butto ile Muciburrahman’ın başardıklarını eğer Demirel ile Ecevit Türkiye’de başaramadıysa 12 Eylül yönetimi fırsat vermediği içindir.
Deniliyor ki anarşiyi 12 Eylül Darbesini yapmak için asker çıkartıyordu… Bu her zamanki suç işle başkasının üzerine at yönteminin bir tezahürüdür. Daha dün Danıştay saldırısını AKP Hükümeti üzerine atmaya kalkışmadılar mı? Oysa bunu Ergenekon derin devletinin yaptığı ortaya çıkarılıyor.
Bir kere 1980 öncesi sağ-sol anarşisi ve kitlesel katliamlar dış kaynaklıydı. Zaten 12 Eylül Darbe Planı da ABD’de hazırlandı, yani o da dış kaynaklıydı. Bütün bunları 12 Eylül askeri yönetimi değil Ergenekon derin devleti organize ediyordu. Ergenekon’un dış destekli ve İttihatçı zihniyetin devamı olduğu gün gibi ortadadır.
Yine deniliyor ki ya on binlerce insanın yargılanması, karakol işkenceleri, idamlar…
Her gün anarşide 20 kişinin öldüğü, kitlesel katliamların yaşandığı bir ülkede on binlerce suçlunun olması kadar tabii ne olabilir?
Zaten sıkıyönetim çoktan ilan edilmiş, yürürlükteydi. Karakol işkenceleri 12 Eylül öncesi dönemin vakayıadiyeleri, sıradan olaylardı. İdam cezaları da yürürlükteydi. Bütün her şey mevcut kurulu hile rejimi ve köle düzeni şartlarında yürütüldü. 12 Eylül öncesinde Türkiye’de şimdiki gibi demokrasi mi vardı?
12 Eylül askeri yönetiminin yürüttüğü siyasi yargılamalara gelince son derece medeni şartlarda ve hukuk çerçevesinde yapıldığına birçok duruşmayı bizzat izlemiş bir grup olarak şahitlik yapabiliriz. Diyebiliriz ki gayet kibar ve efendice bir yargılama yürütülüyordu. 27 Mayıs 1960’taki Yassıada özel mahkemeleri gibi yukarıdan emirle değil, daha önce ilan edilmiş bulunan sıkıyönetimin normal mahkemelerinde yürütülüyordu. Hiçbir siyasi de zaten pek hüküm giymedi.
Diğer yargılamalar, karakol işkenceleri, idamlar ise tepedeki askeri konseyin talimatları ile değil; eskiden beri var olan antidemokratik, baskıcı, jakoben rejimin kurumlarında işliyordu. Türkiye gerçek demokrasi ile de 12 Eylül 1980 sonrası askeri yönetim sayesinde ANAP iktidarında ve şimdi AKP iktidarında tanışmaya başladı.
Şimdi bütün bu gerçekler belgeleri ile Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılama sürecinde ortaya çıkartılıp kamuoyuna yıllardır ezberletilen tüm propagandalar ortadan kaldırılabilir. Çünkü hak geldiğinde batıl yok olur. Gerçekler ortaya çıktığında yalanlar buharlaşır.
Kenen Evren ve Tahsin Şahinkaya bu ileri yaşlarında bu gerçekleri elbette ki kendileri pek ortaya çıkartamazlar. Ama bu gerçekleri onlar adına ortaya çıkartacak ve tarih önünde şahitliklerini tescilleyecek odaklar kesinlikle vardır.
Zaten hazırlanan dava iddianamesinde bu gerçeklerin ortaya çıkarılacağına ilişkin ipuçları var. Bazı çevrelerin bundan ötürü tedirginliklerini gizleyemedikleri de gözlemlenebiliyor. Kesinlikle 12 Eylül’ü yargılamak için açılan dava bir tuzaktır. Bu tuzağa tüm yalan propagandalar takılacak ve gerçekler kamuoyunun gözleri önüne boncuk gibi çıkartılacaktır.
Gerçeklerin zeytinyağı gibi önünde sonunda su yüzüne çıkmak gibi özelliği vardır. Doğrusu El-Aziz Gazetesi mensupları olarak 12 Eylül 1980 Darbesinin yargılama sürecini dört gözle bekliyoruz… Çünkü El-Aziz Gazetesi’nin iki temel görüşü vardır. Birincisi Erbakan’ın Beklenen Mehdi olduğu, diğeri ise 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 süreçlerinin Erbakan tarafından kontrol edildiğidir.
Erbakan’ın aynı şekilde 28 Şubat sürecini de tersyüz edip hile rejimi ve köle düzenini tasfiye sürecine soktuğu hususu da El-Aziz Gazetesi’nin yayınlarında sıkça yer verdiği bir gerçekliktir.
Zaten 12 Mart 1971 muhtırası öncesindeki 9 Mart Cuntası, 12 Eylül 1980 darbe planı ve 28 Şubat post modern darbe süreci Erbakan ve Millî Görüş’e karşı hazırlandı. Ancak hiçbiri sonuç almadı. Aksine bu süreçler Erbakan’a muazzam fırsatlar sağladı. Türkiye bu fırsatların olağanüstü şekilde değerlendirilmesi sonucu bugün bölgenin lideri bir dünya gücü haline geldi. Bu süreç Erbakan’dan sonra hızlanarak, ivme kazanarak devam ediyor.
Sonuç: Türkiye, Baas partilerinin prototipi bir rejimden kurtulup bugünkü gıpta ile izlenen ileri demokrasiyi gerçekleştirmesini 12 Eylül 1980 askeri darbesine borçludur. Vakıa budur.
Sayı: 691

































