Karakter Boyutu A A A
TOPYEKÛN BİR SAVAŞ VAR
25 Ocak 2012 Çarşamba 23:20

Hrant Dink suikastını planlayıp gerçekleştiren irade, tetikçileri, onların işbirlikçileri ve yardımcıları hâkim huzuruna çıkartılarak bulunamaz; ancak millî derin devlet kendi yöntemleri ile bulabilir

Türkiye cephesinde İslam ile Siyonizm arasında

TOPYEKÛN BİR SAVAŞ VAR

Bir önceki manşetimizde ifade edildiği gibi yaşanan asker-sivil, demokrat-darbeci kavgası değil İslam-Siyonizm savaşıdır. Bu, Millî Görüş’ün hâkimiyetine giren Türkiye ile Siyonizm’in üssü İsrail arasında soğuk savaş şeklinde küresel boyutlarda da yaşanmaktadır.

Erbakan, art arda kapatılan ve içeriden ele geçirilen Millî Görüş partilerinin içini boşaltarak sağlam, işe yarar kadrolarını birtakım manipülasyonlarla 12 Eylül 1980 sonrasında Turgut Özal liderliğinde kurulan ANAP’a, 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinde Recep Tayip Erdoğan liderliğinde kurulan AKP’ye transfer ettirdi.

Böylece ANAP iktidarında statükonun ekonomik düzenini, AKP iktidarında siyasi rejimini diskalifiye olma noktasına getirdi. Buna karşın siyasi söylemini kesintisiz olarak Millî Görüş partileri üzerinden sürdürdü. Yani Siyonizm Millî Görüş partileri içerisine adamlarını yerleştirirken; Erbakan, Siyonizm güdümünde kurulan partiler içerisine millî derin devlet üzerinden adamlarını yerleştirip misilleme yaptı.

Bu sayede Erbakan pek çok plan ve projesini Siyonizm’in yaptığı plan ve projeler içerisinde onun gücü, imkânları ve çabaları sayesinde gerçekleştirdi. Erbakan siyasi akıl üstünlüğü sayesinde 40 yıllık Millî Görüş mücadelesi sürecinde daima gücünü ve kontrol sahalarını arttırırken; Siyonizm sürekli güç ve zemin kaybına uğradı. Bu süreç, Erbakan’dan sonra da içeride ve dışarıda kurduğu mekanizmalar sayesinde hızlanarak devam ediyor.

Başbakan Özal, Cumhuriyet’in kurucu iradesi tarafından oluşturulan zümre oligarşisine ait karma ekonomi denilen şablonu kırdı. Özel sektörünün de KİT anlayışı ile devlet tarafından oluşturulduğu ve yaşatıldığı bu içine kapanık, dışa kapalı ekonomik yapıyı dışa açan Başbakan Özal her sahada büyük adımlar attı, açılımlar gerçekleştirdi.

Başbakan Özal, oligarşik zümrenin tekelinde bulunan ekonomiyi Anadolu girişimcisine ve dünyaya açarken, medya tekelini kırmak için de sonuç getiremeyen ancak sarsıcı girişimlerde bulundu. Sağ-sol karşıtlığı temelinde kutuplaştırılarak oluşturulan siyasi toplumsal taban da 4 eğilimi birleştirme projesi ile İslamileştirilerek rehabilite edildi. Bu siyasi mühendislik projesi, adı kullanılmadan medya tekelinin kırılması projesi gibi AKP iktidarı üzerinden devam ettirildi.

12 Eylül 1980 askeri darbesinin ürünü olan Başbakan Özal ve ANAP iktidarı, Erbakan’ın 9 Marttaki cuntayı dağıttırıp 3 gün sonra 12 Mart 1971 Muhtırasını verdirdiği millî derin devlet eliyle kontrol edilip desteklendi. Kenan Evren Cumhurbaşkanlığı süresinde Başbakan Özal’a her türlü desteğini verdi.

Daha sonra Başbakan Özal, Kenan Evren’den boşalan Çankaya Köşkü’ne çıkınca kontrolden çıkan ANAP statükonun adamı Mesut Yılmaz’ın eline geçti. Bu süreçte şaha kaldırılan Refah Partisi önce 1994 Yerel Seçiminde, ardından da 1995 Genel Seçiminde statükonun partilerini geride bırakarak birincilik ipini göğüsledi. Erbakan tüm engellemelere karşın Refah-Yol Koalisyonu ile 54. Hükümeti kurarak başbakanlık koltuğuna oturdu.

Bunun üzerine, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 sürecini kontrolünde tutan Erbakan yönetimindeki millî derin devleti tasfiye etmek amacıyla BU KEZ SİLAHSIZ KUVVETLER denilerek ABD’de planı hazırlanan 28 Şubat 1997 post modern darbe süreci başlatıldı.

Çünkü 12 Mart ve 12 Eylül süreçlerinde Erbakan ile birlikte hareket eden askerlere artık güvenlerini yitirmişlerdi. Bu yüzden sermaye, medya, siyaset, yargı ve sivil toplum örgütü gibi silahsız militarist güçler öncülüğünde yola çıktılar. Çevik Bir ve Erol Özkasnak gibi birkaç işbirlikçi bıçkın general de kısa sürede bertaraf edilince askerden destek alamayan silahsız kuvvetler daha fazla direnemedi, birer ikişer dağıldılar.

28 Şubat post modern darbenin Başbakanlığa getirdiği Ecevit “Bunların partilerini kapatmak yetmez kökünü kazımak lazım” derken Erbakan kontrolündeki millî derin devleti kastediyordu. Çünkü daha önce de 12 Mart 1971 Muhtırasını verdiren askeri yapılanma için kontrgerilla tabirini Başbakanlığı sırasında Ecevit kullanmıştı.

12 Mart 1971 Muhtırası ile bertaraf edilen 3 gün önceki 9 Mart Cuntası, Bülent Ecevit’i sosyalist şef yapmayı planlıyordu. Bu yüzden 12 Mart 1971 Muhtırası üzerine Başbakan Demirel tek başına AP iktidarında şapkasını alıp koltuğunu terk ederken; Ecevit de “Bu muhtıra asıl bana karşı verildi” diyerek CHP Genel Sekreterliği koltuğunu bıraktı. Demirel-Ecevit ikilisi 12 Mart 1971’de, 12 Eylül 1980’de ve 28 Şubat 1997’de kâh askerin yanında kâh karşısında ama daima birlikte hareket etti.

Başbakan Turgut Özal’a yapılan, Başbakan Erdoğan’a yapıldığı belirtilen suikast girişimlerinin asıl nedeni Erbakan tarafından ordu içerisinde oluşturulan millî derin devlet kontrolüne girmeleridir. İlk başlarda Turgut Özal ANAP’ı, Recep Tayip Erdoğan AKP’yi kurarken Dünya Siyonizm’i ve Türkiye uzantısı hile rejimi ve köle düzeni yapılanması tarafından desteklendiler; sonra saf değiştirdiler.

Dünya Siyonizm’i ile Türkiye’deki yapılanması, daha kuruluş aşamalarında Millî Görüş partilerinde mutemet demirbaş adamlarını yönetiminde kilit noktalara yerleştirdi. Erbakan buna göz yummak ve sineye çekmek durumundaydı. Dünya Siyonizm’i ve Türkiye uzantısı hile rejimi ve köle düzeninin gücünün zirvesinde olduğu o dönemde Erbakan’ın başka türlü siyaset yapma imkânı yoktu.

Erbakan, başında iken bir Millî Görüş partisinin tek başına iktidar olmasına izin verilmeyeceğini, her şeye rağmen iktidar olsa bile değişim yönünde adım attırılmayacağını, esasen partilerinin hep üst düzey yönetimini oluşturan işbirlikçi ekibin herkesten önce bunu engelleyerek fırsat vermeyeceğini çok iyi biliyordu.

Bu yüzden Millî Görüş partileri içerisinde yetişen yetenekli kadroları askeri darbeler sonrasında kurulan ANAP ve AKP’de kilit noktalara yerleştirmek için her türlü yol ve yöntemi kullandı. Ezici bir çoğunlukla tek başlarına iktidar olan ANAP ve AKP hükümetleri döneminde Erbakan millî derin devlet desteği sağlayarak Türkiye’deki statükoyu büyük değişim ve dönüşüme uğrattı.

Millî Görüş partilerinde ise her defasında işe yaramaz, yeteneksiz adamlar kalıyordu. Bu durum işbirlikçi mutemetlerin (Sabetayist-Masonik medyanın verdiği isimle şimdiki Ak Saçlılar) de işine geliyordu. Çünkü onlar da kendilerine rakip olacak, işlerini zorlaştıracak, oyunlarını bozacak, güçlü, etkin kişileri Millî Görüş partilerinde istemiyorlardı.

Ama Millî Görüş ve sırtını Dünya Siyonizm’ine dayayan hile rejimi ve köle düzeni arasındaki asıl mücadele, Erbakan’ın kurduğu millî derin devlet ile İttihatçı geleneğin derin devleti Ergenekon arasında sürgit devam etti, halen de devam ediyor.

Millî Görüş karşısında siyasette, sermayede, medyada, sivil toplum kuruluşlarında askeri ve sivil bürokraside, emniyette, Millî İstihbarat Teşkilatında, son olarak da yüksek yargıda art arda yenilgi yaşayan hile rejimi ve köle düzeni Ergenekon derin devlet örgütünün yargı önüne çıkartılmasıyla toplumsal gücünü yitirdiği gibi devletteki gücünü de yitirmiş durumdadır.

Geriye kalan tek umutlarını Dünya Siyonizm’inin dışarıdan bir müdahalesine bağlayan hile rejimi ve köle düzeni mensupları bunun için olabildiğince varlıklarını her sahada sürdürmenin çabasını sergilemektedirler. Dağılmış unsurlarını, kılıç artıklarını, savaş kalıntılarını bir araya getirip yeniden toparlayarak bir son hamle ile pek umutlu olmadıkları topyekûn bir savaş başlatmış bulunuyorlar.

Hangi konuda ve hangi sahada olursa olsun her gelişmeyi, her olayı, her sorunu, iktidar karşısında muhalefet oluşturmaya vesile yapan hile rejimi ve köle düzeni kalıntısı bu unsurlar... Türkiye’nin her yarasını kaşıyarak, her problemini çözümsüzlüğe mahkûm edip kronikleştirerek ne tür bir huzursuzluk, olumsuzluk çıkartabileceklerse hiçbirini affetmiyorlar, sonuna kadar kullanıyorlar.

Ancak köhnemiş, miadını doldurmuş, son kullanma tarihi çoktan geçmiş, dünyadaki emsalleri tarih olmuş hile rejimi ve köle düzeninin yıkılmasını önlemeye, yaşatmaya, ısrarla sürdürmeye azimli olan mensupları siyasi akıl üstünlüğünü yitirdikleri için yerine aynı amaca hizmet edecek çağdaş bir düşünce ve ideoloji koyamamaktadırlar.

Esasen 40 yılık Millî Görüş mücadelesi sürecinde siyasi akıl üstünlüğü hep Erbakan’da olduğu için daima yenilgiye uğrayan, güç ve zemin yitiren, gerileyen hep hile rejimi ve köle düzeni statükosu olmuştur.

Erbakan’ın önüne dağlar gibi engeller koyan, yeri yerinden oynatacak azim olaylar çıkartan, İblisçe hileler yapan, entrikalar çeviren, tezgâhlar, komplolar kuran hile rejimi ve köle düzeni; hiçbirinden sonuç alamayarak her defasında yenilgiye uğradı, kendi oyununa geldi, daima hüsranları yaşadı, hep pişmanları oynadı…

Millî Görüş’ün çetin mücadelesi karşısında hep direnmek zorunda kalındığı için yenileme, restore etme ya da revizyona gitme fırsatı bulunamadan var gücüyle korunan, savunulan statüko; hızlıca değişen dünya ve bölge şartlarında bütünüyle hayatiyetini, işlerliğini yitirip taşınması imkânsız bir ağır yük haline geldi.

Buna karşın Erbakan’ın Millî Görüş söylemiyle ortaya koyduğu gerçekler statüko yanlısı güçlerin şiddetli tepkilerine, alaylı eleştirilerine, karalama kampanyalarına rağmen gerek iç politikada, gerek dış politikada geçen zaman içerisindeki gelişmeler, olaylar tarafından doğrulandı, haklı çıkarıldı.

İnsan fıtratına ters, yasakçı, baskıcı, totaliter komünist rejimin, faize, sömürüye, zulme, haksızlığa dayalı kapitalist sistemin çökeceğini, SSCB’nin, ABD’nin sömürüye dayalı güçlerini daha fazla sürdüremeyeceğini belirten Erbakan; Avrupa Birliği’nin uçuruma giden freni patlamış, içinde bomba taşıyan bir otobüs olduğunu, Türkiye’nin bu otobüse binmesini istemenin akılsızlık olduğunu yegân yegân anlattı durdu.

Ayrıca ne yapılırsa yapılsın Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi üye yapmayacağını, sadece İslam Birliği’ni kurmaya çalışmasın diye kapısına bağlayıp sağmal inek gibi sağmaya çalıştığını belirterek uyardı.

Erbakan gelişmelerin kendisini haklı çıkarmasını beklemeyerek gerekli her türlü tedbiri aldı, girişimi yaptı. Başbakan Turgut Özal Avrupa Birliği’ne üyelik başvurusunu yaptığında içeriden ve dışarıdan hep bir ağızdan “Türkiye henüz hazır değil, özel şartları var, irtica tehdidi altındadır, istenen reformları yapamaz… Ne ekonomisini, ne demokrasisini, ne insan hak ve özgürlüklerindeki iyileşmeleri Avrupa Birliği standartlarına çıkaramaz…” diye vaveyla kopardılar.

AKP iktidarında da Avrupa Birliği üyelik şartlarının yerine getirilmesi konusunda olağanüstü çabalar harcandı, Erbakan’ın Türkiye ne yaparsa yapsın üye yapılmayacak öngörüsü kesinlik kazandı.

İslam ülkelerindeki gelişmeler ise İslam Birliği’nin kaçınılmaz zaruriyet olduğu gerçekliğini de gözler önüne serdi. Bu süreçte Türkiye dışında hiçbir ülkenin İslam Âlemine lider olamayacağı gerçekliği de boncuk gibi ortaya çıktı. Bu durum Türkiye’yi siyasi ve ekonomik cazibe merkezi haline getirdi.

SSCB’nin dağılması Erbakan’ın komünizm hakkındaki öngörüsünün bir sağlaması olurken; küresel ekonomik kriz de kapitalist sistem hakkındaki öngörüsünün bir sağlaması olmaktadır.

Erbakan Millî Görüş söylemiyle bir yandan Türkiye’deki hile rejimi ve köle düzenini anlatıp adeta röntgenini gösterirken, diğer yandan da arkasındaki Dünya Siyonizm’ini ve oluşturduğu küresel zulüm düzenini ve sömürü çarklarını en çapıcı şekilde anlattı…

Ancak sadece anlatmakla kalmayarak bir yandan icraatlarıyla da vahim gerçekleri kanıtlayıp gözler önüne sererken; diğer yandan da vakit geçirmeden, fırsat kaçırmadan alternatiflerini oluşturuyordu. ANAP ve AKP iktidarlarına bilinçli şekilde yaptırılan birtakım yanlışlarla nelerin olmayacağı da açık seçik şekilde milletimize gösteriliyordu.

Erbakan’ın bu olağanüstü çabaları sonucunda Türkiye bir yandan ileri demokratik reformlar hayata geçirdi. Hiçbir batılı ülkede olmadığı kadar geniş yelpazeli, her görüş ve düşüncede, oldukça farklı çizgilerde yayın yapan zengin bir medya oluşturuldu. Öyle ki en büyük bir medya grubunun reytingi bile % 10’u bulamamakta ve tekelleşme, tröstleşme fiilen ortadan kalkmış bulunmaktadır.

Ekonomik gelişmelere imkân bırakmayan engeller, ayrıcalıklar, tekeller, haksız rekabet imkânları da asgari düzeylere indirilerek Türkiye küresel krize rağmen hızlı büyümede rekorlar kırmaktadır. Yaşanan süreçte devamlı iyileştirmeler yapılmakta, birtakım pürüzler ortadan kaldırılmaktadır.

Örneğin sağlık sisteminde büyük gelişme ve iyileşme yaşanmaktadır. Erbakan’ın konferanslarında “Millî Görüş’ün sağlık sisteminde doktor tedavi ettiği hasta sayısına göre değil, sağlığından sorumlu olduğu kişilerin sayısına göre ücret alacak. Bu yüzden havalar soğuduğunda sağlığından sorumlu olduğu kişileri arayıp gerekli tedbirleri almalarını hatırlatacak hasta olmalarını önlemeye çalışacak. Çünkü ne kadar az hasta olurlarsa o kadar rahat edecek .” şeklinde anlattığı aile hekimliği hayata geçirilmektedir.

Toplumun, aile hekimliğinin Erbakan’ın projesi olduğunu bilmemesi bir şey değiştirmediği gibi diğer tüm sahalardaki reform ve mekanizmaları hazırlayıp uygulamalarını başlattığını bilmemesi de hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü gerçeklerin önünde sonunda zeytinyağı gibi su yüzüne çıkma özelliği var.

Türkiye’nin gelişen ekonomisi, üstün teknolojisi, ileri demokrasisi, insan hak ve özgürlüklerindeki yaşanan fevkalade iyileşmeler, bölgenin lideri küresel bir güç haline gelmesi ve diğer sahalardaki başarıları tesadüfi ve öylesine sıradan gelişmeler değildir.

Bütün bunların planlarını, projelerini, stratejilerini hazırlayıp hayata geçiren Erbakan’dan başkası da değildir. Bu gerçekler henüz bilinmediği için Türkiye ve dünya kamuoyu her şeyin son 10 yıllık AKP iktidarında gerçekleştiğini zannedip Başbakan Erdoğan’a mal etmektedir.

Oysa Erbakan’ın dediği gibi Başbakan Erdoğan yapılanları, gerçekleştirilenleri gayet iyi anlatan bir at yarışı spikerinden öte herhangi bir başarının sahibi değildir. At yarışı spikerliği en heyecanlı ve en zor bir spikerliktir.

Türkiye’nin; SSCB dağılırken, ABD kıçın kıçın gerilerken, Avrupa Birliği ülkeleri hep birlikte topluca batma tehlikesi yaşarken, bölge ülkeleri siyasi ve ekonomik krizlerle sarsılırken, Altın Çağ sürecine girmiş olması, Erbakan’ın başlattığı Millî Görüş hareketinin 40 yıllık destansı mücadelesinin sonucu olarak gerçekleşmektedir.

Erbakan’ın kurduğu millî derin devlet yapılanması olmasaydı şu AKP iktidarının Ergenekon gibi bir muazzam davayı yürütebileceğine hangi akıl sahibi inanabilir ki... Ki dünyada böyle bir davayı yürütebilecek başka bir ülke ve yönetim yoktur.

Nitekim Ergenekon gibi yapılanmalar bütün ülkelerde olmasına rağmen hiçbir iktidar ve yönetim bu şekilde bir soruşturma ve yargılamayı göze alamaz, alsa bile gerçekleştiremez. Örneğin İtalya’daki buna benzer bir girişim sürecinden hiçbir sonuç alınamadı, şimdi yine her şey eskisi gibi. İtalya eski tas eski hamam…

Düşünün Ergenekon Davasına daha soruşturmadan itibaren asker karşıydı, medya karşıydı, yargı karşıydı, muhalefet karşıydı. AKP iktidarının da yapısı ve iç dengeleri nedeniyle sürece aktif destek vermeye hiçbir zaman imkân verebilecek elverişli bir durumu olmadı.

Peki, bütün her şeye ve herkese rağmen Ergenekon Davası nasıl tıkır tıkır yürütüldü; yürütülmeye devam ediyor? Bunun aklı başında, ayakları yere basan bir açıklaması var mı?

Bazı aklı evveller her şeyi cemaate bağlıyor. Fethullah Gülen olayı, 12 Eylül yönetimi tarafından Süleyman Demirel’i destekleyen Nurcuları bölüp Turgut Özal’a destek vermek üzere oluşturuldu.

28 Şubat sürecinde başkaları tarafından manipüle edildiği için ülkeyi terk etmek zorunda bırakıldı. Ancak şimdi yine millî derin devlet tarafından kontrol edilip destekleniyor. Birtakım olaylara kılıf yapılsa da cemaatin herhangi bir bağımsız gücünden ve organizasyonundan söz edilemez. Zaten böyle bir iç yapısı ve etkin liderlik kadrosu da yoktur.

Mesela son günlerin en çok tartışılan konusu Hrant Dink Davasında alınan karara bakar mısınız? Herkes eleştiriyor… Cumhurbaşkanı, Başbakan, Başbakan Yardımcıları, Bakanlar, muhalefet partileri, sağdan sola kadar medyanın her türlüsü ve kararı alan mahkemenin hâkimi ile savcısına varıncaya kadar hiç kimsenin beğenmediği bu kararı kim, nasıl alıyor; bir bilen varsa beri gelsin!

Üstelik bu kararın hangi amaca, nasıl hizmet ettiğini de şimdiye kadar kimsenin pek bildiğine şahit olmadık. Onu da izninizle biz açıklayalım…

Hrant Dink Davası Ergenekon davaları ile birleştirilmeden gerçek failleri ortaya çıkarılamaz. Olaya karışanların, yardım edenlerin, azmettirenlerin hepsini dava kapsamına alıp yargılasalar bile yine asıl belirleyici etkili faktör ortaya çıkarılamaz.

Çok merak ediyoruz; bu tür olaylarda televizyonlara çıkıp “Kimin işine yaradı?” mantığını işleten Mahir Kaynak niye bu konuda bir şey demiyor, ya da diyemiyor, dahası ortalıkta pek görünmüyor?

Hrant Dink suikastını planlayıp gerçekleştiren irade, tetikçileri, onların işbirlikçileri ve yardımcıları hâkim huzuruna çıkartılarak bulunamaz; ancak millî derin devlet kendi yöntemleri ile bulabilir. Bu yöntem Danıştay Davası ve İlker Başbuğ’u yargı önüne çıkarmadaki yöntemdir.

Önce Hrant Dink’i kim niçin öldürmüş olabilir sorusunun cevabı aranarak hedef daraltılmalıdır. Bu sorunun cevabı ise çok açıktır. Hrant Dink Ermeni Tehcirini Müslüman Türkler değil Yahudi İttihatçılar yaptı demeye getiriyordu. Bir televizyon konuşmasında şöyle dediğine şahit olmuştuk: Bizim Ermeni toplumu arasında “Başımıza ne geldiyse Yahudilerden geldi” sözü çok yaygın şekilde söylenmektedir!

Hrant Dink bu yüzden Ermenistan’a sokulmuyor, Ermeni diasporası tarafından aforoz ediliyordu…

Şimdi bu durumda Hrant Dink’i kimlerin öldürmek isteyebileceği ana hatlarıyla netleşmektedir. O halde Ergenekon derin devletini mercek altına almaktan daha doğru ne olabilir. Çünkü Ergenekon Davasına karşı çıkanların içimizdeki İsrailliler olduğu gerçekliği yadsınacak gibi değildir.

Şimdi millî derin devlet de bunu yapıyor.  Yargılananlar içinde asıl azmettirici irade mensubu hiç kimsenin olmadığını gördüğü için davanın münferit bir adi olay olarak hükme bağlanmasını sağladı. Ardından da fırtına kopartıldı. Bütün Türkiye ayağa kalktı. Hatırlanacağı gibi Danıştay Saldırısında da bütün ülke ayağa kalkmıştı. Evet, o tepkiler şimdi Ergenekon hanesine geçirilmiş bulunuyor!

Şimdi Hrant Dink Davasına ilişkin mahkeme kararına yönelik tepkiler sonunda mutlaka Ergenekon hanesine geçirilecektir. Artık Yargıtay’dan bozulma kararı çıkması kaçınılmaz hale gelmiş durumda. Kaldı ki karar onaylansa bile Danıştay Davasındaki gibi yeni bulunacak delillerle sürecin yeniden başlatılması zor değil.

İlker Başbuğ’a uygulanan yöntem ise malum… Önce kilit noktalardaki zanlılar bulunup yargı önüne çıkartılacak ardından kimin talimat verdiği zincirlemesine ortaya çıkartılacak. İlker Başbuğ bile boyu bosuna hiç yakışmayacak şekilde kendinden önceki Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ı ima ettiğine göre gerisini varın siz kıyaslayın.

Türkiye Millî Görüş’ün 40 yıllık efsanevi mücadelesi sayesinde bugünlere geldi. Erbakan yalnızca siyasi söylemini bizzat kurduğu, yönettiği Millî Görüş partileri üzeriden topluma yansıtmaya çalıştı. Ama Türkiye’nin toplumsal değişim ve dönüşümüne yönelik programlarını ve ülkenin önemli büyük projelerini ANAP ve AKP iktidarlarını millî derin devlet kontrolüne alarak gerçekleştirdi.

Ne var ki ANAP iki dönem iktidarını bile tamamlayamadan yıpratılıp devre dışı bırakıldığı gibi AKP iktidarı da nihayet bir şekilde yıpratılıp devre dışı bırakılacaktır. Millî Görüş’ten yolunu ayırarak ve fakat toplumda oluşturduğu güven ve sempati potansiyelini kullanarak iktidar olan AKP de ANAP gibi açıktan ve alenen Millî Görüş’ü sahiplenip politikalarını resmen yürütme imkânını ebediyen yitirmiş bir partidir zaten.

Bu yüzden AKP yıpratılarak iktidardan uzaklaştırılmasa bile, millî derin devlet ona yaptıracak bir şey kalmadığında tasfiye edip Saadet Partisi’ne iktidar yolunu açmak durumundadır. Yoksa Millî Görüş’ün nihai hedeflerinin gerçekleştirilmesi AKP iktidarı ile mümkün değildir.

Bu yüzden Türkiye’nin geleceği Millî Görüş’ün gösterdiği hedefleri gerçekleştirmekten geçtiği gibi, bu hedeflerin gerçekleştirilmesi de Saadet Partisi iktidarından geçmektedir. Saadet Partisi’nin şu anda gelecek vaat etmeyişi yanıltıcıdır. Çünkü Saadet Partisi dışındakilerin ufku karartılmaktadır.

Bu bilindiği içindir ki Siyonist mihraklar Saadet Partisi’ni kontrol altına almak, işbirlikçi yönetimlere teslim etmek için hummalı bir gayret içerisindedirler. Ancak buna boşuna hevesleniyorlar. Nitekim Erbakan, Siyonist mihrakların genel başkan yaptığı Numan Kurtulmuş ve ekibini de yargı yani millî derin devlet sayesinde Saadet Partisi’nin başından uzaklaştırdı.

Erbakan’dan sonra da millî derin devlet Saadet Partisi’ni Siyonist güdümlü odaklara bırakacak değildir.

Millî Görüş’ün hedeflerini gerçekleştirmek artık Yeniden Büyük Türkiye olma yolunda dev adımlar atan, büyük mesafeler alan devletin görevidir. Saadet Partisi’ni de zamanı geldiğinde devlet iktidar yapacaktır.

Erbakan’ın 40 yıl boyunca destanlar yazan Millî Görüş davasının bütün mahsulünün, birtakım zelil insanların pineklediği % 1.2’lik şu Saadet Partisi’nden ibaret olduğunu zannedenler çok zavallıdır. Onlar hiçbir zaman ne Erbakan’ı ne de Millî Görüş davasını anlayabildiler.

Zaten Siyonizm’i tanıyamayanlar, Türkiye’deki Sabetayist yapılanmayı kavrayamayanlar, Erbakan’ı ve Millî Görüş’ü asla tanıyamazlar, kavrayamazlar.

Sayı:692


1064 defa okundu...
Serdar       Milli Derin Devlet   28 Ocak 2012 Cumartesi 08:34
Neredeyse bütün yazıların temelini Milli Derin Devlete dayandırıyorsunuz? Bunlar kimdir? Nerde yaşar? İnsan üstü varlıklar mıdır? 40'lar meclisi Hızır Aleyhiselam gibi. Yoksa bu anlattıklarınızı, en mükemmel insan toplulukları yapamaz. Sonuçta şeytan vardır nefs vardır. Eğer verdiğim e-posta adresine kenarından köşesinden de olsa biraz Milli Derin Devleti açarsanız sevinirim.
AHMET YASİN DURSUN       YENİ ANAYASA   25 Ocak 2012 Çarşamba 12:15
YENİ ANAYASAMIZ SUİSTİMALLERE KAPALI OLMALIDIR.HAİN VE KARANLIK FİKİRLİ AYDIN DEMOKRAT SANAYİCİ HUKUKÇU... ŞIMARTMAMALI YABANCILARIN MÜDAHALESİNE FIRSAT VERMEMELİDİR.GELECEK YÜZYILIN İHTİYAÇLARINA CEVAP VERMELİDİR.
ahmet yasin dursun       tehlikeli oyunlar oynanıyor   25 Ocak 2012 Çarşamba 12:00
1.BASİT BİR BAKANLAR KURULU KARARIYLA MİLLİ EGİTİM MÜFREDATINA GİREN EGİTİME ZERRE KATKISI OLMAYAN BİR MİLLİ GÜVENLİK DERSİNİ DAHİ 33 YIL SONRA KALDIRABİLMEK BİR BAŞARI DEGİL İHMALİN İLGİSİZLİGİN PERLEMENTER REJİMİMİZİN NE DENLİ YAVAŞ HAREKET ETTİGİNİN GÖSTERİR ÖNEMLİ BİR AYRINTIDIR. 2.FRANSA MECLİSİNDE ONAYLANAN ERMENİ YASA TARASISI 2030 ORTADOGUYU YENİDEN DİZAYN ŞEKİLLENDİRMENİN AYAK SESLERİ OLARAK DEGERLENDİRİYORUM.ARAP BAHARI VE SONRASI YAŞANACAK OLAYLAR BİZİ TEGET GEÇECEK GİBİ GÖRÜNMÜYOR
» Tüm yazarları göster KÖŞE YAZARLARI  
Çok okunanlar Çok yorumlananlar
» ELAZIĞSPOR: 3 İ. GÜNGÖREN: 2
» SİYASETİ DİZAYN PLANIDIR
» DSİ BÖLGE MÜDÜRLÜĞÜNE ATAMA
» MAÇIN ARDINDAN NE DEDİLER
» SONUÇLAR ELAZIĞSPOR’A YARADI
» Kadro Hareketi'nin bereketi
» Sevgi-Der'den basınla tanışma toplantısı
» İSRAFİL TOP MHP MERKEZ İLÇE BAŞKANLIĞA ADAY
» Sevgi-Der'den basınla tanışma toplantısı
» ELAZIĞSPOR: 3 İ. GÜNGÖREN: 2
» Ustalık Yetki Belgesi Kursu
» Tüm yazarları göster ALINTI YAZILAR  

bayrak



                                      
El-aziz Gazetesi-Ve Zafer Yakındır...
Telefon: 0424.238 01 31
Eposta: osmangurses23@hotmail.com