Başbakan Erdoğan’ın “dindar nesil” istemi ses getirdi
Başbakan Erdoğan’ın “dindar nesil yetiştireceğiz” şeklindeki açıklamaları, gazetemiz El-Aziz’in geçen haftaki “Rejimin paganist ideolojisi ritüelleri bir bir kaldırılıyor; Türkiye yeniden İslam’a dönüş yolunda” manşetimiz ile adeta örtüştü…
İçerisinde “İsrail laik değil, bir din devletidir” sözlerinin de yer aldığı konuşmaya en büyük tepki içimizdeki İsraillilerden, Sabetayist Yahudi çevrelerden geldi. Biz çocuklarımız dindar yetiştirilsin istemiyoruz diye yaygara koparan istemezükçülerin Yahudi kimliklerini gizleyip Müslüman görüntü veren Sabetayistler olması dikkat çekti.
Başbakanın sözlerini çarpıtarak demagojik eleştirilerine hedef yapan Sabetayist Yahudi unsurların bir diğer özellikleri ise Osmanlı Devleti’ni yıkarak yerine kurdukları Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesi temsilcileri olmalarıdır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’ni, Osmanlı Devleti’ni yıkan Sabetayist-Mason İttihat ve Terakki Fırkası kadroları kurdu. CHP’yi kuran kadroların da tamamı İttihatçı idi…
Başkent İstanbul İngilizlerin, Anadolu illeri müttefiklerinin işgalleri altında iken, Müslüman aydınların ve dini liderlerin yürüttükleri yerel direnişleri kontrolleri altına alabilmek için işbirlikçileri aracılığıyla İslam adına başlattıkları muvazaalı kurtuluş savaşı nihayet hedefine ulaşmıştı.
Haçlı müttefik ordularının verilen talimatla işgallerine son verip boşalttıkları Anadolu illerini Ankara Hükümet Kuvvetlerine terk etmeleriyle mucizevî bir zafer kazanıldığı, düşmanın püskürtüldüğü propagandası yapılarak milletin işbirlikçilere coşkulu bir bağlılık ve itaat göstermeleri sağlandı.
Ardından ilan edilen cumhuriyetle birlikte maskelerini indiren işbirlikçi yönetim, işgalcilerin himayesi ve desteği ile büyük Müslüman çoğunluk üzerinde bir zümre oligarşisi kurdu. İsmet İnönü’ye Lozan Konferansında danışmanlık yapan Mısırlı haham Haim Nahum kılavuzluğunda kurulan hile rejimi ve köle düzeni ile 1000 yıllık Selçuklu- Osmanlı İslam Medeniyeti karşıtı, inkârcı, ırkçı, paganist bir devlet ve toplum oluşturuldu.
İşbirlikçi yönetim, Haçlı işgalcilerin dikte ettikleri İslam’dan irtidat, değiştirme ve dönüştürme amaçlı uygulamaları devrim diye Müslüman Milletimize dayatıp hayata geçirerek, İslam’dan uzaklaştırılan halktan mürtet bir kitle, ardından da resmi ideolojiye dayalı tek tip bir paganist toplum oluşturmaya çalıştı.
İttihatçı kadroların kurduğu sosyalist Baas Partilerinin prototipi tek partili CHP diktatörlüğü, 2.Dünya Savaşı bitiminde1945’te yapılan Yalta Konferansında alınan kararlar sonucu Türkiye’nin Batı Bloku içinde bırakılması üzerine çok partili sisteme geçmesi istendiğinde mecburiyet karşısında CHP’den ayrılan bir grup İttihatçı DP’yi kurdu.
Yalta Konferansında, 1. ve 2. Dünya Savaşlarının muzaffer galibi İngiltere’yi diskalifiye eden Dünya Siyonizm’i, kurduğu Birleşmiş Milletler çatısı altında oluşturduğu iki kutuplu dünya liderliğini ABD ve SSCB arasında paylaştırdı. Batı Bloku içinde yer verilen tüm ülkelerde olduğu gibi Türkiye de çok partili sisteme geçmek zorundaydı.
Bu şekilde kurulan hile rejimi ve köle düzeninin dayatma yerine topluma demokratik yöntemlerle benimsetilmesi süreci başlatıldı. Doğu Bloku içinde yer verilen ülkelerde ise tek partili komünist ve sosyalist rejimler oluşturuldu.
Çıkardığı üst üste iki dünya savaşında on milyonlarca insanın ölümüne, başta Türkiye bütün İslam ülkelerinin Haçlılar tarafından istila ve işgal edilerek sömürgeleştirilmesine yol açan Siyonizm; hava bombardımanlarıyla yıkılan şehirlerde insanlığa tarih boyunca görmediği en büyük, en kapsamlı ve en trajik felaketleri yaşattı.
İlk kez atom bombalarının kullanıldığı, şehirlerin kitlesel olarak imha edildiği korkunç savaş bitince, dünyadaki 4 imparatorluk da ortadan kalkmış oldu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Rus Çarlığı, son olarak da Yalta Konferansında üzerinde güneş batmayan Büyük Britanya İmparatorluğu tasfiye edildi.
Böylece tüm dünya Siyonizm’in kontrolüne girince Filistin toprakları üzerinde Birleşmiş Milletlerin aldığı ilk kararla Yahudi devletinin kurulduğu ilan edildi.
Siyonizm’in tüm yeryüzüne hâkim olmasını sağlayan bütün bu gelişmelerin ve olağanüstü olayların tamamı 20. Asrın ilk yarısında İnsanlığa tarihinin en uğursuz, en kanlı, en belalı, en ıstıraplı dönemi yaşatılarak gerçekleştirildi.
Bu nedenledir ki 20. Asır, bütün peygamberlerin ümmetlerini korkutup şerrinden sakındırmak adına Allah’a sığındıkları lanetli DECCAL dönemidir. Son Peygamber Hz. Muhammed (SAS) bir hadiste Deccal Yahudi’dir buyurarak mucizevî şekilde ümmetine ve tüm insanlığa Siyonizm tehlikesinden söz edip, dikkatleri çekmeye yönelik ayrıntılı bilgiler vermiştir.
Tüm insanlığı inkâr ve zulüm karanlığı içerisine sokup her türlü sapkınlığı yaşatan Deccal Siyonizm için, Bediüzzaman Hazretleri “Şu hâlihazır asır kurûnu ûlanın bütün melaînini def’aten kusuyor” (Şu 20. Asırda insanlık geçmiş tüm sapkın kavimlerin işledikleri lanetli sapkınlıkları aynı anda bir arada yaşıyor) diyordu.
Ümmetlerini Deccal’ın zulmü, küfür ve inkârı ile korkutarak sakındırmaya çalışan peygamberlerin hepsi aynı zamanda Deccal’ın inkârcı güçleri ile mücadele edip kurduğu zulüm düzenini yıkacak olan kurtarıcı, yani BEKLENEN MEHDİ ile de müjdelemişlerdir.
Keza son Peygamber Hz. Muhammed (SAS) ahir zamandaki DECCAL fitnesinden söz ederken o fitneyi ortadan kaldırıp ikinci bir Asrısaadet ve Altın Çağ yaşatacak olan Beklenen Mehdi’den de söz etmiştir.
Hz. Âdem’den itibaren bütün peygamberler, rabbaniler ve müminler Deccal’dan ve onun şerrinden koruması; müjdelenen Mehdi yanında yer alıp birlikte olmayı nasip etmesi için Allah’a dua ederek yalvarmışlardır. Çünkü dünya tarihinin en büyük fitnesinin Deccal ve Beklenen Mehdi dönemlerinde yaşanacağı bütün semavi dinlerde yer almıştır.
Şimdi, Siyonizm Deccal’ının kurduğu iki kutuplu dünya hâkimiyetinin Beklenen Mehdi tarafından nasıl yıkılmakta olduğunu, Türkiye’nin nasıl İslam Âleminin lideri bir dünya gücü olma yolunda bu noktaya geldiğini ve Başbakan Erdoğan’ın yaptığı açıklamaların arka planını birlikte incelemeye çalışalım…
Konuya girmeden önce anlaşılmasını kolaylaştırmak açısından bir hususu açıklamak gerekiyor ki o da şudur: En muazzam olaylar bile yaşanırken başlangıçta şahit olanlar tarafından kolay fark edilip mahiyeti bilinemez.
Örneğin, 14 asır boyunca yeryüzünü şekillendiren, nice büyük orduların, büyük devletlerin, büyük imparatorlukların, muhteşem medeniyetlerin kurulmasına neden olan Yüce İslam’ın azametini; onu tebliğ eden Peygamber Hz. Muhammed (SAS)’i, yol arkadaşı Hz. Ebubekir ile Hicret ederken, yolu üzerindeki Sevr Mağarasında saklandıklarında görenler tasavvur edebilirler miydi?
Keza, 1626-1676 yılları arasında yaşayan İzmir doğumlu kabalist Haham Sabetay Sevi, kendisini Osmanlı Devleti’ni yıkıp bir Yahudi devleti kuracak Mesih ilan ederek başlattığı isyan bastırıldı ve tutuklanarak idama mahkûm edildi…
Ancak yalandan Müslüman olarak ipten kurtulduktan sonra Sabetayist denilen özde Yahudi sözde Müslüman, kabalist ilkelerle okült bir cemaat kurdu…
Selanik’e toplanarak yerleşen o cemaatin mensupları asırlar sonra gizli bir siyasi örgüt olarak İttihat ve Terakki Cemiyetini kurdular. Bu cemiyet nihayet Selanik’te oluşturduğu Hareket Ordusunu trenle başkent İstanbul’a intikal ettirip Padişahın Sarayını kuşatarak Sultan II. Abdülhamit’i tahttan indirdi.
Böylece yönetimini bir dizi darbe, suikast, siyasi komplo sonucu ele geçirdikleri Osmanlı Devleti’ni Siyonizm’in çıkardığı Birinci Dünya Savaşına sokan Sabetay Sevi Cemaati mensubu İttihatçılar; birçok cephede birden savaştırarak dağıtıp ortadan kaldırdılar; bakiyesi üzerinde bir gizli Yahudi devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdular.
Sonuçta, kendisinin Mesih olduğunu söyleyen Sabetay Sevi’nin müritleri Osmanlı Devleti’ni yıkıp Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdular! Sabetay Sevi’nin bir Yahudi Mesih’i olduğu asırlar sonra ortaya çıkıp kanıtlanmış bulunuyor! Oysa Osmanlı Devleti onun oluşturduğu tehlikeyi bertaraf ettiğini zan ediyordu!
Yahudiler için kurtarıcı Mesih olan Sabetay Sevi Müslümanlar için ise bir deccaldır. Hadislerde de birçok deccal ve mehdi çıkacağı, bunlardan birinin Büyük Deccal, birinin ise Büyük Mehdi olduğu bildirilmektedir.
Zaten konuya ilişkin hadislerde çelişki gibi gözüken hususlar, bu hadislerin tarif ettiği deccalların ve mehdilerin hangisi olduğunun bilinip ayırt edilememesinden kaynaklanmaktadır.
Hicri 13. Asrın Müceddidi olduğunu eserlerinde belirterek birçok delillerle kanıtlayan Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Beklenen Büyük Mehdi’nin “pişdarı”, yani öncüsü, habercisi olduğunu da eserlerinde bildirmektedir. Aynı zamanda Siyonizm tarafından oluşturulan materyalist ideolojilerin sapık görüşleri karşısında iman hakikatlerini açıkladığını ve Deccal rejimi karşısında fikri mücadele verdiğini de açıkça belirtmektedir.
Cumhuriyet devrimlerinden ve uygulamalarından açıkça deccalın inkârcı tahribatı diye söz eden Bediüzzaman Hazretleri, Kur’an hakikatlerini anlatarak bu kitlesel irtidat olayı karşısında Müslüman halkın imanını kurtarma görevini ifa ettiğini birçok eserinde sarahaten ifade etmektedir.
Kışın ortasında bahar gelemeyeceğini, çalışmalarının sadece kişilerin imanlarını kurtarmakla sınırlı olduğunu belirten Bediüzzaman Hazretleri, kendisinin Mehdi olduğunu söyleyen müntesiplerini tam bir katiyetle, kararlılıkla reddedip böyle baki hakikatler benim gibi mağlup edilebilir fani kişilere bina edilemez demektedir.
Bediüzzaman Hazretleri bu sözleriyle baki hakikatlerin gerçek temsilcisi olan Beklenen Mehdi’nin hadislerde bildirildiği gibi önüne dağlar gibi engeller çıkarılsa da engellenemeyeceğini, asla mağlup edilemeyeceğini, hakkın üstünlüğünü sağlayıp hâkimiyetini gerçekleştireceğini anlatmış olmaktadır.
Bediüzzaman Hazretleri’nin kışın ortasında bahar gelmez demesine karşın, Erbakan her bahar bir çiçekle başlar diyerek; Dünya Siyonizm’i ve onun Türkiye’deki temsilcisi hile rejimi ve köle düzeni karşısında İslam’ın Baharını başlatarak sonunda Millî Görüş’ü iktidar yapmıştır.
Erbakan’ın bizzat kurduğu partilerin çeşitli koalisyonlarda hükümet ortağı olmasıyla sadece Millî Görüş iktidar olmuş değildir. Asıl yetiştirdiği siyasi kadroların kurduğu partilerin tek başına iktidara gelmeleri ile hile rejimi ve köle düzenine büyük darbeler indirmiş, büyük bir değişim ve dönüşümü hayata geçirmiştir.
Millî Görüş’ün siyasete kazandırdığı Turgut ve Korkut Özal kardeşlerin 12 Eylül 1980 askeri darbe sonrası kurduğu, üst üste iki dönem tek başına iktidar olan ANAP döneminde Türkiye, Sabetayist Oligarşi tarafından oluşturulan ekonomik şablonu parçalayarak dünyaya açılmış ve muazzam bir değişim, dönüşüm gerçekleştirmiştir…
Keza, 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecinde Millî Görüş içerisinde yetişen ve çok önemli konumlara gelen Tayip Erdoğan ve arkadaşları tarafından kurulup tek başına iktidar olan, halen 3. Dönem iktidarını yaşayan AKP döneminde ise Sabetayist Oligarşinin oluşturduğu sermaye, medya, siyaset kuruluşları ve yüksek devlet kurumları ele geçirilmiştir.
Nihayet içeride ve dışarıda millî çıkarlarını esas alan, bölge ülkelerinin ve toplumlarının yararlarını gözeten bağımsız ve özgün politikalar izleyebilen bir Türkiye Erbakan hayatta iken oluşturulmuştur. Türkiye bugün artık bölge lideri bir küresel güç olmayı başarıp hiçbir şekilde geri döndürülemez bir noktaya getirilmiş bulunuyor.
Dünya Siyonizm’inin uzantısı Ergenekon derin devleti mensuplarını yargı önüne çıkartıp tutuklatan Türkiye, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrası oluşturulan hile rejimi ve köle düzeni kurum ve kuruluşlarını ele geçirip ıslah ederken hızlanan toplumsal değişim ve dönüşüm sürecinde zihniyette de köklü bir devrime hazırlanmaktadır.
Batılı Haçlı ülkelerin Birinci Dünya Savaşı’nda işgal ederek oluşturdukları yönetime devrim adına dayattıkları, Müslüman Milletimizi inkârcı, materyalist, paganist zihniyetle değiştirip dönüştürme hareketi ile gerçekleştirilen tarihi kırılma yeniden İslam’a dönüşle onarılarak 1000 yıllık Osmanlı ve Selçuklu İslam Medeniyeti bütün Müslüman ülke ve toplumları kapsayacak şekilde diriltilmektedir.
Erbakan’ın daha ilk günden itibaren Dünya Siyonizm’i ve Türkiye’deki uzantısı hile rejimi ve köle düzeni karşısında adeta savaş ilan ederek başlattığı Millî Görüş hareketi çok yönlü bir mücadele ile başarılarak bu güne geldi…
Erbakan’ın başlattığı Millî Görüş davası, Dünya Siyonizm’i ve onun yerli uzantısı Türkiye’deki hile rejimi ve köle düzeni tarafından hiçbir zaman asla engellenemedi, mağlup edilemedi ve yolu kesilemedi…
Erbakan ve Millî Görüş hareketi; ne zaman mağlup edildiği zannedildiyse galip geldi, ne zaman kökü kazındı denildiyse kök saldı, ne zaman engellendi ise asıl atılımlarını o zaman gerçekleştirdi ve ne zaman küçüldüğü, tehdit ve tehlike olmaktan çıktığı düşünüldüyse o zaman hâkimiyetini tesis etti…
Erbakan hile rejimi ve köle düzeni karşısında hiçbir zaman bildik yollar, yöntemler kullanmadı… Gün görmedik, yakası açılmadık karşı hileler yaptı, tezgâhlar kurdu. Çoğu zaman da kendi planını düşmanının planı içinde onun çabası, emeği, harcamaları ve imkânları ile gerçekleştirdi. Allah hile yapanların en hayırlısıdır mealindeki ayetin gereğini hakkıyla yerine getirdi…
Erbakan’ın en çok kullandığı bir yöntem de Siyonizm ve onun yerli uzantısı hile rejimi ve köle düzeni yönetimini, biri diğerinden beter iki seçenek karşısında bırakıp ölümlerden ölüm beğendirmesi olmuştur. Bunu sadece Türkiye bazında değil küresel bazda da gerçekleştirdi…
Millî Selamet Partisi’nin 1978’de Ankara Yukarıayrancı Semtinde yaptığı bir seminerde Erbakan’ın şu ifadelerine 105 katılımcı ile birlikte bizzat şahit olmuştuk:
“Generallerle her gece beraberiz… ‘Bu ülkeyi senden başkasına teslim etmeyeceğiz’ diyorlar. Onlara diyorum ki; ülkeyi bana teslim etseniz 3 gün kalmaz Yahudi benden geri alır. Öyle bir gün teslim alacağım ki artık Yahudi geri alamayacak. Allah’ın inayeti ile SSCB’yi de ABD’yi de karton gibi yırtacağız!”
Peki, Erbakan bunu yaptı mı; yaptıysa nasıl yaptı?
Erbakan, aynı seminerde İttihat ve Terakki Cemiyetinin nasıl ordu içerisinde gizli bir siyasi örgüt olarak kurulduğunu ve hangi yöntemlerle Osmanlı Devleti’ni ele geçirdiğini, mevcut hile rejimi ve köle düzeninin nasıl kurulduğunu uzun uzun anlatmıştı. Ardından biz de aynı şekilde Türkiye’nin yönetimini ele geçirip milletimizi 1000 yıl olduğu gibi yine dünya lideri yapacağız, Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya kuracağız demişti…
Erbakan bunun için ilk önce 27 Mayıs 1960 askeri darbesi sonrası hiyerarşisi altüst edilen, her gün bir darbe girişimine sahne olup birçok farklı cuntanın kurulduğu ordu içerisinde millî derin devlet çekirdeğini oluşturan bir örgüt kurdu. Ancak bunu tamamen bağımsız ve amaçları belirlenmiş bir örgüt olarak değil, güç ve iktidar elde etmeyi arzulayan ABD tandanslı bir klik şeklinde kurdu…
9 Mart 1971 Günü sosyalist bir darbe yapıp Ecevit’i şef yapmayı planlayan cuntayı, Erbakan’ın oluşturduğu ekip dağıttı ve 3 gün sonra 12 Mart Muhtırasını verdi. Bu örgütü Bülent Ecevit sonra Başbakanlığı sırasında kontrgerilla diye niteleyip NATO’ya şikâyet etti…
12 Mart 1971 Muhtırası ABD desteğini arkasına almayı başardı. Bu yüzden Nihat Erim tarafından kurulan 12 Mart Hükümetine tıpkı Kemal Derviş gibi ABD’den iki teknokrat Başbakan Yardımcısı gönderildi: Sadi Koçaş ve Atilla Karaosmanoğlu.
Ancak nihayet 12 Mart Muhtırasının arkasında Erbakan olduğu anlaşılınca imza atan generallerden Genelkurmay Başkanı Faruk Gürler’in Cumhurbaşkanlığı adaylığı Demirel-Ecevit ittifakı sayesinde hüsranla sonuçlandı ve yerine bir Sabetayist olan Fahri Korutürk seçildi…
12 Mart Muhtırasında imzası bulunan bir diğer general olan eski Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur da Fahri Korutürk’ün süresi dolduğunda CHP’den aday gösterildiği halde yine Ecevit-Demirel işbirliği ile Cumhurbaşkanı seçilmesi engellendi.
Erbakan’ın vefatından bir süre önce bir sohbet sırasında “Biz Millî Selamet Partisi olarak Muhsin Batur’a oy verdik ama Ecevit oy vermedi” dediğini Zaman Gazetesi manşetten haber yaptı…
Demirel-Ecevit ikilisi 12 Mart Muhtırasını veren ordu içerisindeki odağı tasfiye ve Erbakan’ı siyasi arenada diskalifiye etmek için ABD tarafından 12 Eylül 1980 darbesinin planlandığını biliyordu…
Bunu, Erbakan da ordu içerisindeki adamları aracılığı ile biliyordu. Bu yüzden Muhsin Batur’u destekleyip aslında seçilmesini engellemek istiyordu. Çünkü Erbakan ABD’nin planladığı 12 Eylül 1980 darbesini her gece beraberiz dediği generaller aracılığıyla tıpkı 12 Mart 1971’de olduğu gibi kontrolüne geçirmeyi planlıyordu…
Zaten bir askeri darbe olmadan, oy trendi aşağıya doğru gitmeye başlayan MSP’nin artık mevcut şartlarda iktidar olamayacağı ortadaydı. Kaldı ki daha kuruluş aşamasında üst düzey yönetimine yerleştirilmiş bulunan Sabetayist kadrolar yüzünden MSP tek başına iktidar bile olsa bir şey yapamayacağını da biliyordu.
Ancak Erbakan yüzünden demokratik mekanizma işlemez olmuştu, bu yüzden askeri darbe karşı taraf için de kaçınılmazdı. Özellikle de millî derin devletin tasfiyesi için bu mutlaka gerekliydi.
12 Eylül 1980 öncesinde darbe ortamı hazırlayanlar ABD ve içerideki işbirlikçileriydi. Köşe yazarları açıkça Erbakan’ın rayından çıkardığı demokrasi treni askeri müdahale ile rayına oturtulacak, Demirel-Ecevit ikilisinin siyaset yapacağı bir arena oluşturulacak ve ordu kışlasına geri dönecek mealinde yazılar yazıyorlardı. Zaten darbe göstere göstere geliyordu, bilmeyen yoktu.
Bu yüzden sermaye, sağcı ve solcu medya, sağcı ve solcu işçi sendikaları, ABD ve SSCB yanlısı olarak bilinen tüm çevreler önce orduyu darbe yapmaya birlikte çağırdılar, sonra da desteklediler; ama bir yere kadar: Kenan Evren, bu tencereyi güçbelâ temizledik onu kirletenlere yeniden verecek değiliz diye Sivas Mitinginde konuşuncaya kadar!
Çünkü 12 Eylül askeri yönetimi artık tamamen Erbakan’ın kontrolüne girmişti… Bunun üzerine tüm sağcı ve solcu çevreler, başta Demirel-Ecevit ikilisi bu kez 12 Eylül askeri yönetimine karşı çıkıp savaş açmaya, ateş püskürtmeye başladılar…
Bu süreçte birinci parti konumunda bulunan Ecevit’in CHP’si ile ikinci parti konumunda bulunan Demirel’in AP’sinin tabanları dağıtılarak 12 Eylül Darbesinin Başbakan Yardımcılığına getirdiği Turgut Özal liderliğinde kurulan ANAP tek başına iki dönem iktidar oldu, gerçekten Türkiye’ye çağ atlattı!
Bu durum karşısında ABD ve SSCB yanlısı sağcı ve solcu tüm işbirlikçi çevreler ANAP iktidarına karşı bir şer ittifakı kurup yüklendikçe yüklendiler. Erbakan da deşifre etmemek için ANAP muhalifi bir tutum sergiledi.
Sonunda Turgut Özal Çankaya’ya çıktı, ANAP Mesut Yılmaz tarafından ele geçirildi. Bunun üzerine Erbakan Refah Partisi’ni şaha kaldırıp birinci parti yaptı ve nihayet Refah-Yol koalisyonu ile 54. Hükümeti kurup Başbakanlık koltuğuna oturdu…
Aslında ordu içerisindeki millî derin devlet odağının tasfiyesinin ancak bir askeri darbe sürecinde gerçekleşebileceği, bunun için de Refah Partisi’nin tek başına iktidar olması isteniyordu. Çünkü bu takdirde Refah Partisi üst düzey yönetimi içindeki mutemet demirbaş işbirlikçi kadro da gereken desteği içeriden verecekti…
Bunu bildiği için Erbakan daha 1993 yılında Günaydın Gazetesi adına kendisi ile bir röportaj yapan Aytunç Altındal’a hasımlarımız bizi iktidar yapmak istiyor demişti!
Peki, 12 Eylül 1980 sonrası süreçte Erbakan’ın kontrolüne giren Türkiye, dünya siyasetini nasıl etkiledi?
Bediüzzaman Hazretleri Beklenen Mehdi konusunu anlattığı bölümün başında şöyle yazıyor: Terazinin her iki kefesine birer dağ konulup dengelenirse bir batman ağırlık o iki dağı aşağı indirip yukarı kaldırabilir.
Erbakan Türkiye’nin iç siyasetinde dağ gibi iki parti olan CHP ve AP ile oluşturulan tüm dengeleri bir batman mesabesindeki MSP ile alt üst edip bozdu. Bu yüzden dedikleri gibi demokrasi treni raydan çıktı. Dünya Siyonizm’i sonunda askeri darbe yapmak zorunda kaldı. Erbakan askeri darbeyi kontrolüne geçirip daha hızlı, daha büyük bir değişim ve dönüşüm gerçekleştirdi…
Şimdi de aynı yöntemi küresel siyasette kullanacaktı. Bu kez derin yönetimini ele geçirdiği Türkiye bir batman ağırlık, buna karşın ABD ve SSCB’nin oluşturduğu iki kutuplu dünya terazisindeki iki dağ mesabesindeydi…
Erbakan Türkiye üzerinden İslam Konferansı örgütünü aktif hale getirip ABD ile SSCB arasındaki muvazaalı soğuk savaş sürecini zora sokmaya başladı. Türkiye’de Demirel-Ecevit liderliğinde AP ile CHP arasındaki muvazaalı sağ-sol kavgası giderek şiddetlenmek zorunda kalmış ve hızlanarak Erbakan’ın tabiriyle krank milini kırmıştı. Şimdi de ABD ile SSCB arasındaki muvazaalı soğuk savaş Erbakan’ın derin yönetimindeki Türkiye’nin manipülasyonları ile kaçınılmaz şekilde bir sıcak savaşa dönüşebilirdi…
Bu yüzden, Dünya Siyonizm’i, Türkiye’de başına gelenin küresel ölçekte de başına gelmemesi için tez elden tedbir alıp iki kutuplu dünya sistemine son vermek ve tek süper güç liderliğinde bir Yeni Dünya Düzeni kurmak durumunda kaldı.
Bu amaçla ilk önce soğuk savaşa son verilip detant( yumuşama) süreci ilan edildi. ABD ve NATO Paktının desteği ile SSCB ve Varşova Paktı kontrollü, planlı şekilde dağıtıldı. Rusya Federasyonu kuruldu. Her şey tam planlandığı gibi olmasa da ABD ve Batı ittifakı durumdan hiçbir şekilde yararlanma cihetine yönelmediler, sadece destek verip seyirci oldular. Rusya Federasyonu da hiçbir şekilde ABD’nin tek süper güç olmasına karşı çıkmadı, sessizce sürece yardımcı oldu ve izledi.
Aslında Erbakan, Dünya Siyonizm’ine ölümlerden ölüm beğendirip iki seçenek sunduysa bile asıl istediği tek kutuplu bir dünya düzeni ile muhatap olmaktı. Nitekim tek süper güç ABD liderliğindeki Yeni Dünya Düzenini erken doğumla çok kolay malul hale getirdi.
Erbakan her zaman Dünya Siyonizm’inin ne yapmak istediğini ta baştan bilir ve karşı tezgâhını hazırlardı…
Erbakan Başbakanlığındaki 54. Hükümete yönelik 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecini çok önceden bildiği için hazırlıklıydı. Asıl amaç ordu içerisindeki millî derin devlet yapılanmasının kökünü kazımak olduğu için BU KEZ SİLAHSIZ KUVVETLER diye işe başlandı…
Erbakan, gayet şık bir demokratik manevra ile Başbakanlığı 28 Şubatçılara bıraktıktan sonra millî derin devlet dümenine geçti ve kısa sürede sermaye, medya, siyaset, sivil toplum kuruluşları ve askeri bürokraside büyük tasfiyeler gerçekleştirdi. Demokratik yöntemlerle 50 yılda yapılabilecek işleri birkaç yıl içerisinde gerçekleştirdi…
28 Şubat’ın yol açtığı ekonomik kriz ve siyasi kaos nedeniyle Borsası yükselen Millî Görüş’ün 5. Partisi Saadet’in iktidar olma potansiyeli ortaya çıkınca bunu önlemek için ANAP örneğindeki gibi AKP formülü uygulamaya sokuldu. Erbakan da buna olabilecek her türlü katkıyı yaparak AKP’nin tek başına iktidar olmasını sağladı.
Ancak Dünya Siyonizm’i, daha önce ANAP’ın iktidar olunca Erbakan tarafından millî derin devlet aracılığıyla kontrol altına alındığını görmüş ve aynı oyuna tekrar gelmemek için elini çabuk tutmak zorundaydı.
Bu yüzden AKP iktidarı tek bir kez kullanılacaktı: 1 Mart Tezkeresi ile ABD’nin Kuzey’den Irak’a girmek bahanesiyle Türkiye’yi işgal senaryosunu gerçekleştirmesi için!
Bunun için Pentagon Nevada Çölü’nde Türkiye’yi işgal senaryosu ile tarihinin en büyük tatbikatını yapmış ve bu medyada büyük yankılar uyandırmıştı.
Millî derin devlet tarafından milletvekilliği engellenen Recep Tayip Erdoğan AKP tek başına iktidar olunca ABD’yi ziyaret etmiş, Beyaz Saray’da devlet başkanları protokolü ile karşılanmıştı. O da Pentagon’un Türkiye üzerinden Irak’a kuzeyden girmesi için yardımcı olmaya söz vermişti…
Nitekim TBMM’den geçen Birinci Tezkere üzerine hava üslerindeki pistler büyük uçaklar inebilsin diye uzatılmış, limanlar büyük gemiler yanaşabilsin diye derinleştirilmiş, Güneydoğuda Pentagon güçleri konuşlansın diye 80 bin kişilik ordu için arazi kiralanıp bedelleri peşin ödenmişti. Böylece 800 milyon $ harcama yapıldığı medyada yer almıştı.
Siyonizm Türkiye’yi dostça işgal etmek için tüm tezgâhlarını kurarken, millî derin devlet yönetimini elinde tutan Erbakan da karşı tezgâhını hazırlıyordu…
Pentagon artık 1 Mart Tezkeresi’nin geçeceğini çantada keklik gördüğünden güçlerini İskenderun Körfezi’ne yığmış karaya çıkmak için sabırsızlanıyordu…
Ama o da ne? Tüm dünyanın yüreğini hoplatıp ağzına getiren bir hayret karşısında TBMM’den 1 Mart Tezkeresi geri dönmemiş miydi?
Durumun iç yüzünü bilmeyenler ezberlerine dayanarak ne var bunda yeni bir tezkere hazırlanır, gibi alışıldık yoldan çözüm önerileri yaparken; çok geçmeden durumun tüm vahameti anlaşılmıştı… Dünyanın büyüyen gözlerle ve heyecanla izlediği, artık kaçınılmaz olan yapıldı: Pentagon aslında hesapta olmayan Irak’ın işgaline eli mahkûm olarak; en riskli şekilde, Süveyş Kanalı’ndan dolanıp Güneyden, Basra Körfezinden başladı!
ABD’yi ister istemez Irak’ı işgal ederek batağa saplatarak tuzağa düşüren Türkiye paçayı kurtarmış bir büyük badireyi atlatmıştı…
Yeni Dünya Düzeni kurmaya soyunan tek süper güç ABD ile müttefikleri ise Irak bataklığında, önce gerilla düzenine geçen Saddam’ın Cumhuriyet Ordusu, o tükeninceye kadar da gelip yetişen El-Kaide’nin uluslar arası İslami gerillaları tarafından evire çevire dövülecekti…
Böylece ABD Irak’ta süper güç konumunu da, Yeni Dünya Düzeni iddiasını da, Büyük Ortadoğu Projesi hayalini de bırakıp zelil ve müflis şekilde çekilmek durumunda kalacaktı…
İşte eğer Türkiye şu anda bölge lideri ve küresel bir güç olarak dünya sahnesine çıktıysa Erbakan tarafından Dünya Siyonizm’ine kurulan bu tezgâh sayesinde mümkün oldu!
Ondan sora tıpkı Başbakan Özal liderliğindeki tek başına ANAP iktidarında olduğu gibi Başbakan Erdoğan liderliğindeki tek başına AKP iktidarının da millî derin devlet kontrolüne girmesi hiç zor olmadı.
Ardından Siyonizm’in Türkiye’deki kadim derin devleti Ergenekon hakkında soruşturma başlatılıp yargı önüne çıkartıldı. Böylece Siyonizm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yenilgiye uğratılıp beli kırıldı… Irak ve Afganistan işgallerinde yapılan astronomik harcamalar yüzünden çıkan küresel ekonomik kriz de tuzu biberi oldu…
Şimdi ise toplumsal değişim ve dönüşüm, geldiği bugünkü noktada cumhuriyet devrimleri tortularının temizlenerek 1000 yıllık Selçuklu-Osmanlı İslam Medeniyetinin diriltilip Yeniden Büyük Türkiye liderliğinde Yeni Bir Dünya ve Adil Düzen kurulması safhasını hızlandırılmış bir şekilde yaşıyoruz.
Ve şimdi soralım ehli izan, ehli vicdan ve feraset sahibi müminlere: Bütün bunları 40 yıllık Millî Görüş mücadelesi içerisine sıkıştırıp gerçekleştiren Erbakan Beklenen Mehdi mi; değil mi?
Hayır, değil; diyen biraz daha beklesin: Nasılsa her şey daha açık ve seçik, çok yakında ortaya çıkacaktır. Hiç aceleye gerek yok!
Sayı: 694





































