Karakter Boyutu A A A
SİYASETİ DİZAYN PLANIDIR
22 Şubat 2012 Çarşamba 23:58

Polisin KCK operasyonlarında ele geçirdiği belgeler üzerine özel yetkili savcının MİT Müsteşarına ve bazı eski mensuplarına yönelik başlattığı soruşturma nedeniyle AKP iktidarı ile Fethullah Hoca Efendi Cemaati karşı karşıya gelerek kamuoyu önünde şimdiye kadar hiç olmadığı şekilde tartıştı.

Cemaat-iktidar kapışması Başbakan Erdoğan sonrasına yönelik

SİYASETİ DİZAYN PLANIDIR

Polisin KCK operasyonlarında ele geçirdiği belgeler üzerine özel yetkili savcının MİT Müsteşarına ve bazı eski mensuplarına yönelik başlattığı soruşturma nedeniyle AKP iktidarı ile Fethullah Hoca Efendi Cemaati karşı karşıya gelerek kamuoyu önünde şimdiye kadar hiç olmadığı şekilde tartıştı.

Tartışmanın volümü düşmeye başlayıp alt düzeyde devam ediyor olsa bile araya giren evlat acısı ve kuyruk acısı unutulacak gibi değildir. KCK operasyonlarını yürüten 12 emniyetçiyi görevinden alıp başka yerlere tayin etmekle başlayıp MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı Başbakan himayesi altına alan bir yasa değişikliğinin şipşak Meclis’ten çıkartılması, Cumhurbaşkanının anında onaylaması ile biten ilk raunt AKP iktidarı lehine sonuçlanmış gözükse de Cemaati nakavt etmiş değil, hamur daha çok su götürür.

Ergenekon cephesinde, yaşananlar AKP iktidarı bizi bitirdi şimdi sıra iç koalisyon ortaklarına geldi şeklinde değerlendirilirken Cemaat kanadı iktidara yönelik akıllı olalım, ortak düşmanımızı sevindirmenin âlemi yok diye şimdilik uyarıda bulunmaktadır. Ancak uyarılar kâr etmez ve bıçak kemiğe dayanacak olursa cemaatin yapacakları 10 yıllık AKP iktidarının sonunu getirebilir!

Ergenekon cephesinin yaşananları iktidar-cemaat kapışması olarak değerlendirmesi önemlidir. Çünkü bunu en iyi o cephe bilir. Demek istiyorlar ki bu hamleyi biz yapmadığımıza göre cemaat yapmıştır. Zaten Cemaatin iktidara karşı henüz meydan okumasa da açıkça gardını almış olması bu tespiti teyit etmektedir.

Bu gelişmeleri merkeze alan değerlendirmelere baktığımızda hiçbirinin de sağlıklı, tutarlı olmadığı realitesi ile karşılaşıyoruz. Türkiye’nin yakın tarihinde olup bitenler hiçbir zaman doğru anlaşılarak kavranamadığı gibi bu yeni girilen dönemdeki yaşananlar da isabetli değerlendirilemiyor.

Ne var ki yakın tarihe ilişkin şimdiye kadar olup bitenler hep dışarıdan yorumlanıp Türkiye’ye ithal edildiği için işler kolaydı. Şimdi artık dışarıdan Türkiye’deki gelişmeleri yorumlayanlar havlu attılar; neler olup bittiğini içeriden öğrenmeye çalışıyorlar. Yaptıkları bütün tahliller yanlış çıktığı için artık farklı yaklaşımları deniyorlar.

Ayrıca Türkiye’de çok yönlü çalışan, farklı yaklaşımlarla olayları değerlendiren sayılamayacak çok strateji kuruluşu kuruldu. Sağlanan sınırsız özgürlük ortamında, isimleri bir çırpıda sayılamayacak kadar çok medya gruplarının oluşturduğu rengârenk yelpazede konuların alabildiğine uzun zaman alan programlarda her şey enine, boyuna, derinliğine tartışılmaktadır.

Günümüz Türkiye’sinde gelinen noktada 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Yasası kapsamı dışında kalan tüm konular son derece rahat tartışılabilmekte; iktidara, muhalefete, cemaatlere, askeri-sivil bütün devlet kurum ve kuruluşlarına yönelik -hakaretamiz olmamak kaydıyla- her türden eleştiriler hukuk güvencesinde yapılabilir hale gelmiştir.

Ne batıda ne doğuda dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan bu gerçekten ileri demokrasi ortamının imkânlarını kime borçlu olduklarının bile henüz ayırtında, idrakinde olmayan strateji kuruluşlarının yeni gelişmelerin istikametine projeksiyon tutarak geleceğe ışık tutabilmeleri çok tabiidir ki henüz imkân dahilinde değildir.

Son gelişmelerin zamanına ve çıkış noktasına bakarak istikametine sağlıklı bir projeksiyon tutmak için AKP iktidarının ve Fethullah Gülen Hoca Efendi Cemaatinin geçmişini, fonksiyonlarını, siyasi konjonktürü değiştirmedeki etkilerini iyi bilmek gerekir.

Hem AKP iktidarı hem de Cemaat, ne mantar gibi yerden bitti ne de gökten zembille indi. Nerden, ne zaman, nasıl çıktıklarına ve hangi gelişmelere, sonuçlara yol açtıklarına bakıldığında ardındaki düşünce ana hatlarıyla belli olmaktadır.

AKP’den daha kıdemli olduğu için önce Cemaatin ve işlevlerinin serüvenini mercek altına alarak birlikte incelemeye ne dersiniz?

12 Eylül 1980 öncesinde Süleyman Demirel’in Adalet Partisi’ni destekleyen Mehmet Kutlular’a ait Yeni Asya Gazetesi tarafından temsil edilen Nurculardan Millî Selamet Partisi’ni desteklemek için ayrılan Fethullah Gülen Hoca Efendi; 1977 Genel Seçiminde İzmir adayları Turgut Özal ve Yaşar Tunagür Hoca Efendi için var gücü ile çalıştı. Bu yüzden de anarşik olaylardan sorumlu tutularak arananların listelerinde teşhir ediliyordu…

12 Eylül 1980 askeri yönetimi Demirel-Ecevit ikilisini bertaraf edip sağ-sol kutuplaşması temelinde oluşturulan siyasal tabanlarını dağıtmak için Turgut Özal’ı önce Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcılığına getirdi…

Sonra 1982 Anayasası çok yüksek oyla referandumda onaylanınca birlikte Cumhurbaşkanlığı da oylanıp Çankaya’ya çıkan Kenan Evren demokratik sürece girildiğinde; icazetle kurulan General Turgut Sunalp’ın Milliyetçi Demokrasi Partisi ile Necdet Calp’ın Halkçı Parti’si dışında yalnızca Turgut Özal’ın 4 eğilimi birleştirme sloganıyla kurduğu ANAP’ın 1983 Genel Seçimine katılması için izin verdi.

Yasaklı liderlerin emanetçilere kurdurdukları Doğru Yol Partisi, Refah Partisi, Milliyetçi Çalışma Partisi ve Erdal İnönü liderliğinde kurulan Sosyal Demokrat Halkçı Parti 12 Eylül Sonrasındaki ilk seçim olan 1983 Genel Seçimine sokulmadı. Böylece 12 Eylül askeri yönetimi siyaseti dizayn etti.

Turgut Özal, kamuoyunun hiç tanımadığı General Turgut Sunalp ve İsmet İnönü’nün Özel Kalem Müdürü Necdet Calp ikilisini eleyip ANAP’ı tek başına iktidar yapınca önündeki tek engel olarak yasaklı liderler kaldı...

12 Eylül askeri yönetiminin hazırladığı anayasaya karşı referandum sürecinde özellikle Demirel ile Ecevit tarafından kampanyalar başlatıldığı için Başbakan Turgut Özal liderliğindeki ANAP’ın daha sonraki seçimlerde de başarı sağlaması büyük önem taşıyordu.

Millî Selamet Partisi’ni desteklediği için aranan anarşistler listesinde teşhir edilen Fethullah Gülen Hoca Efendi; Demirel-Ecevit ikilisi karşısında 12 Eylül Yönetimi ve Cumhurbaşkanı seçilen lideri Kenan Evren ile kader birliği yapan Başbakan Turgut Özal’a destek vermesi için serbest bırakıldı.

Zaten İzmir adaylığı sırasında destek verdiği Turgut Özal’a tek başına ANAP iktidarı boyunca da var gücü ile destek verdi. ANAP iktidarının da desteklediği Fethullah Gülen Hoca Efendi Cemaati Yeni Asya Grubu tarafından temsil edilen Nurcuların çok büyük kısmını içerisine almayı başardı…

Özellikle karşısında oldukça zorlandığı Demirel ve DYP yüzünden Kenan Evren ve 12 Eylül 1980 darbe yönetimi ile kader birliği yapan Başbakan Özal, sadece Fethullah Gülen Hoca tarafından içi boşaltılan Nurcu Yeni Asya Gurubunun desteğini çökertmekle kalmadı. Aynı şekilde Süleymancı Cemaatini de Arif Ahmet Denizolgun’u Antalya’dan milletvekili seçtirip bakan yaparak böldü…

Süleymancı Cemaatinin kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan Hoca Efendinin büyük damadı Kemal Kacar Demirel tarafından milletvekili yapıldığından mensupları oylarını Adalet Partisi’ne veriyordu. Turgut Özal diğer damadını milletvekili ve bakan yaparak Süleymancı Cemaatinin oylarını bölerek ANAP’a getirdi. Nakşi Cemaati de Turgut Özal ve ANAP’a destek verdi.

Ancak Başbakan Özal Süleymancılara kısıtlı destek sağlarken Fethullah Gülen Cemaatini devasa bir yapıya kavuşturdu. Böylece Fethullah Gülen Cemaati sayesinde Türkiye’nin siyasi tablosu ve toplumsal yapısı büyük bir değişime uğratılarak 12 Eylül 1980 öncesine dönüşü engellendi…

Fethullah Gülen Cemaati Turgut Özal Köşke çıktıktan sonra Mesut Yılmaz’ın yönetimine geçince ANAP’tan desteğini çekti. Bu kez Muhsin Yazıcıoğlu liderliğinde MHP’den ayrılanların kurduğu BBP’yi destekledi.

Fethullah Gülen Cemaati eğer destek vermeseydi Muhsin Yazıcıoğlu çoktan havlu atar, Büyük Birlik Partisi siyasi arenanın dışına itilirdi. Bu da MHP’nin büyümesine ve siyasetteki dengelerin bozulmasına yol açardı. Bugün MHP’nin Hoca Efendiye soğuk davranmasının nedeni de budur. Çünkü MHP’nin kontrolsüz büyümesi Cemaatin regülatör işlevi yapmasıyla önlendi.

Fethullah Gülen Cemaati bir ara da Ecevit’in DSP’sini destekleyip diğer sol partiler karşısında öne geçmesini sağladı. Böylece Fethullah Gülen Cemaati sol yelpazedeki dengelerle de oynayarak bir kez daha regülatör işlevi gördü.

Fethullah Gülen Hoca Efendi 28 Şubat sürecinde şaşırdı ya da şaşırtıldı. Televizyonlara çıkıp 54. Hükümetin Başbakanı Erbakan’ı istifaya davet etti. Sanırız Hoca Efendi 28 Şubat post modern darbecilerini 12 Eylülcüler çizgisinde zannetti. Oysa 12 Eylülcüler Erbakan ile işbirliği yapmıştı, 28 Şubatçılar ise Demirel-Ecevit ikilisi ile işbirliği yaptılar! Nitekim Fethullah Hoca ve Cemaati en çok 28 Şubat öncesi süreçte statüko mensuplarınca desteklendi…

Bu hatası yüzünden ülkesini terk etmek zorunda kalan Fethullah Gülen Hoca nihayet durumu fark etti ve AKP’yi destekledi. Tek başına AKP iktidarlarında büyük imkânlara kavuşan Gülen Cemaati tüm gücüyle destek vererek ülkede uzun süreli siyasi istikrarın sağlanmasında büyük katkı yaptı.

Fethullah Gülen Cemaatinin AKP iktidarı sırasında Türkiye’ye en büyük yararı Ergenekon Davası sürecinde gösterdiği ve kendisinden hiç beklenmedik olağanüstü aktif destek oldu. 28 Şubatın bir rövanşı olan Ergenekon Davasına Saadet Partisi, Millî Gazete ve TV-5’in hiç oralı bile olmayarak vermekten imtina ettiği desteği Zaman Gazetesi, STV, Cemaatin diğer kuruluşları fazlasıyla verdi.

O kadar ki CHP’nin kayıp trilyon meselesi ortaya çıktığında Saadet Partisi yönetimi ve Millî Görüş kuruluşları olay karşısında Aladağ kadar serin dururken Zaman Gazetesi manşetten haber yapıp Refah Partisi ile CHP’ye yapılan farklı uygulamayı ve çifte standardı kıyasıya eleştirdi…

Bütün bu anlatılanlardan AKP iktidarı ile Cemaat arasındaki ilişkilerin bozulması konusuna nasıl bir ilgi ve alaka kurulacağının merak edildiğini biliyoruz; şimdi ona gelelim…

Bütün bu anlatılanlardan ortaya çıkan değişmez ana çizgi şudur: Türkiye ne zaman kritik bir süreç içerisine girse Cemaat belirleyici faktör olup geçişi kolaylaştırmaktadır. Ne zaman siyasi dengeler bozulsa regülatör işlevi görmektedir. Ne zaman bir siyasi çizgi kırılıp akamete uğrasa ve başka bir çizgi güçlenip yükselse Cemaatin bunda önemli rol oynadığı görülmektedir. Bu arada Cemaat da sürekli gelişip palazlanmaktadır.

Burada altı çizilmesi gereken husus, Cemaatin bu fonksiyonları icra edecek bir siyasi birikime ve irade merkezine sahip olmayışıdır. Nitekim Fethullah Gülen Hoca Efendinin pek bir siyasi aktivite içerisinde olduğu görülmediği gibi böyle bir kurmay ekibi de yoktur. Hatta Cemaatin ikinci adamı olmadığı konusunda herkes hemfikirdir.

Bu durum Cemaatin bir millî derin devlet mekanizması olduğu kanaatine yol açmaktadır. Gerçi Fethullah Gülen Hoca Efendinin ABD’de ikamete mecbur bırakılmasını diline dolayanlar yok değil ama bu, durumun özünü değiştiren nitelikte değildir. Cemaatin yukarıda anlattığımız işlevleri çok net ve açıktır.

Kaldı ki Yahudi Lobisi Hoca Efendinin ABD’de ikamet etmesinden çok memnun değil, rahatsızdır. Bunun yansımaları medyada müşahede edilmiştir. Nitekim Fethullah Gülen Hocanın referandum için mümkün olsa ölüleri de mezardan getirip oy kullandırmak gerekir sözü ve AKP iktidarına samimi desteği ortadadır. Buna karşın İsrail ve ABD’deki Yahudi Lobisinin Başbakan Erdoğan’a, AKP iktidarına ve 12 Eylül Referandumuna karşı agresif tutumu da bilinmektedir.

Ve de şimdi Türkiye’nin AKP iktidarında Recep Tayip Erdoğan’ın Başbakanlığının son dönemini yaşadığını herkes bilmektedir. Ancak Başbakan Erdoğan sonrası dönemin nasıl şekilleneceğini hiç kimsenin bilmediği de ortadadır. İşte Cemaat ile AKP iktidarı arasındaki ittifakın bozulmasının bu konjonktürsel durum ile -daha önceki dönemlerde olduğu gibi- çok yakından alakası vardır!

Türkiye, yaşadığı değişim ve dönüşüm ile bugün AKP iktidarında geldiği duruma son 10 yıl içinde gelmiş değildir. 12 Mart 1971 Muhtırasından 12 Eylül 1980 Askeri Darbesine ve 28 Şubat 1997 post modern darbe sürecine kadar daima Erbakan bir tarafta, Demirel-Ecevit ikilisi diğer tarafta yer aldılar. Takriben 40 yıl süren Millî Görüş mücadelesi boyunca Türkiye değişim ve dönüşüm süreçlerini art arda yaşayarak bugünlere gelirken evreler hep aynı doğrultuda gelişti.

AKP iktidarı, CHP ve MHP’nin iktidar alternatifi olamaması nedeniyle tüm karşı kampanyalardan pek fazla etkilenmeden üçüncü kez iktidar olmayı başardı. Ancak Türkiye demokrasisinin artık bu AKP iktidarı ve CHP-MHP muhalefeti ile daha fazla yürütülmesi, hele sağlıklı yürütülmesinin de imkânı kalmamıştır.

CHP ve MHP’nin umut vermediği muhalif kesimlerin, istikrarsızlaşan bölgede demokrasi dışı güç odaklarının etkisine girmemesi en iyimser bakış açısından bile düşünülemez. Bunun için gerekli önlemlerin alınması devletin bekası ve ülkenin bütünlüğünü yakından ilgilendiren bir konudur.

Yaşanan bu siyasal konjonktürde CHP şimdiye kadar hiç olmadığı şekilde toplumsal tabanda tam ortadan bölünmektedir. Bu duruma planlı ya da gelişmelerin tabii seyri içerisinde gelinmiş olması çok fazla önem taşımamaktadır.

Şimdiye kadar CHP sürekli karizmatik liderler tarafından bölündü, ideolojik temelde hiç bölünüp parçalanmadı. Bu yüzden ideolojik yapısını koruyan CHP tabanı hangi lider gücünü ispatladıysa onun etrafında birleşebildi. Bu süreçte biyolojik seçmen tabanı hiç artmayıp sürekli eridiyse bile daima ana muhalefet konumunu koruyabildi.

Ancak bu kez tarihinde ilk defa ideolojik temelde bölünen CHP karizmatik bir liderden de yoksun durumdadır. CHP şu anda kurucu lideri Atatürk’ün izinden gidenlerle, onun döneminde katliama uğradığı ifade edilen Dersim halkının haklarını dava edenler arasında karşı konulamaz şekilde bölünmektedir.

Denilebilir ki “Atatürk döneminde katliama uğradığı ifade edilen Dersim denilen bölge yalnız Tunceli ilinden ibarettir ve 2 milletvekili çıkarmaktadır. Tarihe mal olmuş Dersim meselesi yüzünden koskoca CHP neden ortasından bölünsün?”

Ama kazın ayağı göründüğü gibi değil… Dersim halkı Kürt ve Alevi’dir. Dolayısıyla CHP Dersim katliamı ile suçlandığında karşısına büyük bir kitleyi almaktadır. Sünni Müslümanların da hiçbir zaman sıcak bakmadığı CHP’nin bu durumda siyaset yapacağı bir toplumsal zemin bulunmuyor.

Bugüne kadar ordu, yargı, medya, üniversiteler, örgütlü toplum kesimlerinin ve büyük sermayenin verdiği etkin büyük destek de artık elinden alınmış bulunuyor. Bölünmesi halinde daha da güçlü ve sistematik şekilde Dersim gibi başka katliamlarla da suçlanabilecek bir CHP’nin seçim barajını aşması bundan böyle çok zordur. CHP’nin ağır tarihi mirasını coşkuyla yüklenebilecek bir toplum kesiti artık pek kalmadı.

Diğer muhalefet partisi MHP’nin durumu daha da vahimdir. Varlığı BDP’nin varlığı, güçlenmesi de BDP’nin güçlenmesi için neden ve gerekçe oluşturan MHP artık devletin birliği, bütünlüğü için bir handikap hatta tehlike halini almış durumdadır.

Bu yüzden mensuplarının ortalıkta fazla gözükmesini istemeyen MHP lideri Devlet Bahçeli örgüt içinden bile tepki ve direnişe muhatap olmaktadır. Ülke çıkarı ile parti çıkarı çeliştiği için hangisini tercih etmekte zorlandığı için çoğu zaman suskunluğu, hareketsizliği yeğlemektedir.

Ülkenin birliği ve bütünlüğü için handikap haline gelen bir siyasi hareketi devlet dinamikleri elbette destekleyemez. Devleti her şeyin üzerinde gören, tutan MHP düşüncesini zaten devlete rağmen savunmak mümkün de değildir.  Bu nedenle MHP’nin de CHP gibi Türkiye’nin siyasi vizyonundaki yeri tasavvur edilemez hale gelmiştir.

CHP ve MHP yüzünden AKP iktidarında fiilen Türkiye demokrasisi tek partili rejime dönüştürülmüş durumdadır. Türkiye demokrasisinin önünün açılması için CHP ve MHP’nin tasfiyesinden başka çare kalmamıştır. Bu yüzden yapılan anketlerde sürekli CHP ve MHP küçültülüp AKP büyütülerek sonra bölünmek ve içinden alternatifi çıkartılmak istenmektedir.

Esasen haddinden fazla büyüyen bir siyasi partinin yönetimi zorlaşır, bölünmekten kurtulamaz. Çünkü siyasi partiler ülkenin bütün kesimlerini değil ancak bazı kesimlerini hedef haline getirip desteğine talip olabilirler.

Çıkarları birbiriyle uyuşmayan kesimler bir parti çatısı altında toplanırsa yönetimi zorlaşır. Zaten parti demek de bütün bir parçası demektir. Gerçi kitle partisi diye bir kavram Türkiye’de oluştu ama bunun ilkesel bir dayanağı yoktur.

Açıkçası AKP’nin 3 dönemdir arka arkaya yalnız başına iktidarı ile fiili bir durum haline gelen tek partili rejimle sağlıklı bir demokrasi sürdürülemeyeceği için, iktidar alternatifi olamayan CHP ve MHP tasfiye edilerek alternatif partiler oluşturmaya yönelik bir yeni siyasi mühendislik projesinin startı verilmiş gözükmektedir.

İşte bu siyasi mühendislik projesinin olabildiğince firesiz hayata geçirilmesi için Cemaat belirleyici faktör olarak kullanılmak istenmektedir! Böyle bakıldığında son sürpriz gelişmelerin Cemaatin de AKP’nin de inisiyatifi dışında nevzuhur hale geldiği görülmektedir.

Millî derin devlet bu siyasi mühendislik projesini hayata geçirmek için en amansız karşıtlarını bile devreye sokabilmektedir. Bazı çevreler, Fethullah Gülen Cemaati emniyeti, yargıyı ele geçirdi artık iktidara talip olacak noktaya geldi diyerek Cemaatle AKP iktidarını karşı karşıya getirmek için çaba gösterirken aslında millî derin devletin siyasi mühendislik projesine hizmet etmektedir!

Bu çabalar sonucu gerçekten de Cemaat ile AKP iktidarı arasında bir karşılıklı güvensizlik ortamı oluşturulmuş bulunuyor. Bundan böyle taraflar isteseler de bu olumsuz gidişi telafi edip engelleme imkânı bulamazlar. Bu gidişatın durdurulması ne kadar zorsa hızlandırılması da o kadar kolaydır.

Başbakan Erdoğan’ın liderlik süresi sona erip AKP çok başlı hale gelmeye başladığında Cemaat ister istemez bir tarafa yaslanmak ya da yeni bir oluşuma destek vermek zorunda kalacaktır. Asıl gerçeklik Cemaatin bir liderlik tarafından yönetilmediği, millî derin devlet kontrolünde olduğudur.

Yukarıda özetlediğimiz süreçlerde Cemaat daima milli derin devlet tarafından planlanan siyasi mühendislik projelerinde yer almıştır. AKP iktidarında altın çağını yaşayan Cemaatin liderini hala yurt dışından getiremediği dikkate alınırsa bağımsız bir strateji izleyebilecek yapı ve imkâna sahip olmadığı çok kolay anlaşılabilir.

Zaten Cemaatin bağımsız siyasi organizasyonlar için dizayn edilmemiş olması, sadece belirlenen işlevleri yerine getirme kabiliyeti ile teçhiz edilmiş olması ona partiler üstü kalıp sadece iktidarlarla birlikte hareket edebilme imkânı vermektedir.

Türkiye tıpkı 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 sonrası gibi bir duruma, bu kez bir askeri müdahale nedeniyle değil, iktidar alternatifinin oluşmaması yüzünden demokratik sürecin tıkanması nedeni ile girmek üzeredir.

Bir önemli faktör de Türkiye’nin yeni vizyonunun statüko partilerine siyasi yaşam hakkı tanıyacak nitelikte olmayışıdır. Bölge lideri bir dünya gücü olma yolunda büyük mesafeler kat eden Türkiye ulusalcı, ırkçı partilere hayat hakkı tanıyıp faaliyet alanı bırakamaz.

Yeniden büyük ve lider Türkiye ancak Selçuklu, Osmanlı dönemlerinde olduğu gibi her türlü etnik, dini ve mezhepsel farklılıkların birlikte, bir arada adalet, hakkaniyet, barış ve hoşgörü içerisinde özgürce yaşamasını sağlayacak bir sistemle hayata geçirilebilir. Günümüzdeki Türk-İslam Birliği diye adlandırılan hedef de bundan başka bir şey değildir.

Türk kelimesinin yer alması İslam Birliği için sıkıntı oluşturmaz. Çünkü her ülke ve toplum kendi bulunduğu noktadan bakarak örneğin Arap-İslam birliği şeklinde telaffuz edebilir. Temel kavram olarak İslam evrensel değerleri, diğer nitelemeler yerel değerleri ve anlayışları ifade eder.

İslam Birliği ile çelişen, bağdaşık olmayan hiçbir siyasi zihniyet Türkiye’nin bugünkü stratejisi ve vizyonu karşısında tutunup hayatta kalamaz.

İslam Birliğinin asıl savunucusu Millî Görüş’ün temsilcisi Saadet Partisi bugünkü siyasi konjonktür karşısında büyük önem ve kilit rol oynayabilecek potansiyel taşımaktadır. Ne var ki bu yönetimiyle bu fonksiyonu ifa etmesi imkânı bulunmamaktadır. O kadar ki Erbakan’ın tavsiyesi olan ittifak için bile engelleyici her türlü yaklaşım sergilenmiştir.

Şimdiye kadar Millî Görüş’ten yollarını ayıran ANAP ve AKP iktidarlarına destek veren Cemaatin bu gelinen noktada Saadet Partisi çatısı altında oluşturulacak bir ittifaka stratejik önemde katkı yapıp destek sağlaması beklenebilir. Bu, kaçınılmaz hale gelebileceği gibi devlet politikası ile de örtüşebilir.

Tayip Erdoğan sonrasında AKP’nin bir lider etrafında toplanıp bütünlüğünü koruması neredeyse imkânsız görünmektedir. Kaldı ki bu şekilde iktidar alternatifi oluşmadan AKP varlığını sürdürecek olsa bile demokrasi açısından sorun devam edecektir.

AKP Başbakan Erdoğan liderliğinde Cumhurbaşkanı seçimi nedeniyle önümüzdeki genel seçime kadar bütünlüğünü koruyamayacağı için ayrılacak bir grup milletvekili ittifak sağlandığı takdirde yeni bir oluşum yerine Saadet Partisi’ne katılabilir. Ancak bunun için her türlü ittifaka engel olmayı misyon edinen Ak Saçlı ekip mutlaka Saadet Partisi’nden uzaklaştırılmalıdır.

Yoksa Erbakan’ın ifadesi ile un, yağ, şeker olsa da tencerede sirke oldukça helva yapılamaz! Türkiye’de ve dünyada olup bitenler karşısında hiçbir siyaset geliştiremeyen bir kabuk yönetimin Saadet Partisi yönetimine çöreklenip koltuklarına yapışmaları sürdürülebilir bir durum değildir.

Millî Görüş camiasının, özellikle de gençliğin bu kabuk yönetimi Saadet Partisi’nden uzaklaştırıp mutlaka kendisinden beklenen misyonu yerine getirmesine imkân sağlaması kaçınılamayacak bir tarihi görevdir.

Koltuklarına yapışıp herkesi dışlayarak Saadet Partisi’ni siyasi misyonundan mahrum bırakan bu küçük olsun benim olsun zihniyetindeki tufeyli kabuk yönetim ile bir yere varılamayacağı, hele Millî Görüş siyasetinin hayat bulacağı bir ortamın oluşamayacağı açıktır.

Ancak, içeriden Millî Görüş adına bir hareket başlatılamadığı takdirde dışarıdan gelen baskıların Saadet Partisi’ndeki bu kabuk yönetimi söküp atması kaçınılmaz olacaktır. Yaşanacak siyasi bir çalkantıdan oluşacak tsunami karşısında bu Ak Saçlı denilen içi geçmiş adamlar zaten duramaz.

AKP iktidarı ile Cemaat arasında başlayan sorun çözülebilir nitelikte değildir. Zaten sorun özellikle oluşturuldu. Her kesin kabul ettiği gibi bu, statüko ile AKP iktidarı arasındaki bir mücadele değil, iç dinamikler arasındaki bir mücadeledir. Bilinmesi gereken bunun dışarıdan müdahale ile başladığı realitesidir.

Ne var ki zannedildiği gibi bu iç iktidar mücadelesi spontane ya da beklenen bir gelişme değildir. Tam aksine, iktidar alternatifi bir muhalefet oluşmadığı için tıkanan demokratik siyaseti yeniden dizayn edip Türkiye’nin yeni konjonktürü ve vizyonu ile örtüşebilecek bir siyasi partiler yelpazesi inşa etmeye yönelik bir projenin hayata geçirilmesi için start verilmesi olayıdır.

Bu süreci iyi okuyamayan siyaset bilimcileri ve aktörleri tasfiye olunmaktan kurtulamazlar.

Sayı: 696

 

1779 defa okundu...
uğur kılıçaslan       kaçırılan nokta   27 Şubat 2012 Pazartesi 04:39
Yazınız genel içeriği yönüyle güzel bir yazıdır.Çok hoş noktalar keşfetmişsiniz. Lakin görmediğiniz nokta yeni dönemde ayrışımdan ziyade aslında güçlü bir birliktelik olacağıdır.Bunu derinlemesine yazmak çok isterdim ama Türkiye halen tam özgür değil hele ki basın yönünden hiç değildir
» Tüm yazarları göster YAZARLARIMIZ  
Çok okunanlar Çok yorumlananlar
» KONYASPOR: 4-ELAZIĞSPOR: 1
» ÖNÜMÜZDEKİ YIL İÇİN KONUŞTULAR
» BAŞKANLIK SİSTEMİ
» ELAZIĞSPOR GÜNDEMİ
» SGK HAFTASI KUTLANIYOR
» SADRETTİN KARADUMAN'IN YAZISI
» 2011-2012 BANK ASYA İSTATİSTİKLERİ
» Saadet Partisi, Engelliler Haftası ile ilgili Açıklama yaptı
» RÖVANŞIN HEDEFİ
» KONYASPOR: 4-ELAZIĞSPOR: 1
» DEVLET KOROSUNDAN AMİR ATEŞ BESTELERİ KONSERİ
» BEŞİKDÜZÜ: 3 - ELAZIĞ BLD: 0
» KARANLIK ODANIN OĞUZHAN ASİLTÜRK SENARYOSU…
» BAŞBAKAN ELAZIĞSPOR’U KUTLADI
» Tüm yazarları göster ALINTI YAZILAR  

bayrak



                                      
El-aziz Gazetesi-Ve Zafer Yakındır...
Telefon: 0424.238 01 31
Eposta: osmangurses23@hotmail.com