DEVE FARE DELİĞİNE GİRMEZ 13 Mayıs 2009 Çarşamba 23:59
Erbakan, Numan Kurtulmuşun, dünya siyonizmi ile işbirliği içerisinde hareket edip ülkenin tüm stratejik kuruluşlarına ve istikbal vaat eden siyasi partilerine sızarak yönetimlerini ele geçiren Sabetayist Toplum unsurları karşısında Millî Görüşçüleri bilinçlendirip şerbetlendirmek, bağışıklık kazandırmak için Saadet Partisi Genel başkanı olmasına göz yumdu.
Uzun süreden beri görevlendirildiği Saadet
Partisi yönetiminde pusuya yatırılarak bekletilen Numan Kurtulmuş, nihayet
Erbakan’ın siyasi yasaklılığından ve sağlık sorunları yaşadığı ileri yaşından
hain umuda kapılan Millî Görüş içerisindeki işbirlikçi Sabetayist şebeke
tarafından -beklenen fırsatın doğduğuna inanılmalı ki- son büyük kongrede adeta
dayatılarak genel başkanlığa getirildi.
Ne var ki Erbakan, Saadet Partisi içindeki bu
işbirlikçi Sabetayist şebeke ve onları dışarıdan yönlendirenlerin beklentileri
doğrultusunda hareket ettiği için Numan Kurtulmuş’un 26 Ekim’deki Büyük
Kongrede tek aday olarak ittifakla Saadet Partisi Genel Başkanlığına
seçilebildiği hiçbir şekilde yadsınamaz, kuşku götürmez bir realitedir. Eğer
isteseydi Erbakan başka türlü de hareket edebilirdi.
Oysa Erbakan son haftaya kadar her platformda
Numan Kurtulmuş’u genel başkanlık adaylığı için tasvip etmediğini tutum ve
davranışlarıyla herkesin anlayabileceği şekilde ortaya koymaktan çekinmedi ve
kongre öncesi son günlerdeki bu tutumu medyaya da yansıdı. Buna rağmen Numan
Kurtulmuş ismi etrafında oluşturulmuş bulunan bir genel temayül bulunduğunu
gördüğü için de son tahlilde adaylığını onayladı. Ancak buna kerhen razı olduğunu hissettirmek
için ne gerekiyorsa yaptı.
Çünkü uzun süreden beri Numan Kurtulmuş’u
liderliğe hazırlayan Saadet Partisi içindeki işbirlikçi Sabetayist Şebeke genel
başkanlık adaylığı için kimsenin ortaya çıkmasına izin vermiyor, potansiyel
adayları da dışlayıp gözden düşürüyor ve umutlarını kırıyordu. Numan Kurtulmuş bu yüzden neredeyse tek aday
olarak fiilen rakipsiz bir konumda bulunuyordu.
Gerek parti içindeki işbirlikçi şebeke,
gerekse dışarıdan duruma vaziyet eden çevreler öteden beri Numan Kurtulmuş’u,
sürekli davaya bağlı, Erbakan’a sadık bir
kişi olarak Millî Görüş camiasına lanse ediyorlardı. O kadar ki diğer bazı
potansiyel adaylar karşısında Numan Kurtulmuş’u, babası ile dost olduğunu ileri
sürerek özellikle Erbakan’ın adayı olarak göstermeye çalışıyorlardı. Bu aslı
astarı bulunmayan bir yalandı ama Erbakan’ın yalanlayamaması nedeniyle
gerçekmiş gibi algılanıyordu.
Nitekim
Numan Kurtulmuş genel başkan seçildikten sonra Erbakan’ın tüm ısrarlarına rağmen babasının Millî Selamet Partisi’nden
aday olmadığını bizzat bir çeşit övünme payı çıkarma imasıyla anlatmaktan
çekinmedi. Gerçekten de baba Kurtulmuş, Demirel’in Adalet Partisi’ne yakın ve
masonik mahfillerle iç içe olan İlim Yayma Cemiyeti ve Aydınlar Ocağı gibi
kuruluşların çevresinde bulunuyordu. Tıpkı bir ara Refah Partili olan Prof. Dr.
Nevzat Yalçıntaş gibi. Yalçıntaş’ın Sabetayist olduğu biliniyor.
Adını aldığı dedesi Binbaşı Numan Kurtulmuş
ise Cumhuriyet döneminde bugünkü Latin alfabesiyle, Amentü Şerhi adını koyduğu, birtakım ilmihal bilgileri içeren küçük
hacimli bir dini kitabı ilk yazan kişidir. Her türlü dini kitabın basılmasının,
bulundurulmasının yasak olduğu, Kur’an-ı Kerim’in bile basılmasına asla izin
verilmediği, dinsizlik bir yana agresif din düşmanlığının kol gezdiği zifiri
bir karanlığın hakim olduğu o uğursuz İsmet İnönülü günlerde emekli Binbaşı
Numan Kurtulmuş’un yazdığı Amentü Şerhi kitabı
serbestçe ve bolca basılıyor ve her yerde peynir ekmek gibi satılıyordu!
Osmanlı Devleti’nde de bunun çok örnekleri
vardı. Birçok Sabetayist şeyhülislamlık makamına bile gelmiş, Nakşî, Kadiri,
Mevlevi, Bektaşi gibi neredeyse tüm tarikatlarda postnişin olmuştu. Nitekim
Mareşal Feyzi Çakmak’ın da müridi olduğu Nakşî postnişin Şeyh Küçük Hüseyin
Efendinin bir Sabetayist Yahudi olduğu, ünlü Yahudi iş adamı Üzeyir Garih’in
mezarını ziyaret ederken öldürülmesi üzerine ortaya çıktı.
Bazı sığ görüşlü kimseler düz mantıkla hareket
ederek bizim her önümüze gelene fütursuzca Sabetayist damgası vurduğumuzu
söylüyorlar. Oysa Sabetayist Yahudiler dünya siyonizmine sırtlarını dayayarak
Osmanlı Devleti’ni yıkıp Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken tabii ki her yere ve
özellikle kilit noktalara adamlarını yerleştirdiler, ülkenin tüm sahalarını
aralarında üleştiler. Dolayısıyla her taşın altında bir Sabetayist Yahudi
çıkması kadar normal ne olabilir?
Şurası hiçbir şekilde yadsınamaz, gün gibi
ortada olan bir tarihi gerçektir ki; Sabetayist Yahudiler Selanik’te Hareket
Ordusu adıyla bir askeri güç oluşturdular, trene bindirip İstanbul’a
getirdiler, başına bir Sabetayist olan Mahmut Şevket Paşa’yı komutan olarak
koydular ve Osmanlı Devleti’nin Başkentini kuşatma altına aldılar. Padişah II.
Abdülhamit bu şekilde halledildi ve Selanik’e sürgüne gönderilip bir Yahudi’ye
ait köşkte göz hapsinde tutuldu.
Yine Selanik’te Sabetayist Yahudiler
tarafından önceleri gizli bir siyasi örgüt olarak kurulan İttihat ve Terakki
Cemiyeti sonra legal konuma getirilerek partileştirildi ve iktidar yapılarak Osmanlı
Devleti’nin yönetimi fiilen ele geçirildi. Arkasından da Osmanlı Devleti yok
yere Birinci Dünya Savaşı’na sokulup nihayet İngiliz işgaline maruz bırakılarak
sona erdirildi.
Son Osmanlı Hükümetini ve Meclisini dağıtıp
son Padişah Vahdettin’i sürgüne gönderen İngiliz işgal kuvvetleri; yeni başkent
Ankara’da yeni yönetim kurulup Cumhuriyet ilan edilinceye ve Hilafet ilga
edilinceye kadar eski başkent İstanbul’u işgal altında tutmaya devam ettiler!
Mısırlı haham Haim Nahum Lozan’a gidip Ankara
yönetimine kefil oluncaya kadar da yeni devletin kuruluşuna ilişkin anlaşma
imzalanmadı. Ve Cumhuriyet’i kuran tek parti döneminin Cumhuriyet Halk Fırkası
(CHP) A’dan Z’ye kadar İttihat ve Terakki Fırkası (partisi) kadroları
tarafından oluşturuldu. Böylece Türkiye Cumhuriyeti örtülü bir Yahudi devleti
olarak inşa edildi. Nitekim ABD’deki Yahudiler, 20. Yüzyılda iki tane Yahudi devleti kurduk diye övünürken bununla
Türkiye ve İsrail’i kast ediyorlar.
Şimdi bu açık tarihi gerçeklerden habersiz,
uyduruk resmi tarih ile kafa konforu oluşturulan birtakım akıl daneler bizi her önümüze gelene Sabetayist damgası
vurmakla itham ediyorlar. Bilmiyorlar ki zaten Türkiye Cumhuriyeti’ni
Sabetayistler kurdu, tabii ki yetişebildikleri her yere adamlarını koydular.
Özellikle de rejim için stratejik ve potansiyel tehlike oluşturan her türlü
kuruluşu kontrolleri altında tutmak, gerekirse amaçları doğrultusunda kullanmak
için kilit noktalara adamlarını yerleştirmede azami derecede hassasiyet
gösterdiler.
Erbakan’ı, kurduğu 4 tane partisini kapatıp 3
kez siyasi yasaklı konuma getirmedeki amaç ne idi? En son 5. Partisi Saadet’in
başından uzaklaştırılıp ömür boyu siyasi yasaklı yapılmasındaki maksat ne idi?
Bütün bu hukuk dışılıkları irtikâp eden hile
rejimi ve köle düzeni ne yapmaya çalıştı?
Şimdi
de Genel Başkan seçilen Numan Kurtulmuş’a 4 elle sarılırken, memnu hakları iade
edilen Erbakan’ı Saadet Partisi’nden uzak tutmak için olmadık şaklabanlıklar
yapan, Millî Görüş’e düşmanlıkları ve işbirlikçilikleri müsellem çevrelerin
derdi nedir sanılıyor?
Cumhuriyet tarihi boyunca irtica ile
yaftalanan Müslümanlar neden rejim için sürekli potansiyel tehdit, tehlike ve
düşman olarak algılanıp hedef yapıldı? İnancına bağlı Müslümanlara hala neden
kamusal alan yasak? Niçin İslami kimliği belirgin kişilerin devletin stratejik
görevlerine getirilmesi paniğe neden oluyor? Müteveffa Dışişleri Bakanı
Sabetayist İsmail Cem İpekçi başörtüsü
sorununu çözmek Türkiye’nin gücünü aşar derken ne demek istiyordu?
Bütün bunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin ilelebet
bir örtülü Yahudi devleti olması için tedbir olarak öngörülüp uygulandı.
Her zaman ifade ettiğimiz gibi Anadolu’yu iki
kadim azınlık olan Rumlardan arındırmak için uygulanan Mübadele ve Ermenilerden arındırmak için uygulanan Tehcir olayları da Türkiye Cumhuriyeti’ni
örtülü bir Yahudi devleti olarak kurmak ve ilelebet elde tutmak için sırtını
dünya siyonizmine dayayıp Osmanlı Devleti’nde iktidar olan Sabetayist unsurlar
tarafından gerçekleştirildi.
Sabetayist bir ailenin çocuğu olan Numan
Kurtulmuş’un Saadet Partisi Genel Başkanı yapılmasındaki tek amaç da iktidar
olma potansiyeline sahip Millî Görüş hareketinin kontrol altına alınması ve
siyonist amaçlara hizmet ettirilmesi içindir.
Denilebilir ki peki o halde Erbakan -kerhen de
olsa- Numan Kurtulmuş’un Saadet Partisi Genel Başkanlığına getirilmesine neden
açık destek verdi? Neden adamların işini kolaylaştırdı? Şimdi bu pirinç nasıl
paklanacak?
Yeni başlayanlar için, Millî Görüş
partilerinin kilit noktalarına işbirlikçi Sabetayist unsurların nasıl
yerleştirildiğini ve Erbakan’ın Numan Kurtulmuş’un Genel Başkanlığa
getirilmesini kabul etmekle ne yapmak istediğini şöyle bir baştan özetle
anlatalım…
Millî Nizam Partisi kurucu üyesi, Millî
Selamet Partisi ilk emanetçi genel başkanı ve çeşitli koalisyon hükümetlerinde Devlet
Bakanı olan Süleyman Arif Emre Siyasette
35 Yıl adlı kitabında şöyle bir anekdot anlatıyor:
Millî
Nizam Partisi yönetim kurulu toplantı halinde iken içeriye haber verildi: Bir
adam gelmiş, Erbakan ile görüşmek istediğini ve çok önemli bir şey anlatacağını
söylüyor!
Erbakan,
“Gönderin bakalım; kimmiş, ne anlatacakmış?” Deyince içeri alındı ve adam
şunları anlattı:
Benim
adım Musa Saffet Bayramaşık… ABD Yahudi Cemaati adına size şunları söylemekle
görevlendirildim: Bizimle konuşup şartlarımızı kabul etmediğiniz takdirde Millî
Nizam Partisi’ni kapattırırız.
Erbakan
bu sözleri üzerine adamı azarlayıp kovdu ama gerçekten de hemen ardından
Başsavcı Anayasa Mahkemesi’nde dava açtı ve Millî Nizam Partisi sürpriz şekilde
kapatıldı!
Peki, şimdi bu ne demektir?
Hiç kuşkusuz ki bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin
ABD Yahudi Cemaati tarafından kontrol edilen bir derin devlet tarafından yönetildiği anlamına gelmektedir! Nitekim
Anayasa Mahkemesi Millî Görüş’ün 4 tane partisini kapatırken hiç biri için asla
yürürlükteki yasaları dikkate almadı; tamamen öyle istendiği için adeta
minareye kılıf bulmak cinsinden gerekçeler uydurarak kapatma kararlarını verdi.
Peki, o takdirde: 1-Erbakan kapatılan Millî
Nizam Partisi yerine Millî Selamet Partisi’ni nasıl kurup çeşitli
koalisyonlarla aralıksız 4 yıl iktidar ortağı olabildi? 2-Daha sonra her
kapatılan partisi yerine yenisini nasıl kurabildi ve ömür boyu siyasi yasaklı
iken memnu hakları nasıl iade edildi? 3- Numan Kurtulmuş’un genel başkanlığına
neden onay verdi ve şimdi nasıl yapacak? Şimdi bu sorulara cevap vermeye
çalışalım…
Daha önce El-Aziz Gazetesi olarak bu konuları
sayısız kere tekrarlayıp güncel olaylar karşısında hep test ettik. Şimdi bir
kez daha özet halinde tekrarlayalım.
1- Erbakan, Millî Nizam Partisi toplantısında arkadaşları yanında ABD
Yahudi Cemaati Temsilcisi olduğunu söyleyip şartlarının yerine getirilmesini
isteyen kişiyi azarlamış olsa da parti kapatıldıktan sonra adamı arayıp bulmuş
ve kendisiyle uzlaşmış olmalıdır. Yoksa Millî Selamet Partisi’ni asla kuramaz
ve CHP koalisyonu ile iktidar ortağı olamazdı.
Ancak Erbakan kurduğu partiler üzerinden
siyasi mesajlarını millete ve dünyaya yansıtırken; devlet içinde bir güç
odağına sahip olamasaydı bir rejim muhalifi olarak şöyle ya da böyle siyasi
faaliyetlerini sürdürmesi mümkün olmazdı.
Bu nedenledir ki 9 Mart 1971’de solcu cuntanın
darbe girişimini akamete uğratıp 3 gün sonra 12 Mart Muhtırasını veren askeri
güç Erbakan’ın kontrolünde olmalıydı. Çünkü 12 Mart 1971 Muhtırası Erbakan’ın
ileride iki müzmin muhalifi olacak Süleyman Demirel’i Başbakanlık, Bülent
Ecevit’i ise CHP Genel Sekreterliği koltuğundan etti. Millî Selamet Partisi’ni
de bu sayede kurdu. Yani Erbakan Millî Selamet Partisi’ni kurmak için bir
yandan Musa Saffet Bayramaşık’ın şartlarını yerine getirirken öte yandan da 12
Mart Muhtırası’nın oluşturduğu şartlardan yararlandı.
12 Mart muhtırası, tıpkı 12 Eylül askeri
harekâtı, 28 Şubat post modern darbesi
ve 27 Nisan e-muhtırası gibi ABD menşeli idi; ancak bu müdahale planlarında her
defasında kontrol ve inisiyatif Erbakan’a geçti. Erbakan bunu, daha önce kurmuş
olduğu bizim millî derin devlet
dediğimiz bir örgüt sayesinde hep başardı. Ecevit’in Başbakanlığı sırasında kontrgerilla dediği, bazılarının özel harp dairesi ya da gladyo diye niteledikleri şey aslında
Erbakan’ın kurduğu ve yönettiği bu millî
derin devlet idi. Yoksa Kissenger’ın talebesi olmakla ünlü Ecevit’in ve
benzerlerinin NATO’ya ait bir gizli yapılanmadan şikâyetçi olup ihbar etmesinin
bir anlamı olamazdı.
2-Erbakan kapatılan her partisinin yerine
yenisini de yönettiği bu millî derin
devlet sayesinde kurup başına geçebildi. Tabii, bu derinde ve açıkta
yürütülen bir mücadele içerisinde inişli çıkışlı bir seyir izledi ve karşılıklı
olarak birçok hile ve entrikaya başvuruldu.
Nitekim Refah Partisi’ni Tayip Erdoğan’ın
eline geçmesin diye Erbakan bizzat millî
derin devlet aracılığıyla kapattırdı. Çünkü bu durumu bilen AYM Başkanı
(ABD Yahudi kuruluşu JİNSA’dan ödüllü) Yekta Güngör Özden emekli oluncaya kadar
RP’yi kapattırmadı; yerine gelen Ahmet Necdet Sezer kapattı. Keza Fazilet
Partisi’nin de kongreyi az farkla kaybeden Yenilikçilerin
eline geçeceği anlaşılınca Erbakan tarafından kapattırıldı.
Erbakan, kurduğu partilerden ayrılanların ayrı
parti kurup iktidar olmalarına dolaylı destek oluyordu ama Millî Görüş’ü temsil
eden bir partinin işbirlikçilerin eline geçmesine asla izin vermiyordu. Bu
nedenle Turgut ve Korkut Özal kardeşlerin Millî Selamet Partisi kadroları ve
taraftarlarını sermaye yaparak ANAP’ı kurmalarına dolaylı destek verdi. ANAP
iktidara geldiğinde de sürdürülen bu destek fark edilince Özal kardeşler hedef
yapıldı. Nitekim bu yüzden ihanetle suçlandığı için Başbakan Özal’a Yahudi töresi gereği suikast
girişiminde bulunuldu.
Erbakan, yollarını ayıran Tayip Erdoğan ve
arkadaşlarının da AKP’yi kurup iktidar olmasını dolaylı olarak hep destekledi.
Örneğin Erbakan eğer Bülent Arınç’ı Saadet Partisi’nin başına getirseydi Millî
Görüş kökenli iki düşman kardeş Meclis’e girerdi ki AKP asla tek başına iktidar
olmazdı. Erbakan bunu istemedi!
Erbakan, 12 Eylül darbesi ürünü olan ANAP
iktidarını iki dönem millî derin devlet
ile kontrolüne alarak ülkeye büyük hizmetler yaptırdı. Şimdi de 28 Şubat post modern darbesi ürünü olan AKP
iktidarını iki dönemdir kontrolüne alarak ülkeye büyük hizmetler yaptırıyor.
Malum, Tayip Erdoğan, tek başına iktidar
olmasına karşın AKP’nin Genel Başkanı olarak milletvekili olamadı ve başta ABD,
Batılı başkentlerde resmen devlet başkanı statüsünde kırmızı halılarla
karşılanıp ağırlanmasına rağmen Başbakan yapılmadı. Yahudi’den artık ümidini
kesip millî derin devlet önünde diz
çökünce; Siirt formülü ile Başbakanlık koltuğuna oturtuldu. O gün bugündür
Başbakan Erdoğan ve AKP iktidarı Erbakan’ın inisiyatifinde ülkeye büyük
hizmetler yapıyor. Ve bu yüzden de Yahudi Özal’a ne yaptıysa Erdoğan’a da
aynısını yapmaya çalışıyor!
İşte, ömür boyu siyasi yasaklı yapılan
Erbakan’ın, AB uyum yasaları gereği hazırlanan yeni TCK maddelerinde -kimsenin
farkına varıp ruhunun bile duymayacağı şekilde- değişiklik yapılarak memnu
hakları sürpriz şekilde mahkeme kararıyla bu sayede iade edildi ve sicili
silindi.
Buna karşın, Millî Görüş’ün tek temsilcisi bir
parti olarak Saadet’in başına Erbakan’a rağmen bir işbirlikçinin getirilmiş
olması yeni bir durumdur ve bu bir ilktir. Bugüne kadar Gündüz Sevilgen ile
başlayan, Korkut Özal ile devam eden, Tayip Erdoğan ve arkadaşları tarafından
sürdürülen bütün ayrılıkçı hareketlerde kopan parça her seferinde daha büyük
oldu ve çok küçük bir parça Erbakan’ın yanında yer aldı. Buna karşın hiçbir
zaman bir Millî Görüş partisinin yönetimi ayrılıkçılar ve işbirlikçiler
tarafından ele geçirilemedi. Sabetayist bir aileye mensup olan işbirlikçi Numan
Kurtulmuş’un Saadet Partisi Genel Başkanlığı’na getirilmesi yeni bir durumdur.
Burada akla gelebilecek bir soruyu da
atlamadan yanıtlamaya çalışalım. Yukarıda Erbakan’ın ABD Yahudi Cemaati
temsilcisi olduğunu söyleyen Musa Saffet Bayramaşık adlı şahıs ile uzlaşmadan
kapatılan Millî Nizam Partisi yerine Millî Selamet Partisi’ni kuramayacağını
ifade ettik. Peki, Erbakan ile Bayramaşık hangi konularda uzlaşmış olabilirler?
Bunu sonrasındaki gelişmelerden şu şekilde çıkarmak mümkündür…
Süleyman Arif Emre Siyasette 35 Yıl adlıkitabında
Bayramaşık’ın Erbakan’dan İsrail ve Siyonizm karşıtı söyleminden vazgeçmesini
istediğinden söz etmektedir. Oysa Erbakan Millî Selamet Partisi döneminde de bu
söyleminden asla vazgeçmedi. O halde bu konuda değil başka bir konuda anlaşmış
olmalılar. Bu ise bazı Sabetayist ve masonik unsurların Millî Selamet Partisi
ve diğer Millî Görüşçü partilerde yer alması olmalıdır.
El-Aziz olarak diğerlerini tam teşhis edemedik
ama ikisinden adımız kadar emin olduk: Şevket Kazan ve Oğuzhan Asiltürk!
Bu iki isim dünya yıkılsa hep kedi gibi dört
ayak üzerinde Erbakan’ın yanına düştüler ve hiçbir şekilde ayrılmadılar. Oysa
Gündüz Sevilgen, Korkut Özal ve Tayip Erdoğan öncülüğünde gelişen ayrılıkçı
gelişmelerin bu ikili tarafından tezgâhlandığını yakinen biliyoruz.
Nurcu diye lanse edilen ekibin başı Gündüz
Sevilgen’in, Millî Selamet Partisi’nin 1974 Büyük kongresinde çıkardığı muhalif
listede Şevket Kazan ve Oğuzhan Asiltürk ile birlikte yer alan bazı isimler
Erbakan’ın listesinde de yer almışlardı. Yani hangi liste kazanırsa kazanmak,
durumlarını garantiye almak istiyorlardı. Erbakan itiraz etti ve ikinci
listeden isimlerini silmek zorunda kaldılar ama kazanan tarafta yer almış
oldular. Böylece ilk komplo boşa çıkartılmış oldu.
Korkut Özal 1977 Büyük Kongresinde Erbakan’a
karşı liste çıkardığında da Şevket Kazan ve Oğuzhan Asiltürk Erbakan’ın açıkça
yanında yer aldılar. Oysa ayrılık ateşini sürekli onlar körükleyip Erbakan
karşıtlığını örgütlediler.
Fazilet Partisi kongresi öncesinde de Şevket
Kazan-Oğuzhan Asiltürk ikilisinin agresif tavırlar sergileyerek ve itici
konuşmalar yaparak yenilikçi hareketi nasıl tahrik ettiği sanırız
unutulmamıştır. Ne diyorlardı: Ya
Erbakan’ın elini öper, her dediğine başüstüne dersiniz, ya da defolup
gidersiniz!
En son olarak Numan Kurtulmuş’un Saadet
Partisi Genel Başkanı yapılmasında ısrarlı olan Şevket Kazan gördük ki yine
Erbakan’ın yanı başında yer kapmayı ihmal etmedi. Oğuzhan Asiltürk ise Numan
Kurtulmuş muhalefetini kimseye kaptırmamak için light bir sözde muhalefet
sergiledi.
…Ve bunlar şimdi ne yapmak istiyor?
Müsaadenizle buna da bir projeksiyon tutmaya çalışalım. Bu ikili ve muhtemelen
bazı diğerleri, Erbakan’ın Numan Kurtulmuş’u tasfiye etmesi halinde gönlüne
göre yeni bir yönetim oluşturmak isterse asıl muhalefetlerini o zaman göstermek
için pusuda bekliyorlar.
Çünkü Erbakan’ın Saadet Partisi yönetimini
teslim edeceği güvenilir bir kadro karşısında kazan kaldırıp yandaş medya ile
birlikte koro halinde şunu söylemeye hazırlanıyorlar: Hayatları boyunca Erbakan’a ve Millî Görüş davasına görülmemiş bir
bağlılık ve eşsiz bir sadakat gösterdiler. Buna rağmen Erbakan onları da
harcadı. Erbakan’da hiç vefa yok!
Oysa
yakında vefat eden Ağabeyinin bir süre önce Milliyet Gazetesi’ne açıkladığına
göre; Selanik göçmeni bir
(Dönme-Sabetayist) ailenin çocuğu olarak
İstanbul’a yerleşen ve (İslami bir partiye yerleştirilmek üzere) özel din dersleri alan, bir ara İzmit’te
fahri vaizlik yapan Şevket Kazan; bir televizyon programında bir soruya
cevap olarak şunu diyordu:
Hayatta
ilk kez, Erbakan’ı Eskişehir’de, 1973 Haziran’ında, verdiği bir konferansı
dinlerken gördüm ve hayran kaldım.
Şimdi düşünün: Şevket Kazan ilk kez Erbakan’ı
Haziran 1973’te görmüş. Hemen ardından Millî Selamet Partisi adayı olup 14 Ekim
1973 Genel seçiminde İzmit’ten milletvekili seçilmiş ve ardından da kurulan
MSP-CHP koalisyonunda Çalışma Bakanı olmuş!
Sakın Şevket Kazan, bu hızlı yükselişini Musa
Saffet Bayramaşık’ın Erbakan’a dayattığı şartlara borçlu olmasın?
Yoksa üniversitede, Gümüş Motor Şirketinde,
TOBB Genel Sekreterliği ve Başkanlığında ve kurduğu Millî Nizam Partisi’nde
geniş bir çevresi olması gereken Erbakan; neden ilk kez gördüğü bir insanı aday
yapıp milletvekili seçtirsin, ardından ortak olduğu koalisyon kabinesinde bakan
yapsın ve ömür boyu yanında tutsun ki?
Yerine ve şartlara göre bazen Çerkez, bazen
Türkmen, Bazen de Kazan Türk’ü olduğunu söyleyen Kazan’a karşın müteveffa
tüccar ağabeyi ailelerinin Selanik göçmeni olduğunu Milliyet’e anlatmıştı.
Açıkçası o bir Sabetayist!
3-Erbakan, Numan Kurtulmuş’un, dünya siyonizmi
ile işbirliği içerisinde hareket edip ülkenin tüm stratejik kuruluşlarına ve
istikbal vaat eden siyasi partilerine sızarak yönetimlerini ele geçiren
Sabetayist Toplum unsurları karşısında Millî Görüşçüleri bilinçlendirip
şerbetlendirmek, bağışıklık kazandırmak için Saadet Partisi Genel başkanı olmasına
göz yumdu.
Yoksa Millî Görüşçüler eğer Sabetayist Toplum
unsurları karşısında yeterli bilinç ve hassasiyet kazanamazlarsa Saadet
Partisi’nin başına Erbakan kimi getirirse getirsin kalıcı olamaz. Her türlü
hile, entrika, iftira, fitne ve fesada maruz kalır.
Bakın, eğer Numan Kurtulmuş’un Siyonist
işbirlikçisi bir Sabetayist olarak Millî Görüş’e ihanet ettiği açıkça anlaşılır
ve Saadet Partisi teşkilatı tarafından tasfiye edilirse bundan sonra benzeri
yeni bir ismin aynı şekilde parlatılıp lider yapılması çok kolay olmayacaktır.
Bu yüzden Erbakan ve Millî Görüş’ten yolunu
ayırma çabası sergileyen Numan Kurtulmuş gibi birinin Saadet Partisi başına
gelmesi bir ilk olduğu için örgüt olayı algılamada biraz zorlanıyor. Çünkü itaat ve lidere bağlılık temelinde
yetiştirilen bu toplumun geleneğinde baştakine isyan diye bir tecrübe yaşanmış
değil.
Erbakan da tabanı isyana çağırarak bu sorunu
halletme niyetinde olmadığını gösteriyor. Bu esasen İslam’ın kabul ettiği bir
yöntem de değildir. Zaten bu nedenledir ki Saadet Partisi Genel Başkan adayını
belirleyip büyük kongreye tavsiye eden bir yüksek şura oluşturulmuş bulunuyor!
Zaten Numan Kurtulmuş da Erbakan ve Millî
Görüş karşısında bir siyasi söylem geliştirip mücadele vererek değil; bu yüksek
şura tarafından aday gösterilerek büyük kongrede genel başkan seçildi.
Bundan böyle bu tür sorunları çözmek ve ortaya
çıkacak arızaları bertaraf etmek için örgütü ayaklandırmaya ve toplumu
başkaldırmaya çağırmadan, fitne fesat çıkarmadan halletmek yüksek şuranın
görevi olacaktır.
Çünkü Millî Görüş katıksız bir İslami
harekettir; Kur’an ve Sünnet çerçevesi içerisinde her işini yürütüp her
sorununu halletmek durumundadır. Asla dalalet fırkalarının yaptığı gibi
gayrimeşru yöntemlere tevessül etmez, amaca ulaşmak için her yolu mubah görmez.
Denilebilir ki peki Erbakan bir şura tarafından mı liderliğe getirildi?
Millî Görüş, Hilafetin kaldırılmasından sonra
bütün yeryüzü Müslümanlarını Batı’nın esaretinden kurtarıp özgürlüğüne ve
bağımsızlığına kavuşturmak, haklarını iade etmek amacını güden dünyadaki ilk
İslami hareket, Erbakan ise ilk siyasi liderdir.
Diğerleri hep birtakım yerel sorunları çözmek
ve amaçları gerçekleştirmek adına ortaya çıkıp hareket etmişlerdir. İran İslam
devrimi ise Erbakan ve Millî Görüş’ten 10 yıl sonra yapılmıştır. Mevcut
yönetime karşı kanlı bir isyan şeklinde başladığı için de İslami yöntem dışına
çıkılmıştır.
Erbakan ise mevcut yönetime isyan başlatarak
değil; tıpkı tebliğ ve siyaset yoluyla bir çıkış yapan ve göç etmek zorunda
bırakıldığı Medine’de uzlaşma ile bir devletin temellerini atan Hz. Muhammed
(SAS) gibi hareket etmiştir. (Hz. Peygamberin (SAS) yaptığı savaşlar savunma
niteliklidir)
İşte bu anlamda Millî Görüş dünyada bir ilk
olduğu için Erbakan mevcut olmayan bir İslami şura tarafından aday gösterilerek
değil; hurûc denilen bir yöntemle
lider olmuştur.
İslami esaslara göre yeryüzünde İslami bir
yönetim yoksa bunu kurmak üzere bir kişinin ortaya çıkması farz-ı kifayedir ki buna hurûc
denir. Kim ilk ortaya çıkarsa artık liderlik görevi ve hakkı onundur, bir
ikincisinin çıkması ise fitne anlamına gelir.
Ve İslam’da liderlik hayat boyudur.
Azledilmesinin sadece iki şartı var: 1-İrtidat
etmesi, yani dinden çıkması ki özünde bu İslam’a ve ümmete ihanet demektir.
2-Akli yeteneklerini yitirip görevini yapamaz hale gelmesi veya tutuklanması,
esir alınması gibi -geçici- bir engel ortaya çıkması.
Yani Erbakan İslami esaslara göre hayat boyu
Millî Görüş lideri olarak en üst konumda yetkili ve sorumludur.
Söz buraya gelmişken bir hususu daha
belirtmeden geçmek olmaz. İslam dininin iki temel kaynağı olan Kur’an ve
Sünnet’te herhangi bir devlet rejimi ve sistemi belirlenmiş hatta devlet şartı
getirilmiş değildir. Bu husus zamana ve şartlara bırakılırken sadece İslam’ın
değişmez amaçları ortaya konmuştur.
Bu amaçlar her türlü yöntem, kurum ve kuruluş
aracılığıyla gerçekleştirilebilir. Buna demokrasi de dâhildir. İslami amaçları
gerçekleştirmek üzere bir siyasi parti kurulup insanların gönüllü
katılımlarının sağlanması asla olmayacak, şeriata aykırı bir şey değildir.
Yeter ki hakkı üstün tutsun ve evrensel çapta İslam Birliği’ni gerçekleştirsin.
ali samangulmıllı gorusun saadet partısınde bıtısı19 Mayıs 2009 Salı 16:41
bu gosterıyorkı Sn.erbakansız saadet partisi bır hıcdır.cunku mıllı gorus saflarındakı arkadaslar bu ısı kım daha cok one cıkarılırsa onu desteklıyor. demekkı tam zamanında Akp saflarına gectık.
GudermesliSonun kötü olacak17 Mayıs 2009 Pazar 23:07
Sende Hoca ile uğraşan bütün pislikler gibi hakettığın yerı bulacaksın fare yuvası bıle fazla sana pislik numan...