İsrail’in en zengin işadamlarından biri olan Sami Ofer, 03.06.2011 tarihinde Tel Aviv'deki evinde ölü bulunmuştu.
Bu ölümle ilgili asıl dikkat çeken husus ise zamanlamasıydı. İran’a petrol taşıma tankeri satmakla suçlanan Ofer Kardeşler Grubu’nun 2002'den beri İran'la ticaret yaptığının ortaya çıkarılması ve bu nedenden dolayı ABD'nin yaptırım kararı uygulamaya başlaması bütün dünyada şok etkisi yaptı.
İran petrolünü şirketlerine ait petrol tankerleri ile tüm dünya ülkelerine pazarlayan Yahudi işadamı Sami Ofer’in ailesi, İran’la kurulan ticari ilişkilerin İsrail gizli servisi MOSSAD’ın bilgisi, izni ve kontrolü çerçevesinde yapıldığına dair yaptıkları açıklamalar ise kamuoyunda pek ilgi uyandırmadı.
Bu olay İsrail ile İran arasında yıllardır süren gizli işbirliğiyle ilgili kamuoyuna yansıyan ilk gelişme değildi.
1990’lı yıllarda tüm dünyada konuşulan ve İsrail’de patlak veren Nahum Manbar skandalı yaşanmıştı. İsrailli asker Manbar, İran’a hardal gazı malzemesi satmakla suçlanmış ve 16 yıl hapse mahkûm edilmişti. Ancak daha sonra Manbar’ın İsrail gizli servisi ile ilişkileri deşifre edilerek, İran'a satılan hardal gazının MOSSAD'ın bilgisi dâhilinde gerçekleştiği anlaşılmıştı.
Aynı şekilde İran-Irak savaşı yıllarında İsrail’in yıllık 500 milyon dolarlık İran’a silah sattığı ortaya çıkmış ayrıca ABD’nin de aynı şekilde İran’a milyarlarca dolarlık silah sattığı anlaşılmıştı. Savaş yıllarında Yahudi silah tröstlerinin elde ettikleri toplam kazançları ise 750 milyar dolar.
Olay dünya medyasında “"İran-Kontra" skandalı şeklinde yansımış ve İsrail-ABD- İran arasındaki silah ticaretini yöneten kişinin ise İranlı bir Şii Yahudi olan Manuçer Gorbanifar olduğu anlaşılmıştı.
2004 yılında Siyonist Neo-Con ekibin Irak’ta en güvenilir adamlarından olan Ahmet Çelebi, ABD’ye ait gizli bilgileri İran istihbaratına vermek suçlamasıyla gözaltına alınmıştı.
Bu olaydan kısa bir süre sonra Ağustos 2004 yılında ABD büyük bir skandal patlak vermişti.
ABD’nin Savunma Bakanlığı Pentagon'da İsrail adına casusluk yaptığı gerekçesiyle Albay Larry Franklin gözaltına alınmıştı.
İran’la ilgili Pentagon’da bulunan gizli bilgileri Amerika'da faaliyet gösteren en etkin Siyonist örgüt olan Yahudi Komitesi (AIPAC) aracılığıyla İsrailli diplomat ve ajanlara sızdıran Larry Franklin’in, Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ile müsteşar Douglas Feith’e bağlı birimde görev yaptığı anlaşılmıştı.
FBI yürüttüğü soruşturma sonrası, İran’la ilgili gizli bilgileri İsrail’e vermekle suçlanan Larry Franklin'nin, 2001 yılında Fransa ve İtalya'da, İran- Irak savaşı yıllarında ABD-İsrail-İran arasındaki silah ticaretini yöneten İranlı Şii Yahudi Manuçer Gorbanifar'la gizlice görüşmeler yaptığına dair bilgilere ulaşmıştı.
Manuçer Gorbanifar, Ahmed Çelebi İran adına casusluk yapmakla suçlanırken, Larry Franklin ise İsrail adına casusluk yapmakla suçlanmıştı.
İran'a casusluk yapmakla suçlanan Ahmed Çelebi ile İsrail'e casusluk yapmakla suçlanan Larry Franklin, 1. Körfez savaşında, Irak’a yapılmak istenen askeri bir müdahaleye dünya ülkeleri ve toplumlarını razı etmek için uydurulmuş bir Siyonist kurgu olan "Saddam kitle imha silahları üretiyor" şeklindeki yaygaraların en önemli iki figürüydüler.
İran derin devletini kontrol eden Yahudi Şii Mollalar(MEŞHEDİLER) ile; İsrail’i derinden yöneten Kudüs merkezli Siyonist Hahamlar konseyi arasındaki işbirliğinin çok köklü bir tarihi geçmişi vardır.
Şiiliğin bir kolu ve günümüzde İran derin devleti yönetiminde çok etkin bir unsur olan ve İsmailliye diye anılan Hasan Sabah liderliğindeki bu Şii tarikatı, işe Kudüs'teki Tapınağı korumakla başlayan daha sonra siyasi, askeri ve ekonomik olarak küresel bir güce dönüşerek, Masonluk gibi tüm Siyonist merkezli gizli örgütlerin ilham kaynağı olan Tapınak Şovalyeleri ile tanışmış, aralarında başlayan ilişkiler ise tarihi süreç içerisinde nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar süregelmiştir.
İsmailliye tarikatı ile Tapınak Şovalyeleri arasındaki tarihsel işbirliğinin çok dikkat çekici önemli bir özelliği var.
İki tarikat arasında diyalog ve işbirliğinin başlangıç tarihi, Selçuklu İslam Devleti’nin Anadolu'da hâkimiyet kurup Ortadoğu ve İslam dünyasında etkin olmaya başladığı bir döneme denk gelmektedir.
Tarihsel Şii-Yahudi ittifakı Osmanlı İmparatorluğu döneminde de olukça etkin bir şekilde sürdürülmüş ve ne zaman İlayı Kelimetullah için batıya sefere çıkılmışsa, haçlı batılı devletler namı hesabına İran Safevi Devleti doğudan Anadolu'ya saldırarak ikinci bir cephe açmış böylece yapılan seferlerde Osmanlı askeri gücünde zafiyet ve eksiklik meydana gelmesini sağlamıştır.
Günümüzde bu tarihi ittifak Türkiye’nin çağdaş bir Osmanlı vizyonu ile Ortadoğu ve dünya sahnesine çıkmaya başladığı bir dönemde yeniden canlanma emareleri vermektedir.
Özellikle Irak savaşı öncesi hazırlık yapan ABD’nin, ülkemizin Güneydoğu bölgesine yerleşerek Kuzeyden de cephe açmasına imkân sağlayacak 1 Mart tezkeresinin, TBMM tarafından reddedilmesi sonrası Türkiye, bölgesinin lider ülkesi ve dünyanın yeni süper gücü olmaya doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başlamıştır.
Ayrıca Türkiye'nin Rusya ile Gürcistan arasında patlak veren savaşta açıkça Gürcistan’dan taraf olan ABD’nin silah yüklü savaş gemilerinin boğazlardan geçerek Karadeniz üzerinden Gürcistan’a yardım etmesine, Montrö Boğazlar Sözleşmesini bahane ederek izin vermemesi tüm dünyada ikinci 1 Mart tezkeresi olarak değerlendirilmiş ve büyük yankı uyandırmıştı.
Özellikle Başbakan Erdoğan’ın Davos toplantısında İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez’i tüm dünya medyasının önünde adeta fırçalayarak çok sert bir şekilde aşağılaması sonrasında Türkiye, fiili olarak İslam Birliğini liderliğini de ele geçirmiş oldu.
Türkiye’nin özellikle son 10 yılda ABD ve müttefiki batılı ülkelere karşı bölge devletleri ve toplumlarının haklarını korumak amacına yönelik göstermiş olduğu şahsiyetli tutum ve dış politika uygulamaları sonrasında, Ortadoğu ve bütün İslam Âleminin saygısını, ilgisini ve hayranlığını kazanmış durumda.
Bölgesindeki İslam devletleri ve toplumlarına yönelik göstermiş olduğu Milli Görüş eksenli yeni politik yaklaşımının temellerini menfaat ve çıkar sağlama amacından ziyade samimiyet ile dostane işbirliği çerçevesine oturtmayı başarmış olan Türkiye, kısa süre içerisinde bütün İslam Âleminin güvenini, dostluğunu kazanarak lider ve örnek Ülke konumuna gelmiştir.
Türkiye’nin ABD ve İsrail’le batılı devletlere karşı yaptığı şahsiyetli çıkışlar ve muhalif politik uygulamalar karşısında, Siyonist karanlık mihrakların olup bitenleri sadece izlemekle yetinmeleri, hesap soramamaları gerçeği karşısında, kısa süreli yaşadıkları korku ve şaşkınlıkları üzerinden atan İslam ülkeleri daha sonra batılı devletlerin şerrinden korunmak için Türkiye’nin etrafında kümelenmeye başladılar.
İslam devletleri ve toplumlarının yeniden Türkiye’nin etrafında ortak bir zeminde buluşarak birlikte hareket etmeye başladıkları gerçeğini gören İsrail ve işbirlikçi batılı devletler, bu gelişmelere engel olmak için tarihte olduğu gibi tekrar İran ve Şii kartını oynamaya başladılar.
İsrail'in yaptığı Mavi Marmara katliamının yankıları sürerken, Filistin konusunda önderliği Türkiye’ye bırakmak istemeyen İran devreye girerek, Gazze'ye İran savaş gemileri eşliğinde yardım gemileri göndermeye hazırlandığını tüm dünyaya ilan etmişti.
Özellikle İsrail güdümlü Yahudi gazete ve televizyonlar ile uluslararası Siyonist haber ajansları, günlerce İran’ın atacağını ilan ettiği bu hamleden bahsederek bir İran-İsrail savaş senaryosunu kurgulayıp sahnelediler.
Aslında yapılmak istenen şey, Mavi Marmara yardım gemisine yapılan baskından ötürü İslam Âleminin en hassas olduğu konulardan birisi Filistin meselesinde önderliği ve inisiyatifi ele geçirmiş olan Türkiye’nin etkinliğini elinden almak için oynanan bir İran-İsrail tiyatrosundan ibaretti.
İran’ı İslam toplumları nezdinde kahramanlaştırmak isteyen İsrail ve batılı devletler bu konuda üzerlerine düşen gayreti göstermekten asla imtina etmediler.
Sonuçta ne oldu biliyor musunuz?
İran önce savaş gemileri göndermekten vazgeçtiğini, sadece sivil yardım gemilerinin yola çıkacağını açıkladı.
Ancak yola çıkacağı söylenen sivil yardım gemilerinden de bir türlü haber alınamamış daha sonra İran yardım gemileri göndermediğini itiraf etmek zorunda kalmıştı.
Ancak İran’ın savaş gemileri eşliğinde yardım gemilerini Filistin’e göndereceğini günlerce manşetlerden haber yapan Siyonist medya grupları, İran’ın savaş ya da yardım gemilerini gönderdiğinden vazgeçtiğine dair açıklamalarını ise görmezlikten gelmişlerdi.
Aynı tiyatro yakın bir zamanda ABD savaş gemilerinin Hürmüz Boğazından geçişi ile ilgili de kurgulanmış, Hürmüz Boğazı krizinin ABD ve İran arasında savaş çıkaracak kadar önemli gelişmelere neden olabileceğine dair söylentiler batı medyasında günlerce yazılıp çizildi.
Ancak 23/ 01/ 2012 tarihinde Amerikan uçak gemisi USS Abraham Lincoln, Hürmüz Boğazı'ndan geçerek Körfez'e girmiş, İran ise daha önceki tehditlerine rağmen, Amerikan uçak gemisini engellemek için herhangi bir girişimde bulunmamıştı.
İran’ın batılı devletlerle kavgasının en önemli nedenlerinden birisi olan nükleer silah üretim konusunun arkasında ise yine İsrail vardır.
Gazeteci Yusuf Gezgin bu konuda yazdığı bir köşe yazısında şu çarpıcı bilgileri aktarmıştı:
“Dünyanın en gizemli ve güçlü Siyonist ailelerinden Rothshild hanedanlığına ait olan Rio Tinto şirketi, Namibya’daki- dünyanın en büyük uranyum tesisinde İran ile ortaktır ve İran’a uranyum sağlamaktadır. Ayrıca, İran’ın Dhakhasan bölgesinde altın çıkarma yatırımları yapmaktadır.”
İsrail-ABD ve batılı müttefik devletlerin işgal ettikten sonra yakıp yıktıkları, harabeye çevirdikleri, milyonlarca masum Müslümanların kanını döktükleri topraklardan çekildikten sonra, ülkelerin yönetimlerinin kontrolünün Şiilerin eline geçmesi elbette tesadüf değildir.
İsrail Lübnan’ı bombaladı. Bundan en karlı çıkan Hizbullah oldu.
ABD ve batılı devletler Irak ve Afganistan’ı işgal etti. Şimdi bu iki ülkede de yönetim Şiilerin hâkimiyetinde.
Irak Başbakanı Maliki’yi Türkiye’ye karşı kışkırtan da, Türkiye Irak Büyükelçiliği’ne silahlı saldırıda bulunun da Yahudi-Şii ittifakından başkası değil.
Suriye’deki zalim Marksist-Komünist Esed rejiminin yaptığı zulüm ve vahşete karşı en büyük desteği sözde Şii İran İslam devleti vermektedir. Esed yönetimine karşı başlayan halk ayaklanmasına karşı Nusayri rejimine her türlü desteği veren İran ordusundan 5 keskin nişancı asker, Özgür Suriye Ordusu tarafından Humus kentinde yakalanmış ve görüntüleri internet sitelerinde yayınlanmıştı.
11 Ocak 2012 tarihinde Kilis'in Öncüpınar Gümrük Kapısı'na giriş yapan ve İran'dan Suriye'ye Askeri malzeme götüren 5 TIR dolusu silaha el konulduğu kamuoyuna açıklanmıştı.
Bu arada İsrail Genelkurmay Başkanı Korgenaral Benny Gantz’in, bir parlamento komitesinde yaptığı konuşmada, Suriye'de Beşşar Esed yönetiminin devrilmesi halinde Şiilerin bundan zarar göreceklerini ve bunu engellemek için İsrail’in Şiileri mülteci olarak kabul etmeye hazırlandığını söylediğini de unutmamak gerekiyor.
28 Ocak 2012 tarihinde internet haber sitelerinde yayınlanan haberde, Wall Street Journal gazetesine konuşan ve adı açıklanmayan Pentagon yetkilileri, ABD’nin şu an elinde bulunan silahların İran’ın yeraltındaki gizli nükleer tesislerini vurabilecek güçte olmadığına dair itirafları yayınlanmıştı.
Bu itiraf, İslam ülkeleri ve toplumları nezdinde "İsrail ve ABD ile savaşan en cesur İslam devleti İran'dır" şeklinde bir imaj yaratıp Türkiye'nin lider ülke olmasını engellemek için İran'la muvazaalı bir kavga içerisinde bulunduklarının en büyük kanıtıdır.
Siyonist odaklar, İsrail ve ABD ile batılı ülkelerin Türkiye’ye karşı İran’ı desteklemelerinin en büyük nedenlerden birisi de, Şii mezhebinde Cihad, Fetih, Gazve ve İlayı Kelimetullah gibi bir inanç ve kültürün olmamasıdır. İşte bu yüzden İran’ın herhangi bir haçlı ya da batılı bir devletin ordusu ile savaştığına dair bir bilgi tarih kayıtlarında mevcut değildir.
Sayı: 694





































