Türkiye’nin 1980’den itibaren mücadele ettiği PKK-KCK terör örgütünün lideri Öcalan başta olmak üzere tüm üst düzey yöneticileri ile kandırıldığı ve aldatıldığı için dağa çıkarılmış olan bütün unsurları gerçekte İsrail ve batılı devletlerin taşeronluğunu yapan kuklalar topluluğundan ibaret bindirilmiş kıtalardır.
Bir süre önce Türkiye’ye dönüş yapan Kürt ideolog, siyasetçi ve yazar Kemal Burkay’ın TBMM İnsan Hakları Alt Komisyonuna PKK ile ilgili yaptığı açıklamalar ile Kanal A ve TRT-2’de yaptığı konuşmaların içeriği, ayrılıkçı-bölücü Kürt hareketinin önemli çarpıcı gerçeklerle yüzleşmesini sağladı.
Burkay yaptığı değerlendirmelerde kısaca şunları söylemişti:
“Ergenekon ahtapot kolları gibi ülkeyi sarmıştır. Tutuklu ve yargılama safhasında olanlar Ergenekon’un sadece bir kısmını oluşturmaktadır. PKK derin devlet tarafından Ergenekon’un Kürt ayağı olarak kurulmuştur. Abdullah Öcalan eskiden sol derneklerde ayak işlerine baktığı o devirde halen Kandil’deki yöneticilerden Duran Kalkan ile birlikte PKK’yı devlet projesi olarak kurdu.12 Eylül öncesi eylemlerde sola karşı önemli rol oynayarak darbenin bu sayede hazırlanmasını sağladı.
Ergenekon ciddi darbeler almış olmasına rağmen, Uludere olayını gerçekleştirecek kadar diriliğini korumaktadır.1999'da yakalanan Öcalan 12 yıl boyunca Ergenekon'a bağlı paşalar tarafından yönlendirilmiştir.”
Ülkemiz yıllardır batılı mihrakların karanlık oyunları ve manipülasyonları nedeniyle, PKK-KCK terör örgütünün gerçek patronu İsrail ile içimizdeki işbirlikçi uzantıları Sabetayist Ergenekoncu unsurla uğraşmak yerine maalesef sadece dağdaki kuklalarla ya da maşalarla mücadele etmeye mahkum bırakıldı.
Türkiye yıllarca bataklığı kurutmak yerine sivrisineklerle uğraşmış, terörü kökünden söküp atmak varken dallarını kesmek ya da yapraklarını dökmek şeklinde yanlış bir strateji uygulayarak bu uğurda içine düştüğü gaflet ve delalet bataklığından dolayı maddi imkanlarını ve enerjisini boşa harcamıştır.
Bu yanlış strateji elbette kendiliğinden, gelişigüzel ve tamamen tesadüf eseri meydana gelmiş bir yaklaşım tarzı değildir.
PKK-KCK terör örgütü, Büyük İsrail İmparatorluğunu kurmak için 6 asırlık koca Osmanlı İmparatorluğunu yıkarak dünyanın efendisi olmayı başarmış küresel Siyonist mihrakların kurguladıkları şuurlu ve bilinçli küresel bir planın ülkemize yönelik uygulanmış kısmıdır.
Bu planın tatbikinde Cumhuriyetin kurucu iradesi olarak ülkenin sermaye, medya, siyaset, sivil ve askeri bürokrasisini tamamen ele geçirmiş İsrail odaklı Sabetayist zümre oligarşisinin, terör örgütüne içeriden sağladığı siyasi, ekonomik, istihbarat ve lojistik destek hayati öneme haizdir.
Terör örgütünün dış kabuğu ABD, Yahudi Lobisi ve AB üyesi ülkelerden oluşurken, iç kabuğu ise Ergenekon derin devlet unsurlarından meydana gelmektedir. Örgütün çekirdeği ise Dünya Siyonizm’i ve İsrail’dir.
Muasır medeniyet, çağdaşlık, ilericilik, demokrasi gibi kavramların arkasına saklanarak siyasi olarak ABD’ye, ekonomik olarak IMF’ye, askeri olarak NATO’ya, AB hayaline kavuşmak için haçlı zihniyetli batıya bağımlı ve güdümlü olan bir Türkiye’nin, PKK-KCK terör örgütü ile mücadele edip faaliyetlerine tamamen engel olmayı başarması elbette olacak şey değildir.
Ülkemizdeki İttihat ve Terakki kökenli Ergenekoncu derin ulusalcılar ve Türk milliyetçisi kadrolar ile PKK-KCK terör örgütü birbirlerinin hayat kaynağıdırlar.
Kürt ayrımcılığı yapan PKK-KCK’lı unsurların varlığı Türk milliyetçileri ile ulusalcı yapılanmaları güçlendirirken, Ergenekoncu asker ve sivil kadroların terörle mücadele adı altında yıllardır bölge insanına ve halkına karşı yaptıkları insanlık dışı zulüm ve uygulamalarda aynı şekilde terörist unsurları beslemiş ve büyütmüştür.
100 yıldır devletin tüm imkanlarından azami bir şekilde faydalanan Sabetayist derin yapı, kurmuş olduğu militarist vesayet rejimini koruyarak kendi varlığını gizlemek ve elde ettiği ayrıcalıklı konumlarını kaybetmemek uğruna sürekli ürettiği sanal ya da gerçek düşmanlarla yıllardır kamuoyunu aldatıp oyalamayı başarmıştır.
Bu düşmanlardan sanal tehlike olanı irticadır. İrticadan asıl kasıt elbette İslam’dır. 1000 yıllık Selçuklu- Osmanlı İslam medeniyetini aşağılayıp karalamak, tarihin en şerefli milletinin inancına, tarihine, özüne, kimliğine karşı şiddetli düşmanlık yapmanın adı irticadır.
Bir diğer düşman ise terör ve anarşidir.1980 öncesinde yaşanan Sağ-Sol anarşi olaylarının, 1980 sonrasında ise önce Asala sonra da PKK ile devam ettirilen terör eylemlerinin perde arkasında İsrail ve devlet içerisinde etkin batı işbirlikçisi yapılanmalar vardır.
Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi 150 yıllık köhnemiş İttihat ve Terakki kökenli bu ihanetçi yapı önce sistemli bir şekilde İslam düşmanlığı yaparak insanımızı dininden uzaklaştırmış sonrada Haham Haim Nahum doktrinini uygulayarak ülkemizi İsrail’e vilayet yapmak için yumuşak lokma haline getirip yutmaya çalışmıştır.
Milli Görüş lideri Erbakan, Haim Nahum doktrininin ne olduğunu ve amacı ile ilgili sürekli şu çarpıcı tespitlerde bulunup şöyle derdi:
“Haham Haim Nahum, Lozan’da yapılan toplantılarda ‘ Osmanlıyı yıkmışken Büyük İsrail’i kuralım. Neden önce küçüğünü kurup sonra büyüğünü kurmak için uğraşalım’ diyerek Lozan’ı imzalamak istemeyen savaşın galibi batılı devlet yöneticilerine dönerek ‘19 tane haçlı seferi yaptınız yine yutamadınız? 5 sene Cihan harbi, 5 sene İstiklal savaşı yaptınız yine başaramadınız. Çünkü bunlarda iman var. Onun için yutamadınız. Öyleyse bir mola verelim bunları dininden uzaklaştıralım sonra yutalım. Türkiye’yi savaşla yutamazsınız, yumuşak lokma yaparak yutun. Bunun için Türk insanını aç bırakın, işsiz bırakın, borca esir edin, dininden uzaklaştırın, bölün ve parçalayın, sonra parçaladığınız kesimleri birbirleri ile kavga ettirin. Siz bu yedi görevi yerine getirin o zaman bunları kolayca yutarsınız.”
Ne var ki bu 7 aşama adım adım günümüze kadar uygulanmış olmasına rağmen Türkiye bir türlü yumuşak lokma haline getirilip yutularak İsrail’e vilayet yapılamadı.
Çünkü Erbakan Milli Görüş inancını, fikriyatını ve amacını geniş kitlelere tebliğ etmek için kurduğu siyasi partileri kullanırken, gerçek icraatlarını ise devlet içerisinde kurmuş olduğu Milli derin odak üzerinden hayata geçiriyordu.
Erbakan ve Milli Görüş tehlikesini bertaraf etmek için batılı mihraklar tarafından planlanan 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat post-modern darbe süreçleri ters yüz edilerek, Milli devletin kontrolüne geçti.
Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş siyasi kadroların yönetimindeki ANAP ve AKP iktidarları döneminde Türkiye siyasal, ekonomik, askeri ve toplumsal olarak çok büyük değişim ve dönüşümler yaşadı.
Özellikle Anayasa ile ilgili kısmi değişikliklerin onaylandığı Referandum sonrası askeri ve yargı vesayetinden kurtulmak noktasında çok büyük mesafeler kat edildi. Ülke yönetiminde sivil irade ve siyasi otoritenin etkinliği sağlandı.
Bu 40 yıllık süreçte Milli Görüş bugüne kadar kendi içinden 4 koalisyon hükümeti, biri 2, diğeri 3 dönem tek başına 2 iktidar, 4 Başbakan ve 2 Cumhurbaşkanı çıkarmayı başararak derinden olduğu kadar açıktan da devlet yönetimine hakim olmayı başardı.
Erbakan ve Milli Görüş inancı devleti yöneten gerçek irade olunca terörle mücadeledeki yanlış politikalardan vazgeçilerek yeni ve doğru stratejiler uygulanmaya başlandı.
Özellikle İsrail merkezli Beyaz Türklerin örgütü Ergenekon ile Beyaz Kürtlerin örgütü KCK’ya yönelik başlatılan operasyonlar ve açılan yargı soruşturmaları sayesinde, PKK-KCK terör örgütünün devlet bünyesindeki iç ihanet ayağı, yapılanması ve kadroları büyük ölçüde tahrip edilerek etkisiz hale getirildi.
Milli güçler, terörü besleyen ve devlette kümelenmiş batı işbirlikçisi bütün unsurları ülkenin sermayesinden, medyasından, siyasetinden uzaklaştırıp makam ve yetkilerini ellerinden alarak itibarlarını sarstıktan sonra, terörle mücadelede sıra bataklığı kurutmaya yani İsrail’e gelip dayandı.
Terörle mücadelede asker-sivil devletin bütün kurumlarının karşılıklı işbirliği ve işbölümü temelinde büyük bir başarıyla uyguladıkları bu yeni strateji nedeni ile son günlerde, PKK-KCK’nın arkasındaki İsrail faktörü ile ilgili önemli bilgi, belge ve dokümanlar medyada çok sık gündeme gelmeye başladı.
İskenderun’da 7 şehit verilen İkmal Destek Grup Komutanlığı’na yapılan saldırıyı gerçekleştiren PKK’lıların lideri Kenan Yıldızbakan’ın defalarca İsrail’e giriş çıkış yaptığı dair yayınlanan haberler bu yönde atılan ilk adımlardı.
Daha sonra hazırlanan istihbarat raporlarına göre iki ay içerisinde Hatay ve Adana semalarında belirlenen ve İsrail’e ait olduğu kesinleşen Heronlar’ın elde ettiği “anlık bilgileri” terör örgütüne ilettiğine dair değerlendirmeler medyada geniş yer buldu.
Ayrıca 16 Aralık’ta Siirt’te yapılan KCK operasyonunda gözaltına alınarak tutuklanan Mehmet Veysi Dilekçi ve Mesude Yasak’ın kendi aralarında yaptıkları telefon görüşmelerinde, 2010 yılı içinde İsrail’den bir öğrenci derneği tarafından PKK/KCK’ya 400 kamyon yardım gönderildiğine dair bilgiler kamuoyuna deşifre edildi.
İsrail’in yaptığı lojistik yardımın yanı sıra PKK/KCK’ya ait TV ve radyolara para yardımı yaptığı da telefon görüşmelerinde yer almaktaydı.
Star Gazetesi’nden Cevheri Güven’in hazırladığı habere göre hazırlanan istihbarat raporlarında şu çarpıcı bilgilere yer verilmişti:
“ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgalinden bu yana İsrail gizli servislerinin Irak’ın kuzeyinde bulunan Kürt kökenli insanlarla çok yakın temas içerisine girdiği, Irak topraklarında yaşayan Kürt kökenli Iraklı vatandaşlarının İsrail’e gönderilip ideolojik eğitimden geçmeyi müteakip tekrar bu bölgeye getirip ortamı şekillendirmeye çalışmaktadırlar.”
Ayrıca İsrail’in içerisinden seçtiği bazı kişileri özel güç adı altında Irak’ın Kuzeyinde eğitim sürecinden geçirdiği şeklindeki bazı önemli ayrıntıların da, hazırlanan İstihbarat raporlarında yer aldığı açıklanmıştı.
Türkiye’nin Mavi Marmara saldırısı ile ilgili BM’nin hazırladığı raporun açıklanmasından sonra, İsrail’e karşı açıklamış olduğu 5 maddelik yaptım kararına karşı İsrail Dışişleri Bakanı Lieberman’ın ” PKK ve Ermeni Soykırımı destekleriz” demesi, PKK-İsrail birlikteliğinin en yetkili ağızdan deşifre edilmesiydi.
Bozularak sıcak bir çatışmanın eşiğine gelen Türkiye- İsrail ilişkilerinin tekrar düzeltilmesine yönelik yapılan tüm girişimler, MOSSAD-PKK işbirliği ile ilgili medyada yayınlanan haberler sebebiyle artık imkânsızdır.
Ancak AKP iktidarının içine düştüğü ideolojik boşluk, savunduğu temel ilkeler, kendisini tarif ettiği batıcı liberal zihniyet ve sağlam bir toplumsal destekten mahrum olması sebebiyle, PKK-KCK terör örgütünün gerçek patronu İsrail’e ve içimizdeki işbirlikçi vesayet rejimine karşı yapabilecekleri oldukça sınırlıdır.
AK Parti’nin Başbakan Erdoğan’ın rahatsızlığı nedeni ile İstanbul’da ikamet ettiği bir dönemde, basit bir şike yasası değişikliğini bile yüzüne gözüne bulaştırarak parti içerisinden her kafadan farklı seslerin çıktığı sıradan bir parti görünümüne nasıl dönüştüğü her kesin malumu.
PKK-KCK terör örgütünün kökünü tam anlamıyla kazıyıp toplumsal taban ve desteğini bitirerek ülkemizde huzur, barış ve kardeşlik ortamını sağlam temellerle kurup yeniden milletimizin tarihteki şerefli yerini almasını sağlayacak olan temel ilke ve prensiplere sahip tek parti Saadet Partisi’dir.
Türkiye’yi ekonomik olarak 100 Milyarlarca dolar zarara uğratan, asker-sivil on binlerce insanımızı kaybetmemize neden olan terörün kökten çözümü, 1000 yıl bizi bu topraklarda kardeşlik bağı ile bir arada tutan, et ve tırnak gibi birbirimize bağlayan, huzur ve barış içerisinde yaşamamızın tek teminatı İslam’ın yüce değerlerine yeniden sımsıkı sarılmaktır.
Ülkemizde Milli Görüş dışında İslam Birliği’ni ve İslam kardeşliğini savunabilecek hiçbir zihniyet, inanç ve ideoloji mevcut değildir.
Çünkü Milli Görüş bu milletin inancı, özü, kendisi, kimliği ve tarihidir. İşbirlikçi ve taklitçi zihniyetlerin ya da Milli Görüş’ün altın suyuna batırılmış sınıf kaçkını talebelerin yönetimindeki siyasi partilerin açıkça İslam kardeşliğini savunmaları ve bu çerçevede devleti yönetmeleri mümkün değildir.
Sayı: 696




































