YIKILMADI HALA AYAKTA

Türkiye, referandumda kıl payı ile de olsa çıkan evet sonucuyla Batının güdümünden çıkıp bağımsız, özgür bir ülke olma konumunu kazanmıştır. Hayır oyu beklenenden fazla çıktığı için Batı ve yerli işbirlikçileri birçok argüman ileri sürüp yeni hamlelere girişseler de nafile...

18 Nisan 2017 Salı 22:38 < MANŞET
ABD, NATO, AB, PKK, FETÖ cephesi

YIKILMADI HALA AYAKTA

 
Her şeyden önce önemli olan ve değişmeyecek gerçeklik, hayır oylarından çok çıkan evet oyları ile önerilen anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesidir. Hayır oylarının beklenenden çok çıkmış olması referandum sürecinin bir sonucudur. Daha sonraki seçimlere yansıması belli ölçüde olsa da birebir olmayacaktır. Seçimin yapılacağı tarihe kadarki gelişmelerin ve doğuracağı şartların şimdiden öngörülmesi ise mümkün değildir. Türkiye toplumunun oyda gösterdiği duyarlılık ve demokrasiyi özümseme becerisi de Batılıları kıskandırır niteliktedir.
 
Referandumda ortaya çıkan sonuç 7 Haziran 2015 seçimindekine oldukça benzemektedir. O seçimde de Cumhurbaşkanı Erdoğan bizzat yoğun bir kampanya yürütmüş, AKP’yi % 9 oy kaybına uğratmıştı. Ancak muhalefet cephesi % 60’lık oy desteğinden bir politika üretip etkinlik kazanamadığından yeniden seçime gidilmesi kaçınılmaz hale gelmişti…
1 Kasım 2015 Günü yenilenmesi kararlaştırılan seçime gidilirken Cumhurbaşkanı Erdoğan artık geri plana çekilerek meydanları Başbakan Davutoğlu’na bırakmıştı. O seçimden AKP kaybettiği 9 puanı alarak çıkmış, yeniden tek başına iktidar olmuştu…
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çok daha yoğun olarak meydan mitinglerine abanıp televizyon programlarına çıktığı bir kampanyanın sonunda Pazar günkü referandumda evet oylarının -MHP desteğine rağmen- Cumhurbaşkanlığı seçiminde aldığı oyların gerisinde kalmasının elbette siyasete yansımaları olacak, AKP içinde de tartışılacaktır.
 
AKP iktidarının referandum sonucundan ders çıkarıp olumsuz etkilenmemesi yapılacak bir sağlıklı değerlendirmeden sonra gerekli adımların atılması, gerekli fedakârlığın göstermesi ile mümkündür. Başbakan Davutoğlu AKP iktidarı inkıraza, Türkiye istikrarsızlığa girmesin diye nasıl ki nefsimi ayaklarım altına alıyorum diyerek feragat edebildiyse Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da şimdi aynı şekilde feragat edebilmesi gerekir. Cumhurbaşkanlığına çantada keklik gözüyle bakması, kabul etmelidir ki artık mümkün değildir; karizması çizilmiştir.
 
Referandumda MHP’nin desteği ile % 51 küsur oy alabilen Cumhurbaşkanı Erdoğan aday olduğunda ilk turda seçilemeyecek. İkinci turda ise muhalefet ittifak ederse, rakibi kazanır. Durumun şimdiden görülüp riske edilmemesi için gerekli tedbirler vaktinde alınmalıdır.
 
Kaldı ki Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtlığı giderek büyümekte, toplumsal desteği erimeye devam etmektedir. Bu trend referandum sonrası süreçte ise artarak devam edecektir. Zira alınan sonuç değerlendirilirken ciddi eleştiriler yöneltilmektedir. AKP içindeki fay hatları da engellenemez şekilde harekete geçecektir. Cumhurbaşkanı Erdoğan direnerek, dayatarak daha fazla bu işi götüremeyeceğini anlamalıdır. Yeni liderlerin yolunu tıkamakla değil belki önünü açmakla kurduğu partinin yeni ufuklara açılmasını sağlayabilecektir.
 
Referandumdan Cumhurbaşkanı Erdoğan ağır yara alarak çıkmış olsa dahi Türkiye büyük bir kazanım elde etmiştir. Yeni sistemde kim cumhurbaşkanı seçilirse seçilsin ülke yararını gözeten politikalar izlemek zorunda kalacaktır. Artık parti içi dengelerle, koalisyon oyunları ile istikrarsızlık oluşturarak hiçbir güç, vesayet odağı ülkenin kalkınmasını engelleyemez.
 
Bundan sonra seçim sonuçları açıklandığında cumhurbaşkanı seçilenin hükümeti kurması önünde hiçbir engel kalmayacak 5 yıl boyunca kesintisiz iktidarda kalması kesinleşecektir. Meclis de aynı gün şekillenecek ve yürütmeden bağımsız yasa çıkarmaya başlayacaktır.
 
Artık Meclis ne kadar parçalı olursa olsun, kaç parti yer alırsa alsın hükümetin kuruluşuna, işleyişine müdahale edemeyecektir. Ancak denetim yapabilecek; bir yolsuzluk, usulsüzlük, yasa ihlali tespit ettiğinde sorgulayacak ve ilgilileri yüce divana sevk edebilecektir. Böylece Eski Türkiye olgusu tarih olacak ve Yeni Türkiye her alanda kendini gösterebilecektir.
 
İngilizlerin 1. Dünya Savaşında başkent İstanbul’u işgal edip yıktığı Osmanlı Devleti yerine kurduğu müstemleke tipi vesayetçi 1923 rejiminin geriye kalan son kolonları da çökertilmiş olacaktır. Referandumla yapılan ifade edildiği gibi yalnız sistem değişikliği değil adamakıllı bir rejim değişikliğini de ister-istemez beraberinde getirecektir.
 
Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtlığı yaparak ya da AKP’yi dağıtarak bu gidişatı durdurmaya imkân kalmamıştır. Artık partileri bölüp siyasi istikrarsızlık oluşturarak Türkiye’nin yönetimi sekteye uğratılamaz. Meclis’te tek parti çoğunluğu ile alabildiğine parçalanmışlık arasında, yürütme erki açısından pek fazla önem kalmayacaktır.
 
Artık küresel güçlerin ve içerideki mihraklarının Türkiye’nin siyasetine, yönetimine müdahil olmak için kullanabilecekleri yollar, yöntemler ortadan kaldırılmış olacaktır. Yasama, yargı, yürütme ayrı ayrı, birbirinden bağımsız hareket edeceğinden birbirinin işleyişine müdahale etmeleri mümkün olmayacağı gibi üçünün birden dış etkiye veya vesayet odakları etkisine maruz kalması ve ülke aleyhine bir konuda ittifak kurması da kabil olmayacaktır.
 
Türkiye, referandumda kıl payı ile de olsa çıkan evet sonucuyla Batının güdümünden çıkıp bağımsız, özgür bir ülke olma konumunu kazanmıştır. Hayır oyu beklenenden fazla çıktığı için Batı ve yerli işbirlikçileri birçok argüman ileri sürüp yeni hamlelere girişseler de nafile...
 
Elbette ki Türkiye derin devletinin referandum sonrası süreci de 7 Haziran sonrası süreçte olduğu gibi, isabetli politikalar üreterek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aldığı darbenin etkisini ve ülkenin geleceğine yansımalarını en az düzeye indirmeyi başarması gerekir. Nasıl ki, 7 Haziran sonrası girdikleri zafer sarhoşluğunun ardından kısa sürede sükûtu hayale uğradı iseler; şimdi de çok geçmeden benzerini yaşamalıdırlar. Zira muhalefet çok parçalı olduğu gibi karizmatik bir lider içinden çıkartabilecek kabiliyette de değildir.
 
Referandum sonuçlarının sosyopolitik açıdan da tahlil edilip değerlendirmesi gerekiyor. Ki, her şeyden önce Türkiye’nin içinden geçtiği sürecin, atlattığı ölümcül badirelerin, bekasına yönelik tehlikelerin, bölgesindeki ülkelerin yaşadığı trajedilerin mutlaka dikkate alınarak bu tahlil ve değerlendirilmelerin yapılması gerekir.
 
Türkiye çok yakın bir zaman dilimine Ergenekon denilen derin yapılanmanın yaptığı darbe hazırlıklarını, PKK’nın Güneydoğudaki bazı yerleşim merkezlerini işgal edip kurtarılmış bölge oluşturma girişimlerini ve nihayet 15 Temmuz kanlı darbe girişimini yaşamayı sığdırdı…
 
Milletimiz; müttefiki olan Batılı ülkeler ve kuruluşların nasıl pervasızca hasmane tutumların içine girdiklerini, Türkiye’yi bir kaşık suda boğmaya kalkıştıklarını görüp izledi ve yaşadı. Referandum sürecinde ise Batılılar bu hasmane tutumlarını zirveye tırmandırdılar.
 
Yanı başındaki Suriye’de, Irak’ta yaşananları, Avrupa ülkelerine sığınmak için yola çıkarak Akdeniz’de boğulan on binleri, sahillerimize vuran cansız bedenleri, ülkedeki mültecileri ve yaşanan bunca dramı çıplak gözleriyle gördükleri halde Türkiye düşmanlarının istediklerini yaparak hayır oyu kullanan % 50 insanımızın varlığı gerçekten ürkütücüdür.
 
Dünyanın desteklediği PKK, PYD, IŞİD ile mücadelede AKP iktidarının gösterdiği başarıyı; FET֒nün giriştiği kanlı darbeyi püskürtmesini; terörle mücadeleye, Fırat Kalkanı harekâtını yürütürken yaptığı büyük harcamalara karşın ekonomideki istikrarı; art arda hizmete açılan küresel ölçekte devasa tesisleri görmezden gelen bir nankör toplumun varlığı, Türkiye için başlı başına beka sorunudur.
 
En sıradan kişisel hesapları ya da kaygıları yüzünden Türkiye düşmanlarının beklentilerini yerine getirmekten imtina etmeyen % 50’lik bir kesimin ister aymazlığı deyin, ister ihaneti, işbirlikçiliği deyin, ne derseniz deyin varlığı bu ülkenin bekasını tehdit etmektedir. Milletine, ülkesine, devletine bu denli bigâne kalıp gayretini gütmeyen şuursuz, kozmopolit bir kitleyi hiçbir toplum taşıyamaz. Ülkesini, vatanını, devletini, milletini bir futbol takımı kadar tutma, sahiplenme güdüsüne sahip olmayan, düşmanıyla aynı safta bulunmaktan çekinmeyen bir % 50’lik kesim ile birlikte yaşamak zorunda kalmak hakikaten iç karartıcı bir durumdur.
 
Elbette ki bardağın bir de dolu tarafına bakmak ve ülkesine, devletine, milletine sahip çıkıp miting meydanlarına koşan, gerektiğinde ihanete kalkışan tanklara göğsünü siper eden bir % 50’nin varlığı da ümit ve moral kaynağıdır. Diğer sevindirici bir husus ise Evet tercihinde bulunan % 50 müspet kesimin milli şuura sahip, örgütlü ve tek cephe halinde hareket edip ülkesi, devleti, milleti için fedakârlığa hazır olmasıdır. Diğer menfi % 50’lik kesimin dağınık ve çok farklılıklar içermesi, küresel güç ve vesayet odakları açısından kullanışlı olmadığını düşündürtmektedir.
 
Hiç kuşkusuz şöyle bir soru da zihinleri zonklatırcasına yormaktadır: Nasıl olur da 1000 yıl boyunca Siyonist-Haçlı ittifakının ardı arkası gelmeyen saldırılarına karşı İslam Dünyasına liderlik yaparak kutsal değerlerini koruyan tarihin en şerefli milleti içinde Batı emperyalizmi ile iş tutanlarla birlikte olabilen % 50’lik bir şuursuz, eyyamcı, kozmopolit kesim çıkabilir?
 
Batı emperyalizminin sömürgecilik döneminden, yerine ikame ettiği işbirlikçi yönetimlerden sonra yeniden Selçuklu-Osmanlı-İslam coğrafyasını istila ve işgale kalkışıp Müslümanların canına okuduğu, kan kusturduğu bir süreçte onların dümen suyunda gidebilen bir % 50’ye nasıl akıl sır erdirilebilir?
 
Akif’in nitelemesiyle tek dişi kalmış canavar artık kuzu postuna bürünme zahmetine dahi katlanmadan olanca vahşetiyle İslam coğrafyasına saldırmakta iken her ülkede yandaşları çıkmaktadır. Maalesef Türkiye de bunun istisnası değildir. Peki, bütün bunlar neden, nasıl, hangi saikla mümkün olabilmektedir?
 
Unutmamalıdır ki Batı emperyalizminin özünü oluşturan Siyonist-Haçlı ittifakı işgal ve istila ettiği İslam Coğrafyasının yalnızca maddi zenginliklerini sömürmekle kalmadı; oluşturduğu sömürge yönetimleri ya da işbirlikçi dikta rejimleriyle eğitim sistemleri kurdu, asimile etti ve korkunç bir kültürel erozyon gerçekleştirdi. Siyasette, bilimde, her alanda işbirlikçi mankurt kadrolar yetiştirdi. İşte şimdi İslam Coğrafyasında Siyonist-Haçlı ittifakıyla birlik olan, işgali destekleyen kesimler, unsurlar bu yetiştirilmiş kadrolardan oluşmaktadır.
 
Osmanlı Coğrafyası işgal edilerek yağmalanırken Türkiye’ye spesifik bir uygulama yapıldı. Paganist Kemalist ideolojiye dayalı bir materyalist eğitim Tevhidi Tedrisat Kanunuyla zorla uygulandı. İslami eğitim yasaklanarak, tornadan çıkmış gibi tek tip bir inkârcı toplum inşası için büyük baskı ve şiddet uygulandı. Vakko’nun İtalya’dan ithal ettiği, gemiler dolusu ikinci el şapkayı satın alıp giymeyenlerin idam edildiği gerçeği her şeyi anlatmaya yetmiyor mu?
 
İşte bu şekilde imal ve inşa edilmiş bir toplum şimdi kendine gelmeye çalışıyor. Eğer % 50 kendine gelmişse sağlığına kavuşmuşsa bu aslında büyük başarıdır. Maalesef diğer İslam ülkeleri ve toplumları milletimizin sahip olduğu bu milli şuurdan henüz çok uzaktırlar.
 
Türkiye sahip olduğu % 50 oranındaki milli şuura, Erbakan’ın başlattığı ve 40 yıl içerisinde başarıya ulaştırdığı Millî Görüş hareketi sayesinde sahip olmuştur. Bu süreç devam ediyor ve bu % 50’lik oran Allah’ın inayetiyle artarak yüksek düzeylere varacaktır. 16 Nisan 2017 Referandum sonuçları her şeye rağmen Müslüman Milletimizin başarısıdır.
 
Sayı: 961
1099 defa okundu.
YORUM EKLE
    YORUMLAR
ELAZIĞ ⇓
İmsak 05:55
Güneş 07:24
Öğle 12:23
İkindi 14:48
Akşam 17:10
Yatsı 18:33
DÖVİZ KURLARI
USD 3.8173     EURO 4.5053     IMKB 109156     ALTIN 152,979